Aristoteles’ten Sonra Felsefe: Stoa’cılık Ve Epikuros’çuluk

Epikuros’la ve Stoa filozoflarıyla başlayan düşünce atılımı yeni zamanlara kadar varlığını korudu. Bu iki öğreti yeni zamanlarda birbirini gereksinen iki etkin dönüştürücü güç olarak canlandı. Hıristiyan çevrelerinin yüzyıllardır süren...
Sinoplu-Diogenes

Epikuros’la ve Stoa filozoflarıyla başlayan düşünce atılımı yeni zamanlara kadar varlığını korudu.

Bu iki öğreti yeni zamanlarda birbirini gereksinen iki etkin dönüştürücü güç olarak canlandı. Hıristiyan çevrelerinin yüzyıllardır süren korkusu boşuna değildi: ilk büyük dönüşüm Rönesans’ta oldu ve insanoğlu bakışını göklerden alıp bu dünyaya çevirdi. Rönesans’ın ruhunu oluşturan insancılık bu koşullarda doğdu.

Kuşkucu-filozof-Pyrrhon

Kuşkucu filozof Pyrrhon

Platon’culuk ve Aristoteles’çilik gibi büyük felsefelerin yanında başka felsefeler de yeniçağ değerlerinin oluşmasında etkili oldu. Onlar yeni zamanları daha çok ahlak değerleri açısından etkilediler. Dünyaya yüzünü dönmüş, yaşamı her bakımdan tartışan, kuramsal yanları kadar uygulamacı yanlarıyla da ağır basan, bilgi sorunlardan çok ahlak sorunlarıyla uğraşan felsefelerdi bunlar. Özellikle şu üç felsefe Pyrrhon’culuk Stoa’cılık Epikuros’çuluk yeni zamanlara geçişte epeyce etkili oldu. Kilise adamlarının hıristiyan dogmalarını korumak adına unutturmaya çalıştığı bu pagan ahlakları yeni insan anlayışlarının bileşimine katıldılar. Ortaçağ’ın özellikle üçüncü evresinde, XV. ve XVI. yüzyıllarda her sunulanı benimsemeye eğilimli insandan kuşkuyu bilginin temeline koyan, dikkatini göklerden alıp bu dünyaya yönelten insana geçiliyordu. Bu gelişmede Stoa’nın ayrı bir yeri vardır. Yunanistan’da başlamış ve Roma’da gelişmiş olan, yunan inceliği kadar latin ussallığını yansıtan Stoa felsefesi insanı haklarıyla ve ödevleriyle tanımlarken çağdaş toplumsal insanın gelişini haber veriyordu: her insan insanca yaşama hakkına sahiptir, bunun için bireylerin yalnızca kendilerinden değil bütün insandan sorumlu olduklarını bilmeleri, kendilerini yetkin bireyler olarak yetiştirmeleri gerekir. Kendinden sorumlu insan bundan böyle hem kendinden hem başkalarından sorumlu insana dönüşüyordu.

Pyrrhon’un (365275) evrensel bilgiye ulaşma konusunda umutsuz kuşkuculuğu Yeniçağ’ın başlarında yeni yaşam ve düşünce koşulları gereği olumlu kuşkuculuğa dönüşecektir. Olumlu kuşkuculuk evrensel bilgiye kuşkuyla ulaşılabileceği görüşünü getirdi. Pyrrhon’culuk Francis Bacon’ın başlattığı ve Descartes’ın temellendirdiği yeni kuşkuculuğa doğru atılmış bir adımdı gene de, ardılı olan kuşkuculuklardan, özellikle Arkesilaos’un, Phliuslu Timon’un, Knossoslu Enesidemes’in, Mytileneli Sextus Empricus’un kuşkuculuklarından geçerek Montaigne’e ulaştı. Pyrrhon’culuk Epikuros’çuluk ve Stoa’cılık yeni zamanların ilk büyük düşünürü olan Montaigne’de bütünleşerek yeni düşüncenin özünü oluşturdu. Ancak Yeniçağ’ın hazırlanışında XI. yüzyıldan sonraki toplumsal iktisadi kültürel gelişmelerin büyük ölçüde belirleyici olmuş olduğunu unutmamak gerekir.

Ahlak konularında yüzyılları etkileyen felsefi akım: Stoa’cılık Stoa felsefesi ahlak konularında yüzyılları etkiledi. Onda özellikle Rönesans’ta tohumları atılacak ve Fransız Devrimi’yle yaşama geçmeye başlayacak olan değerlerin özünü ya da ilk biçimini buluruz. Stoa ahlakı katı toplumsal ahlaktan bireyi öne çıkaran ahlaka geçişte ya da kapalı ahlaktan evrensel ahlaka geçişte bir aşamayı duyurur. Platon ve Aristoteles bireyi sitede bir ödev varlığı olarak tanımlamış, bireyin haklarını ve ödevlerini sitenin çıkarlarına göre belirlemişlerdi. Stoa bu katı toplumsallığı kırdı, bireyi toplumda bir değer olarak belirledi. Topluma gönülden katılan ve insanlık karşısında kendini yükümlü gören birey fikri öne çıkarken filozof da kendini eğitici örnek insan olarak görmeye başlıyordu. Ortak yaşamın nitelikli olması için elimizden geleni yapmalıydık. Bizler birbirimizden sorumluysak bilge kişi herkesten sorumludur. Stoa bu sorumluluğu ussallığa dayandırırken katılıklara da düşer: bu felsefe Yunanistan’da başlamış da olsa daha çok asker Roma’da gelişmiştir. Zaten ahlak belli bir kesinliği gerektirmez mi? Ahlak öğretileri bize her anlamda tutarlı olmamızı önermezler mi?

Eski-Stoa’cı-Zenon’a-göre-felsefe-tanrısal-ve-insani-şeylerin-bilimiydi

Eski Stoa’cı Zenon’a göre felsefe tanrısal ve insani şeylerin bilimiydi

Stoa etkisini yüzyıllarca sürdürdü ve yalnız ahlak açısından değil bilgi açısından da azçok ilgi çekti. Onda Platon’daki ve Aristoteles’teki derin ve geniş bilgi arayışlarını bulamayız. O Spinoza’ya kadar uzanan heptanrıcı çizgide bir aşama noktasıdır: bilgi açısından Herakleitos’un izini sürer. Felsefeyi mantık fizik ahlak olmak üzere üçe ayıran Stoa’cılar bilginin duyumdan geldiğini, maddi gerçekliğin tek gerçeklik olduğunu, madde dünyasının dışında bir başka dünya bulunmadığını bildirirler. Onlar için de evrensel oluşumun temelinde Ateş vardır. Ateş Hava Su Toprak oluşumun değişik evreleridir. Bu sürekli evrensel oluşum evrensel usa ya da Logos’a göre gerçekleşir. Stoa en etkin dönemini Roma’da yaşadı ama yüzyıllar boyu her yerde ağırlığını duyurdu. Felsefe tarihinde hiçbir okulun etkisi Stoa’nınki kadar uzun sürmemiştir. Onu kuran ve yaşatanlar onun ilkelerine sıkı sıkıya bağlı kaldılar. O bu yanıyla bir felsefe olduğu kadar da bir inanıştır. İlkelere bağlılık daha çok Stoa’nın birinci ve üçüncü evreleriyle yani başıyla ve sonuyla ilgilidir.

Eski Stoa

MÖ IV. yüzyılda Atina’da başlamış ve Roma’da varlığını sürdürmüş olan Stoa okulu değişik topraklardan değişik filozofların birkaç yüzyıl boyunca oluşturduğu bir felsefedir. Felsefe yapmak Yunanistan’da soyluların işiydi, sonraki zamanlarda her sınıftan insan felsefeyle ilgilenmeye başladı. Zenon’un (322264) Atina’da açtığı okulda başlayan serüven en ilginç dönemini MS II. yüzyıldan sonra yani imparatorluk döneminde yaşadı. Bu dönemde iki filozofun, Epiktetos’un ve Marcus Aurelius’un ağırlığı duyulur. Okulun kurucusu Kıbrıslı ya da Kitionlu (Larnaka) Zenon Fenike asıllı bir tüccardır. Genç yaşında ticareti bırakıp felsefe uğruna Atina’ya gitmiş, Krates’in çömezi olmuş, Stilipon ve Ksenokrates’den dersler almış, 308’de de Atina’da okulunu kurmuştur. Zenon ressam Polygnotos’un resimleriyle süslenmiş olan bir revaklı galeride, Stoa Poikile’de dersler veriyordu. Okulun adı buradan gelir.

Zenon’a göre felsefe tanrısal ve insani şeylerin bilimiydi. Her şeyin kökeninde tanrısallığın soluğu vardı. Zenon Ateş’i temel alırken Herakleitos’dan etkilenmişti. Onda kiniklerin ve Aristoteles’in izleri de vardır. Zenon’un intihar ederek öldüğü sanılır. Onun başlattığı Eski Stoa Assoslu Kleanthes’le (331-251) ve Soloili (Kilikya, Tarsus yakınları) Khrysippos’la (280-204) ilk büyük dönemini yaşadı. Kleanthes dövüş sanatında ustalaşmış bir halk insanıydı, Atina’da Zenon’un önce öğrencisi sonra ardılı oldu. Yaşamını sürdürebilmek için ağır gece işlerinde çalışıyordu. Yazdıklarından bize çok az şey kalmıştır. Khrysippos okulun üçüncü önemli kişisidir. O Yeni Akademia’da öğrenciydi, sonra Kleanthes’in derslerini izledi. 232’de Stoa okulunun başına geçti ve Yeni Akademia’nın öğretisiyle savaşıma girdi. Yapıtlarından bugüne çok az şey kalmıştır. Okulun doğaya uygun yaşam formülünü o kökleştirmiştir. Tarsuslu Antipatros ve Tarsuslu Arkedemos onun öğrencileriydiler. Eski Stoa’nın son temsilcileri arasında Babilli Diogenes ve onun çömezi Seleukisli (Suriye) Apollodoros da vardır. Bu iki filozof Eski Stoa’yla Orta Stoa arasında köprü gibidir. Rodoslu Panaitios (180-110) ve Apameialı (Suriye) Poseidonios (13550) Orta Stoa’nın filozoflarıdır. Orta Stoa Yeni Akademia’nın etkisinde Stoa anlayışından değişik seçmeci bir yol tutmuş ve Stoa’nın ilklerinden epeyce uzaklaşmıştır. Bu değişim Romalıların yunan kültüründen çokça etkilendikleri MÖ II. yüzyılda düşüncenin bir başka yönde gelişmesinin sonucudur.

Roma’da imparatorluk dönemi ve sosyal-kültürel yaşam

Bu iki evreyi İmparatorluk Stoa’sı izledi. İmparatorluk Cumhuriyet’in yıkıntıları üzerinde MÖ 27’de kuruldu. O tarihte Senato Octavius’a Augustus unvanını verdi. Augustus birçok kurumun yetkilerini elinde topladı. İmparator olarak öbür generallerin üstünde yer aldı. Cumhuriyet dönemi böylece tüm kuramlarıyla bitmiş oluyordu. Eski kuramlardan yalnızca Senato görevini sürdürüyordu, onun gücü de sınırlıydı. Augustus görenekleri bile değiştirmek tasarısıyla yeni bir Roma kurmak istedi ama yapamadı. Bu dönem gene de bir gelişme dönemi oldu, edebiyat ve felsefe bu dönemde serpilip gelişti. Ancak Roma bütün görkemiyle inişe geçmiş görünüyordu. İmparatorluk Stoa’sı bu olumsuz dönüşümlerin izlerini taşır. Roma Doğu’yu ele geçirdiği zaman eski yunan topraklarını da kendine bağlamış, yunan kültürüyle yüzyüze gelmişti. Bu karşılaşma Roma’da yeni kültür gelişmelerine kapı açtı: Romalılar artık kendi kültürlerini güçlendirecek bir kültürün tutkulu izleyicileri olmuşlardı.

Roma,-Yunan-kültürü

MÖ II. yüzyıldan sonra zenginleşerek büyük bir değişim geçiren Roma, Yunan kültürünü özümlemek için hazırdı. Romalılar bu hızlı dönüşüm döneminde yaşam biçimlerini büyük ölçüde değiştirdiler, yalınlığın yerine görkemi koymaya başladılar.

Roma’da İhtiyar Cato (234-149) gibi yerli kültürü savunan önderler yunan kültürünün Roma’ya dönüştürücü bir güçle girmesini engellemek istedilerse de yapamadılar. Yunanistan siyasal anlamda çökmüştü ama etkileri dünyanın her yerinde duyuluyordu. MÖ II. yüzyıldan sonra zenginleşerek büyük bir değişim geçiren Roma yunan kültürünü özümlemek için hazırdı. Romalılar bu hızlı dönüşüm döneminde yaşam biçimlerini büyük ölçüde değiştirdiler, yalınlığın yerine görkemi koymaya başladılar. Eskiden bahçeli küçük evlerde otururlardı. Evin iki kapısı vardı, ön kapı yola arka kapı bahçeye bakardı. II. yüzyıldan sonra Romalılar evlerine özel bir oda koydurdular, bu özel odaya da bir ocak yaptırdılar. Soylular ve zenginler giderek yunan beğenisine uygun evlerde yaşamaya başladılar. Artık bu yeni evlerde yemek odaları kitaplıklar banyolar vardı, bir de kadınlar için özel odalar vardı. Mobilyalar artık epeyce pahalıydı. Eski Romalılar süssüz renksiz kumaşlarla örtünürlerdi. Zamanla süslü giysiler bu basit giysilerin yerini aldı. Eskiler az ve sıradan şeyler yerlerdi. Giderek evlerinde mayalı ekmekler yapmaya başladılar. Bu arada et tüketimi arttı. Balıklar, çeşitli deniz ve av hayvanları da sofraları süslemeye başladı. Damaklar lüks şaraplara alışmıştı, şarapların bir bölümü yunan topraklarından geliyordu. Roma’da kadınlar ve çocuklar öteden beri oturarak yemek yerlerdi, zengin evlerinde yemek için erkeklere yunan usulü yataklar seriliyordu.

Romalılar toprağı işlemek ticaret yapmak savaşa gitmek gibi işlerden sorumluydular. Roma’da kimse kitap okumaz kültürle ilgilenmezdi. Romalılar yunan kültürünü tanıdıkça alışkanlıklarını değiştirdiler. Kırsal alan tutkusunu bir yana bırakarak kentlerde toplandılar. Şölenler vermek, yolculuklara çıkmak, eğlenceler düzenlemek gibi alışkanlıklar edinmeye başladılar. Denizi keşfettiler ve yaz sıcaklarında kendilerini mavi sulara bıraktılar. Eski görenekleri artık sıkıcı ve kaba buluyorlardı. Kadınların yaşamı da değişti: onlar artık evin mahpusları değillerdi. Arabaya binip tiyatrolara sirklere gidebiliyorlardı. Onlar daha özgür oldukları bu yeni dönemde de işsiz güçsüz ve cahildiler. Ancak bundan böyle kocalarının köleleri değillerdi, kocalarından ayrılma hakları vardı.

Roma’da-köle-pazarları

Roma’da köle pazarlarında kadın ya da erkek tüm köleler bir tezgâh üzerinde sergilenirdi. Boyunlarında künyeleri asılıydı. Kölenin yaşı, ülkesi, özellikleri, hatta kusurları açık açık yazılırdı.

Köle düzeni Roma’da bütün boyutlarıyla sürüyordu, bir bakıma da son demlerini yaşıyordu. Yunanistan’ın son zamanlarında yaşanmış olan sorunların benzerleri Roma’da da yaşanıyordu. Atina hatta öbür yunan siteleri en parlak dönemlerinde çöküntüye girmişlerdi, aynı şey Roma’da da olacak gibiydi. Aşırı zenginliklerin topluma yaramadığını, lüks tutkusunun insanlara iyilik getirmediğini Romalılar göremediler. Bütün Roma’da köle pazarları vardı. Roma kentinde de bir köle pazarı vardı. Kölelerin hemen tümü yabancıydı, bunların bir bölümü yunanlıydı. Pazarlarda insan tüccarlarının bir yerlerden getirdiği ya da korsanlardan aldığı çocuklar da satılırdı. Kadın ya da erkek tüm köleler bir tezgah üzerinde sergilenirdi. Boyunlarında künyeleri asılıydı: satıştaki kölenin yaşı ülkesi özellikleri hatta kusurları açık açık bildirilirdi. Köleyi satın alan kişi onun efendisi olurdu, isterse onu başkasına satabilirdi. Kölenin hiçbir hakkı yoktu, mal mülk edinemezdi. O yalnızca efendisine başeğmekle yükümlüydü. Efendisi ona git şu adamı öldür dese öldürmek zorundaydı. Köleyi dövmek hapsetmek efendinin hakkıydı. Bir parça yiyecek çalan köle boynundan çatala asılırdı. Adam öldüren köle çarmıha gerilirdi. Köle tarlada çok güç koşullarda, çok zaman ayağına demir halka takılmış olarak çalışırdı. Kırsal alanda kölenin bir işi de el değirmeniyle buğday öğütmekti. Roma’da su ve rüzgar değirmenleri yoktu. Köle düzeni bir zaman sonra tavsamaya başladı. Efendiler bu sıkıntılı durumu aşabilmek için azatlı kölelik düzenini getirdiler: iyi çalışan köle bir zaman sonra özgürlüğüne kavuşabiliyordu. Bu da yaraya merhem olmadı. Köleliğin sonu gelmişti artık.

Roma kültürü sonunda yunan kültürünün bağımlısı oldu. Bu noktada gerçek anlamda bir kültür dönüşümünden sözedebiliriz. Kültür dönüşümleri toplumlarm yaşam biçimleriyle, buna göre toplumsal bilinçle, ona bağlı olarak da dilin özellikleriyle belirlenir. Roma’da dil ve edebiyat yunan etkisinden sonra gelişti. Roma’nın yunan kültüründen etkilenmesiyle ilgili kesin bir tarih vermek olası değildir. Asıl etkilenme dönemi Romalı devlet adamı İhtiyar Cato zamanıdır. Gene de iki kültürün uyuşmayan benzeşmeyen özellikleri vardır. Yunanistan’da kültür öğeleri sıcak ve kişiseldir, Roma’daysa görkemin ve ussallığın özelliklerini gösterir. Bu özellikler imparatorluğun yakışığı gibidir. Latince yunancadan daha değişiktir. Latince yunanca gibi incelikli ve zengin bir dil değildir: onda çekim ekleri köklere kabaca bağlanır, “orum” ve “arum” sesleri kulak tırmalayıcı izlenimler verir. İonia’nın ve Attika’nın incelikleri yoktur onda. Yunanca düşüncenin en ince ayrıntılarını ortaya koymaya olanak sağlar, latincenin böyle bir yatkınlığı yoktur. Latincenin sözcük dağarı da çok dardır. Bileşik sözcükler yapma olanağı latincede epeyce sınırlıdır. Bu durum özellikle şiirsel anlatımı zora sokar. Latincede ayrıca soyut terimler oluşturma olanağı da sınırlıdır. Bu da bilimsel ve felsefi düşünceye güçlük çıkarır. Lucretius gibi Cicero gibi yazarlar ve daha sonra kilise babaları latinceye metafizik tartışmaları sağlayabilecek terimler kazandırmak için uğraştılar. Daha sonra edebiyat ve felsefe adamları bu dili şiir ve düşünce dili yapmakta epeyce başarılı oldular, ona incelikler kattılar, nice anlatım olanakları getirdiler. Güçlü latince zamanla ortaya çıktı. Bunda yunan etkisinin belirleyici olduğu kesindir.

Latince görkemli bir dünyanın diliydi, yöneticilerin ve hukukçuların diliydi, kısa ve kuru anlatımıyla gündelik yaşama daha uygundu. Bu durum dinsel uygulamalarda da kolaylık sağlıyordu. Bu dil felsefeden çok ahlak konuları için iyiydi. Düşünmekten çok belagate elverişliydi. Seneca gibi Cicero gibi söylevciler dilin kuruluğunu aşmaya çalıştılar: katı bir üslupla da olsa duygusallıktan uzak olmayan yüksek perdeden şeyler söylüyorlardı. Roma mimarlığıyla latince arasında doğal olarak bir koşutluk vardır: insana yüce duygusunu esinleyen görkemli görünümler ve sağlamlık roma yapılarının başlıca özellikleridir. Bunun kaynağını roma insanının ruhsallığında aramak gerekir. Yunanlılar imgelemi ve duyarlığı güçlü insanlar diye bilinirler. Latinler buna karşılık istemliliğe önem veren katı insanlardır, ne istediğini bilen kararlı insanlardır. Dünyanın efendisi olmak kendinin efendisi olmakla sağlanacaktır, onlar bunun bilincindedirler. Romalı için düşüncede de sanatta da kesinlik ve atılganlık belirleyicidir. Bu özellikler Romalıya kesin kurallar çerçevesinde kılı kırk yaran ahlakçı kimliği kazandırmıştır. Bu durum uç noktada acımasızlığa kadar açılabilir. Dar görüşlülük, imgelem zayıflığı, kabasaba davranışlar çok zaman ruh sağlamlığıyla, çalışkanlıkla, ödev duygusuyla, yetkeye bağlılıkla bir arada görülür. Gurur gibi onur gibi duygular yaşamın her anında kendini ortaya koyar.

İmparatorluk Stoa’cıları

İmparatorluk Stoa’sı roma kültüründe çok önemli bir yer tutar. Bu üçüncü evrede filozoflar Eski Stoa’ya, Zenon’un Kleanthes’in Khrysippos’un Stoa’sına bağlandılar. Bunu öze dönmek diye görebiliriz.

Stoa’nın-ilk-büyük-adı-Epiktetos

Stoa’nın ilk büyük adı Epiktetos. MÖ 50’de Hierapolis’de (Frigya) doğdu. Uzun yıllar Nero’nun azatlısı olan Epaphrodite’nin kölesi oldu.

Bu evrenin iki büyüğünden biri köle Epiktetos öbürü onun izinden giden İmparator Marcus Aurelius Antoninus Augustus ya da kısaca Marcus Aurelius’dur. Bu iki filozofu bir yüzyıla yakın bir zaman birbirinden ayırıyor. Gene de ikisi arasında bir usta ve çömez ilişkisi vardır. Önceki Stoa’cılardan bize ulaşan bilgilerin az olması dikkatimizi bu iki filozofa yöneltmemizi zorunlu kılıyor. Bu iki büyük filozoftan bize çok önemli metinler kaldı. Onların dışında iki ad daha belirleyebiliriz. Bunlardan biri Cordoba’da MÖ 4’e doğru doğan ve MS 65’de Roma’da intihar eden Lucius Annaeus Seneca’dır, öbürü de MS 20’de ya da 30’da Etruria’nın (İtalya’da) Vulsinium kentinde doğan ve 81’de ölen Caius Musonius Rufus’dur. Seneca bize epeyce metin bıraktı. Ancak o bir Stoa filozofu olmaktan çok Stoa’ya yakın bir düşünürdür. İlginç olan onun Stoa ilkelerine bağlı olmakla birlikte bir Stoa’cı gibi yaşamamış olmasıdır. Onun pırıltılı bir yaşamı vardır: hızla yükselmiş, üne paraya kavuşmuştur. Tiberius’un son zamanlarında ve Caligula döneminin başlarında siyasetin olanaklarından yararlanmış, ünlü söylevcilerden biri olmuştur. O Stoa’cı olduğunu bildirirken Platon’cuların ve Pythagoras’çıların izini de sürer, Epikuros’un hazcılığına da yakındır.

Seneca Nero’nun buyruğuyla intihar etti. Stoa’cı gerekli gördüğü yerde intiharı seçer ancak bunu birilerinin buyruğuyla yapmayı düşünmez. Onu Stoa’ya yaklaştıran yapıtı Stoa’nın fizik ve mantık anlayışı üzerine görüşler öne sürdüğü Lucilius’a mektup’dur. Ona göre de madde dünyasının dışında bir başka dünya yoktur. Yalnız tek tek şeyler yani maddi nesneler vardır. Maddi olmayan şeyler zaman gibi uzam gibi boşluk gibi şeylerdir. Zihnimiz ancak tekleri kavrayabilir. Erdem bilgelik iyilik gibi kavramlar tek tek durumlardan giderek oluşturulmuştur. Onları da madde dünyasının içinde ele almamız gerekir. İnsan usu Logos’un yani evrensel usun bir parçasıdır.

Epiktetos’un öğretmeni Caius Musonius Rufus da ilginç bir kişidir. Musonius Rufus, Nero’ya karşı girişilen komploya karıştığı gerekçesiyle sürgüne gönderildi, Galba’nın iktidarında Roma’ya döndü. İmparatorların felsefeden korktuğu zamanlardı. Stoa’cılar genelde siyasete ilgisizdiler. Stoa’cı yaşamı bilgiyle dönüştürmekten yanadır. Musonius Rufus’u okulunda gençlerin ahlakını bozmakla suçluyorlardı. O sürgünden dönünce okulunda felsefe çalışmalarını sürdürürken Stoa’nın kaynağına yani Kıbrıslı Zenon’a bağlandı, bu arada kiniklerden de etkilendi ve Epiktetos’un önderi oldu. Musonius Rufus derslerini Stoa anlayışıyla işliyor, filozofu bir erdem ustası diye belirliyordu. Ona göre beden gibi ruhun da eğitilmesi gerekirdi. Musonius Rufus’un biri besinler üzerine öbürü korunma üzerine iki yapıtı olduğu bilinir.

Stoa’nın ilk büyük adı Epiktetos’dur. Epiktetos MÖ 50’de Hierapolis’de (Frigya) doğdu. Uzun yıllar Nero’nun azatlısı olan Epaphrodite’nin kölesi oldu. Efendisi onun ayağını işkence makinesinde bükerken o efendisine tepki göstermemiş, ancak “Dikkat et kıracaksın” demiş, olanlar olduktan sonra da “Sana dikkat et demedim mi?” diye sitem etmiş. Düşüncesinde köleliğinin izleri sezilir: “Sen benim bedenimin efendisisin, al senin olsun. Benim üzerimde hiçbir gücün olamaz.” Efendisi bilgisine ve kişiliğine saygı duyduğu Epiktetos’un iyi yetişmesini istemiş, onun Roma’da Musonius Rufus’un derslerini izlemesini sağlamış. Özgürlüğün güzel ve ussal bir şey olduğunu bildiren Epiktetos azat edildikten sonra yalnızca felsefeyle ilgilendi. 89’da imparator Domitianus filozofları Roma’dan kovmaya hazırlanırken o Epir’de Nicopolis’e (Yunanistan’ın kuzeybatısında) çekildi. Orada gençlerle ilgilendi. Derslerini sohbet havasında yapar, sorular sorar, yanıtları tartışmaya açardı. Kuramdan çok yaşamı konu edinse de kuramla uygulama arasındaki bağı koparmazdı. Sokrates gibi o da hiç yazmadı. Ondan bize kalanlar bir öğrencisinin tuttuğu notlar olmalıdır. Yaşamı yoksunluklarla dolu da olsa onurlu verimli bir yaşam oldu. Ne zaman ve nasıl öldüğü bilinmiyor, uzun yaşadığı sanılıyor. Bazı kaynaklarda ölüm tarihi 130 olarak gösterilir.

Stoa’nın-ikinci-büyük-ismi-aynı-zamanda-imparator-da-olan-Marcus-Aurelius’tu.

Stoa’nın ikinci büyük ismi aynı zamanda imparator da olan Marcus Aurelius’tu.

Epiktetos’un görüşlerini ondan yetmiş yıl kadar sonra doğmuş olan Marcus Aurelius işledi. Epiktetos ne ölçüde düz yaşadıysa Marcus Aurelius’un yaşamı sorumlu bir devlet adamının yaşamı olmakla dalgalı bir yaşam oldu. Çocuk yaşlarında felsefeye yöneldi. Stoa’cıyı basit iyilikçi arı doğal adaletli yumuşak ve ödev bilinci taşıyan insan diye tanımlayan Marcus Aurelius’u on sekizine geldiğinde İmparator Antonius evlat edinmişti. O imparator olduktan sonra da felsefeyi bırakmadı. Sağlığı iyi değildi, bununla birlikte devlet adamlığı görevlerini aksatmazdı. Savaştan nefret etse de ömrünü cephelerde tüketti. Tuna’yı geçip roma topraklarına yayılan Germenleri geri gönderiyordu. Onlar ele geçirdikleri kentleri yağmalıyorlar, insanları öldürüyorlardı. Bir yandan da veba ortalığı kasıp kavuruyordu. Marcus Aurelius 180’de bir sefer sırasında Tuna yakınlarındaki Vindobana’da (Viyana) öldü. O ciddi ve yumuşak başlı, dürüst ve bağışlayıcıydı. Dünyanın tantanasından uzak bir ödev insanıydı. Stoa felsefesini açıklarken ona yeni görüşler eklemeyi düşünmedi. Çünkü yüzyılları aşıp gelen bu felsefe bir felsefe olduğu kadar da bir inançtı, ilkelerini koruyarak yüzyıllardır varlığını sürdürüyordu, bu ilkeleri tartışmak olmazdı, onları yalnızca yorumlamak gerekiyordu. Marcus Aurelius gene de Stoa felsefesine özgün bir bakış kazandırdı.

Önderi Epiktetos’a büyük bir bağlılığı vardı. Kıbrıslı Zenon da Herakleitos gibi yaptı, oluşumun temeline Logos’u yani evrensel usu koydu ve Ateş’i ilk ilke olarak belirledi. Doğa ussaldır ve doğanın bir parçası olan bizler evrensel ustan pay alırız. Evrenin akışı düzenlidir, düzeni sağlayan da ussallıktır. Biz kendi dışında bir başka dünya bulunmayan bir madde dünyasında yaşıyoruz. Bu maddesel dünya tek dünyadır. Evrendeki düzen belirlenmiştir, onda raslantıya yer yoktur. “Dünya dediğimiz tek ve evrensel varlık” tüm varlıkları içerir. Her şey Ateş’ten türer: Ateş’in bir bölümü Hava olur, Hava’nın bir bölümü Su olur, Su’yun bir bölümü Toprak olur. Ruh yalnız hayvanlarda vardır, us insana özgüdür: insan ruhu tümüyle ustur. İnsan yaşamı evrenin ussallığına uymuştur, bu uyuş insanı mutlu kılar. Mutluluk yaşamın amacıdır. Stoa’cı en güç koşullarda bile mutlu olmayı bilir ve korkmadan yaşar. Hiçbir şeyden korkmamak gerekir. İnsan için en uygun yaşam doğaya uygun ya da evrensel usa uygun yaşamdır. Ahlak evrensel usa uymayı zorunlu kılar. İnsan doğadaki öbür varlıklar gibi doğar büyür ölür. Başımıza gelebilecek her şeyi ölümü de olağan karşılamamız gerekir. Stoa’cı ölümden korkmaz, onu gerektiğinde kurtarıcı olarak görür. Ölüm yaşamın görünmeyen yüzüdür. Bu noktada Stoa’cı intihar fikrine bağlanır: yaşam yük olmaya başladığında intihar bir kurtuluştur. Birçok Stoa’cının intihar ederek öldüğü biliniyor.

Stoa ahlakı

Stoa ahlakı iyi ve kötü karşıtlığı üzerine kurulmuştur. Doğada bir iyi şeyler, bir kötü şeyler, bir de ne iyi ne kötü şeyler vardır. Bu ne iyi ne kötü şeyler istenir şeyler de istenmez şeyler de değildir. Ne iyi ne kötü şeyleri iyi’nin yerine koyamayız, ille bir yere koyacaksak kötünün yerine koyabiliriz. İyi de kötü de olmayan bir şeyi iyiyle özdeşleştiremeyiz. Bu ne iyi ne kötü şeylerin belli ölçülerde istenir belli ölçülerde istenmez olanları da vardır. Bunlar bizi mutlu da mutsuz da etmezler. Denge önemlidir, iyiye giden yolu açan dengeli yaşamdır. Kararlılık önemlidir. Dış koşullara göre sürüklenmeden yaşamak önemlidir. Böyle bir yaşam sabırlı olmayı gerektirir. Her şeyi birden istememek, amaca doğru yavaş yavaş yürümek… Bu da usa ya da doğaya uygun yaşamayı zorunlu kılar. İyi’yi yaşamında egemen kılmak büyük bir erdemdir.

Erdeme giden yol eğitimden geçer. Eğitimsizlik en büyük sorundur. Eğitilmemiş insan kötüden iyilik umar. Kendimizi tutkuların sürüklemesine bırakmamalıyız. Yanlışlarımız bize kötünün yolunu açar. Yanlışlar arasında bir derece ayrılığı öngörebiliriz. Şehvetle yapılan yanlışlar öfkeyle yapılanlardan daha büyüktür. İyi’nin yolundan ayrılan kişi mutsuz olur. İnsan özünde iyiye eğilimlidir, doğayı izlemek iyi’nin yolunda olmaktır. Doğa bize doğru yolu gösterir. Stoa’cı felsefenin yarattığı değerlere ulaşmaya çalışır. Bu da sabır ister. “Hiçbir büyük kendini bir çırpıda kuramaz” der Epiktetos. Kişi kendini ağır ağır yaratır. Kaynak içimizdedir, onu dışta aramak yanlıştır. Stoa’cıya göre insanın temel özelliği toplumsallıktır. Stoa ahlakı bir bireysellik ahlakı olduğu kadar bir toplumsallık ahlakıdır bir ödev ahlakıdır. Tek insan için yararlı olan şey bütün insanlar için de yararlıdır. Toplumda örnek olmayı bilmek önemlidir. Neyi yapmamız gerektiğini bilmeliyiz. Bizler birbirimize yabancı değiliz. Dünya tek bir sitedir.

Gerçek yaşam doğaya uygun yaşamdır. Ussallık doğadandır. Doğanın belirleyiciliğinde yaşayan bizler istemli varlıklar olarak eylemde bulunuruz. Doğanın düzenine uyuyorum, aynı zamanda doğada etkinim. Öbür insanlarla birlikte toplumsal bir yaşamı sürdürüyorum. Başkalarına karşı yükümlülüklerim var: ben bir ödev varlığıyım. Kendime karşı yükümlülüklerimle başkalarına karşı yükümlülüklerim bir bütün oluşturur. Kendim için ve başkaları için insan olmanın koşullarını yaratmaya çalışırım. Bu işte sevgi belirleyicidir. Bize kötülük edenleri bile sevebilmeliyiz. İnsanları sevgiyle insanlaştırmak gerekir. Yaşamaktan da ölmekten de korkmayalım. Yaşam kısadır, zamanı özenli kullanmak gerekir. Ne yaptığımızı bilerek yaşayalım. Bu da adaletli olmayı zorunlu kılar. İyiden yana olurken kötülerden korunmalıyız. “Kendini onlardan korumanın en iyi yolu onlara benzememektir” der Marcus Aurelius. Yaşam emek ister.

Stoa-ahlakına-göre-erdeme-giden-yol-eğitimden-geçiyordu

Stoa ahlakına göre erdeme giden yol eğitimden geçiyordu

Her kişinin yaşamı ölümle son bulacaktır. Ölüm bir dağılmadır: daha önce bir araya gelmiş olan ögeler ölümle ayrışırlar. Epiktetos’a göre ölümün anlamını kavrayan kişi kötülük düşünmez. Güçlü olmaya çalışmak, ağırbaşlılığı elden bırakmamak, acının karşısında dik durmayı bilmek: bize düşen budur. Bize acı veren nesneler ve olaylar değildir, bizim onlarla ilgili yargılarımızdır. Başımıza gelen her kötü şeyden dersler çıkarmalıyız. Başıma kötü bir iş geldi bu yüzden mutluyum diyebilmeliyiz. Acıya yenilmeden ve korkmadan yaşayanlar gerçek insanlardır. Doğa insana ancak kaldıracağı kadar yük yükler. En önemli yükümlülüğümüz kuralları yaşama uygulamaktır. Sokrates gibi kişilerin yaşam serüvenleri bizim için aydınlatıcı olacaktır. Stoa’cı her durumda kendine egemendir: konuşmaktan çok dinlemeyi sever. Usa uygun yaşayanlar örnek insanlardır. Us hazlara egemen olmalıdır. Stoa ahlakı saygıyı temel alır. İnsan yükümlü bir varlıktır: us ödevlere yönelir. Erdemlilik kendinde güçlü insanı yaratmakla belirgindir.

Sokrates’çi okullar

Stoa felsefesi uzun süre etkili oldu. Yunanistan MakedonyalIların eliyle yıkılınca kültür dünyasının ağırlığı Roma’ya kaydı ve yunan etkisi o zamanki dünyanın bütününe yayıldı, bu etkiyle uzak yerlere saçılan tohumlardan yeni yeni düşünce filizleri çıkmaya başladı. Yunan kültürünün kalıtını Roma başta olmak üzere eski dünyanın tümü benimsedi. Felsefenin geniş alanlara yayılmasıydı bu, yunan kültürünün egemen olduğu topraklarda yalnızca soylu sınıfının uğraşı olan düşüncenin bundan böyle geniş kitlelere açılmasıydı. Artık eski dünyanın halkları felsefeye yöneliyordu. Felsefe böylece yoksul insanların bile dünyasına girdi. Uzak topraklarda yunan renklerini taşıyan düşünceler oluşuyordu. Düşünmeye alışık olmayan bu yerlerde felsefe başlangıçta Yunanistan’daki pırıltılı günlerine uymayan bir yüzeysellikte gelişti.

Yüzeysellik Yunanistan’da daha Platon zamanında kendini duyurmaya başlamıştı. Sofistlerle gelen yavanlık sonra da sürdü. Sokrates’in felsefesinden etkilenen ve Sokrates’çi okullar diye bilinen okullar felsefeyi basit ahlak sorunlarına indirgediler. Bu okulların filozofları olumsuz kuşkuculuklarıyla ya da evrensel bilgiyi yadsıyışlarıyla öne çıktılar. Megara okulu Atina’nın batısındaki Megara kentinde Platon’un arkadaşı Eukleides’in (450-380) kurduğu bir okuldur. Parmenides’in ve Sokrates’in öğrencisi olan Eukleides Elea felsefesiyle Sokrates’çiliği bağdaştırmaya çalışırken evrensel bilginin olanaksız olduğunu bildirdi. Atina’nın varoşlarından Kynosarges’de kurulmuş olan Kinikler okulu da benzer görüşler öne sürdü. Okulun kurucusu Antisthenes (444-365) Gorgias’ın ve Sokrates’in öğrencisidir. O bilimin bir anlama gelmediğini, erdemin en yüce iyi olduğunu bildiriyor, insan tutkularını yendiği ölçüde özgür kalabilir diyordu. Kendine egemen insan tanrılara benzeyecekti. İnsan güçlüklere uğradığı ve güçlükleri yendiği ölçüde insandı. İnsanın herhangi bir yükümlülüğü olamazdı, ödev diye bir şey yoktu. Okulun en ilginç kişisi bir fıçıda yaşayan Sinoplu Diogenes’dir (413-323). Antisthenes’in çömezi Diogenes insan gereksinimlerini enaza indirmelidir diyordu. Onun kinikliği kuramla değil uygulamayla ilgiliydi. Gene o dönemlerde kurulmuş olan Kyrene okulu hazcılık anlayışıyla seçilir, hazzı mutluluğun kaynağı sayar. Libya’nın kuzeydoğusunda Kyrene’de kurulmuş olan okulun önderi Sokrates’in öğrencisi Aristippos’dur (doğ.430). Aristippos hazzı en yüce iyi ve mutluluğun tek kaynağı olarak belirler. Ona göre önemli olan şimdi’dir, şu anda ne yaşanıyorsa o önemlidir.

Kuşkuculuğu uç noktaya götüren Elisli (Peloponnesos’da) Pyrrhon Anaksagoras’ın çömeziydi, doğruya ulaşmanın olanaksız olduğunu bil. Epikuros’a göre duyum bilginin kaynağıdır, hazzın da acının da kaynağıdır.

diriyor, ancak görüntüleri sezebiliriz diyordu. Onun yargıyı askıya almaya (epoke) dayanan kuşkuculuğu tutkulardan arınmış olmanın mutluluğunu (ataraksia) öngören ahlaki bir kuşkuculuktur. Pyrrhon Aleksandros’un Asya seferine katıldı, bu yolculuğunda hint çilecilerinin yaşam ve düşünce biçimlerini inceledi. Dönüşünde Elis’in başrahibi oldu. Okulunda kuşkuculuğu öğretiyordu. Halkın saygısını kazandı. Sonraki zamanlarda ilk büyük kuşkucu olarak bilindi. Arkesilaos, Enesidemes, Sextus Empricus, Agrippa gibi filozofları etkiledi. Montaigne onun umutsuz felsefesinden umutlu kuşkuculuğu türetti: Yeniçağ’ın koşulları bir başka kuşkuculuğu gerektiriyordu.

Epikuros’çuluk

Epikuros

Epikuros’a göre duyum bilginin kaynağıdır, hazzın da acının da kaynağıdır.

Aristoteles sonrasının felsefeleri içinde en etkili iki felsefeden biri Stoa’cılıksa öbürü Epikuros’çuluktur. Bu felsefe ilk bakışta Stoa’nın tam karşıtı görüşler öne sürdü. Oysa Stoa’cılıkla Epikuros’çuluk biri usa öbürü hazza ağırlık vermekle birbirini tümleyen felsefeler oldular. 365 doğumlu Pyrrhon’dan yirmi dört yaş küçük olan Epikuros Samos’lu, belki de Atina’lıdır. Atina’da doğup Samos’da gençliğini geçirmiş olabilir. 306’da Atina’ya dönmüş, Pamphilios’un ve Khalkedonlu (Kadıköy) Ksenokrates’in öğrencisi olmuştur. İlk öğretmeni Teoslu Nausiphanes olmalıdır.

Nausiphanes Demokritos’çu Abderalı Hekataios’un öğrencisiydi. Hekataios İskenderiye’de yaşamıştır. Epikuros’da Demokritos’un ve Kyrene okulunun etkileri yanında Pyrrhon etkisi görülür. Bu da Hekataios’un derslerinde Pyrrhon’dan sözetmiş olmasından olabilir. Epikuros’un Pyrrhon’la görüşüp görüşmediğini bilmiyoruz, o öğretmenleriyle yaptığı çalışmaları hiç anmamıştır.

Epikuros otuz beşinde yeniden Atina’ya gidince orada yerleşmeye karar verdi. Babası Samos’da göçmendi ama Atina’lıydı. Epikuros Kolophon’da Mytilene’de Lampsakos’da üç yıl dersler verdi, sonunda Atina’ya yerleşti, orada bir arsa aldı, bu arsada bir okul kurdu. Onun bu okulu Bahçe diye anıldı, Epikuros’çulara Bahçe filozofları denir. Okul herkese açıktı. Okuldakiler her ay bir defa topluca yemek yerlerdi. Epikuros’un doğum gününde de yemek yenirdi. Bu açıklığa karşın Epikuros’çuluk zamanla bir tarikat özelliği gösterdi ve dünyanın hemen her yerinde tutuldu, başta İtalya olmak üzere tüm roma topraklarında saygı gördü. Epikuros’dan bize yazılı çok şey kalmadı. Doğa üzerine adlı yapıtının bazı parçaları elimizdedir.

Bir de elimizde bazı mektupları vardır. Epikuros Herodotos’a mektubunda doğayla ilgili sorunları, Pythokles’e mektubunda meteorları, Menekles’e mektubunda ahlak konularını ele almıştır.

Epikuros’çuluk da Stoa’cılık gibi yunan kültüründen roma kültürüne uzanan bir köprüdür, iki kültürün ortak yapıtı gibidir. Epikuros kendisinden doksan yıl kadar önce doğmuş olan Aristippos’un etkisinde bir hazcılık felsefesi geliştirdi, aynı zamanda kendisinden yüz yirmi yıl kadar önce doğmuş olan Demokritos’un atomculuğunu maddeci bir anlayışla ele aldı. O maddeci de olsa zamanının öbür filozofları gibiydi, bilimsel kavrayıştan uzaktı. Matematikle de fizikle de bir yakınlığı yoktu. Bahçe’de öğrencileriyle atomculuğu ve hazcılığı işledi. Hazcı
Aristippos şimdi’yi, şu anda yaşananı önemsemişti, duyumsalı temel almıştı, Epikuros hazzı daha geniş bir çerçevede düşündü: yaşanmış mutlulukların hazzı ya da geçmiş yaşam deneylerinin verdiği haz şimdi’nin hazlarından daha değerliydi. Güzel şeylerin bıraktığı izlenimler önemliydi. Epikuros’un amacı daha çok itilmiş kakılmış insanların dünyasında mutluluğu egemen kılmaktı. O işgal altındaki Yunanistan’da acıları unutturmak istiyordu. Felsefesi öncelikle bir katlanma felsefesidir, yaşamın güçlüklerine acı çekerek değil hazzı yaşayarak katlanmayı, hazzın ışığında acıları azaltmayı önerir.

O azla yetinmeyi bir yaşam koşulu olarak benimsemişti, kara ekmekle ve suyla yaşıyordu. Özel günlerde peynir yediği de olurdu. Sağlıksız bedeninin verdiği acıları unutmak için hazzın koruyuculuğuna sığınırdı. Kendisini dostlarına, dost bildiği öğrencilerine, onların çocuklarına adamıştı. Atina’daki okulunda bir öğretmenden çok bir dosttu. Yüzünden gülüşünü yür eğinden sevgisini eksik etmezdi. Kölesi Mus’un da dostuydu. Umutsuz insanlara umut aşılamaya çalıştı, onlara yaşamaktan korkmamayı öğütledi. Dostları ve ardılları onu candan sevdiler. Onun hayranlarından biri de latin şairi Lucretius Carus’dur (MÖ 98-MS 55). Lucretius De natura rerum’unda (Doğa üzerine) Epikuros’un bir tanrı olduğunu yazdı. Epikuros birçok yapıt verdi, bu yapıtların çoğu yitip gitmiştir. Ondan bize biraz önce andığımız birkaç mektubun dışında yalnızca ahlakla ilgili bazı özdeyişler kaldı.

Sinoplu-Diogenes

Kinikler okulunun en ilginç kişisi Sinoplu Diogenes insan gereksinimlerini en aza indirmelidir diyordu. Onun kinikliği kuramla değil uygulamayla ilgiliydi.

Derslerinde sıradan ya da yüzeysel konuları işleyişi ona olan ilgiyi artırıyordu. O hazlar arasında bir ayrım görmüyor, erdemli olmak hazzın peşinde olmaktır diye düşünüyordu. Karın hazları dediği hazları öbür hazlar kadar önemli görüyordu. Hatta duyumsal hazlar dolaysız olmakla dolaylı olan düşünsel hazlardan daha önemli olabilirdi. Ancak Epikuros hazları gene de ikiye ayırdı, devinim içinde hazları dinginlik içinde hazlardan ayrı tuttu. Devinim içinde hazlar bize sonradan acı verebilirdi: hazzı dinginlikte aramalıydık. O Aristippos’un tersine şimdinin hazlarından çok yaşanmış deneylerin verdiği hazları öneriyordu. Arzuları sınırlamak da acılardan kaçmak için önemliydi. Çektiğimiz acılar saçma düşüncelerden ya da evren üzerine yanılsamalardan kaynaklandığına göre yapmamız gereken şey düşünce dünyamızı sağlam bir bilgi temeline oturtmaktı.

Lucilio-Vanini

Epikuros’dan yirmi yüzyıl sonra Hıristiyanlar Epikuros’a olan öfkelerini Lucilio Vanini’den çıkardılar. Toulouse parlamentosu 1619’da Vanini’ye tanrıtanımaz olduğu gerekçesiyle dili kesilerek diri diri yakılma cezası verdi.

Epikuros’çular Demokritos’u duyulur bilgiyi güvenilmez saydığı için eleştirirler. Demokritos’un Platon’cu bir yanı vardır. Epikuros’da duyum bilginin kaynağıdır, hazzın da acının da kaynağıdır. Doğanın verilerine dayanıyorsak bilgide yanılma olmaz. Duyu verileriyle elde ettiğimiz bilgiden kuşkuya düşmemeliyiz. Algılanan her şey doğrudur. Yanılgılarımız duyu verileriyle elde ettiğimiz apaçıklığa ters düşen görüşlerden kaynaklanır. Yanılgı duyumda değil yargıdadır. Görüşleri apaçık bilgiyle bir tutamayız. Sallantılı bilgileri doğru bilgiyle karıştırmamalıyız. Yanılma yargılarımızdan gelir. Epikuros’çu doğal olgularla ne ölçüde ilgiliyse o olgularla ilgili açıklamalara o ölçüde ilgisizdir. Epikuros’çunun bilim anlayışı olguların gözlemlenmesi düzeyini aşmaz. Olguların apaçık bilgisi karşımızdadır, ona ulaşmak için özel bir çaba gerekmez. Bu da bir bakıma doğal olanı doğal olmayandan, doğayı tanrılardan ayırmak demektir. Epikuros yalnız duyumsanan şeylerin değil boşluk gibi atomlar gibi duyumsanamayan şeylerin de apaçık bilgisine inanır.

Abderalılar gibi Epikuros’çular da fizikle ilgili kavrayışlarını madde ve boşluk ikilemi üzerine kurarlar. Bileşikler basitlerden oluşmuştur: her şey atomlardan yapılmıştır. Bu basitler yani atomlar yok edilemezler ve indirgenemezler. Onlara ilk cisimler de diyebiliriz. Değişik biçimlerde olan atomların ağırlıkları vardır, onlar yukarıdan aşağıya doğru devinirler ve sayılamaz olsalar da sonsuz sayıda değildirler.

Haz en yüce iyidir. Bütün hazlar önemlidir. Haz ahlakı denge ahlakıdır. Ölçülülük ahlaklılığın baş koşuludur. Mutluluk lüksten zenginlikten ünden uzak durmakla olasıdır. Dostluk en yüce erdemdir. Dünya boşlukta devinen atomlardan yapılmıştır. Bu küçük cisimler Demokritos’da maddesel nesneleri oluşturmakla birlikte maddesel değil gibidir. Demokritos’un atomları Parmenides’in “Bir Varlık”ına benzer: doğmamışlardır ve yokolmayacaklardır. Atom maddeseldir ve bölünemez. Epikuros’çular Demokritos’un atomculuğuna büyük bir yenilik getiremedilerse de ona klinamen kavramını eklediler. Klinamen yunan dilindeki kleinen’den gelir. O bir raslantısallık ilkesidir, saptırıcıdır, atomların karşılaşmalarını sağlar, onların bileşimler kurmalarına olanak verir. Atomların boşlukta çarpışarak nesneleri oluşturmalarını da insan ruhunun özgür seçişini de o belirler: belirlenimcilik ilkesinin ya da evrensel zorunluluk ilkesinin karşıtı olan bir tür olumsallık ilkesidir ve özgür seçişin koşulu olarak da düşünülebilir.

İnsan ruhu ince atomlardan olduğuna göre, doğum bir bileşim ve ölüm bir ayrışım olduğuna göre ölümden korkmamak gerekir: ölüm geldiğinde yani atomlar dağıldığında biz gitmiş oluruz. Ölümden sonrası yoktur: ruhumuz da bedenimiz gibi dağılıp gidecektir. Tanrılar da ince atomlardandır, onların bizimle bir işi olamaz, onlar bize ilgisizdir. Ölümden ve tanrılardan korkmamız gerekmiyorsa korku boşundadır. Bize mutluluğun peşinde olmak düşer, bunun için geçiciden uzak durup kalıcıya yönelmek gerekir. Acıdan kaçmak ve hazza yönelmek gerekir. İntihar acılardan kurtulmanın bir yolu olabilir. Ölümün bize getireceği bir hiçten başka nedir? Yaşamak önemlidir. Mutluluğun asıl kaynağı geçmiş hazların anımsanmasındadır. İnsan için en önemli dayanaklardan biri de dostluktur. Sakınık olmayı ve ılımlılıkla davranmayı bilmeliyiz. Epikuros bize mutlu yaşam yolunda dört ögeli bir ilaç önerir: Tetrapharmakon. Bu ilaç şu dört ögeden oluşur: tanrılardan korkmak gerekmez, ölümden korkmak gerekmez, mutluluğa ulaşılabilir, acıya katlanılabilir.

Stoa’cılık ve Epikuros’çuluğun etkileri

Epikuros’çuluk etkisini MS IV. yüzyıla kadar sürdürdü ama onun ağırlığı sonraki zamanlarda da duyuldu. Düşünce tarihi boyunca Epikuros’un birçok izleyicisi oldu, ünü çeşitli toplumlarda yaygınlaştı. Latin şairi ve filozofu Lucretius Carus Epikuros’u tanrılar katına yükseltirken yaygın bir görüşü dile getiriyordu. Pagan ahlaklarının dirilmesinden korkan hıristiyan düşünürleri, en başta hıristiyan öğretisinin temellendiricisi Aziz Paulus Epikuros’çuluktan korktular. Bu korku sonraki zamanlarda da sürdü. Epikuros’dan yirmi yüzyıl sonra hıristiyanlar Epikuros’a olan öfkelerini Lucilio Vanini’den çıkardılar. Toulouse parlamentosu bu kişiye tanrıtanımaz olduğu gerekçesiyle dili kesilerek diri diri yakılma cezası verdi. Vanini 1619’da otuz dört yaşında acı bir ölümle öldüğünde Epikuros’çuluk daha başka düşüncelerle birlikte hıristiyan ahlakının karşısına insancı eğilimlerle dikilmeye başlıyordu. Epikuros’çuluk ve Stoa’cılık rönesans bilincine ve oradan giderek XVIII. yüzyıl aydınlanmacılığına bağlanır. Montaigne’in görüşlerine Pyrrhon’un kuşkuculuğu, Epikuros’un hazcılığı ve Stoa’nın usçuluğu da etkin bir biçimde katılır. Pyrrhon’un umutsuz kuşkuculuğundan bu yeni zamanların insanları bilimsel ve felsefi yöntem kavrayışlarının temel yasasını türettiler. Olumsuzdan olumluyu türetmek oldu bu da. Francis Bacon doğruların araştırılmasında kuşkudan yola çıkmak gerektiğini bildirir, Descartes düşünmeye kuşkuyla başlar ve kuşkuyu yöntemin ana koşulu yapar.

Hazcılıkla usçuluğun bütünleştiği yeni ahlakların temelinde birbiriyle çelişir gibi duran Stoa’cılık ve Epikuros’çuluk vardır. Öte yandan atomculuk yeni zamanların bilim ve felsefe dünyasının ana öğretisi durumuna geldiyse bunda eski atomculukların etkisini görmek yanlış olmaz. Yeni atomculuğun koşulları eski atomculuğun koşullarına elbette benzemeyecekti. Yeniçağ’ın atomcuları Empedokles’den gelen ve atomcu anlayışın ilksel biçimini oluşturan ve yüzyıllardır düşünce dünyasında ağırlığını sürdüren dört öge formülünü aşmaya çalıştılar. Anaksagoras’ın da katkısıyla gelişmiş olan ve Demokritos’da ve Epikuros’da anlatımını bulan eski atomculuk yerini yeni atomculuğa bırakıyordu. Yeniçağ’ın başlarında atomculuğun en önemli savunucusu rahip Pierre Gassendi (1592-1655) oldu. Empedokles’den kalma dört öge kavrayışına bilimsel çerçevede savaş açan ilk kişi Robert Boyle’dur (1627-1691). Robert Boyle 1661’de yayımlanan The Sceptical Chymist adlı yapıtında bir başka şeyle karışmayan yalın cisimlerden sözetti. Kimyacı Antoine Laurent de Lavoisier (1743-1794) atomu tanımladı ve onun daha basit ögelere indirgenemez olduğunu bildirdi. John Dalton (1766-1844) tüm maddenin atomlardan yapılmış olduğunu söyledi. Yeni bilimsel düşüncenin gelişmesinde atomcuların katkısı belirleyici oldu. Atomcuların açtığı bu yeni düşünce yolundan biyoloji bilginleri Lamarck (1744-1829) ve Darwin (1809-1882) gelecektir.

Epikuros’la ve Stoa filozoflarıyla başlayan düşünce atılımı yeni zamanlara kadar varlığını alttan alta korudu. Bu iki öğreti yeni zamanlarda birbirini gereksinen iki etkin dönüştürücü güç olarak canlandı. Hıristiyan çevrelerinin yüzyıllardır süren korkusu boşuna değildi: ilk büyük dönüşüm Rönesans’ta oldu ve insanoğlu bakışını göklerden alıp bu dünyaya çevirdi. Rönesans’ın ruhunu oluşturan insancılık bu koşullarda doğdu. Georg Lukacs kendisiyle yapılan bir konuşmada Epikuros’çuluğun ve Stoa’cılığın o eski zamanların dileklerini içermediğini, o zamanki yaşamın gerçek seçenekleri olmadığını, onların insanlık evriminin seçenekleri olduğunu, özellikle Stoa’cılığın Fransız Devrimi’ne ve daha sonrasına kadar varlığını sürdürmesinin tam tamına bu evrimin bir sonucu olduğunu anlatır. Onları gözümüzde değerli kılan özellikle iyimserlikleridir, insana besledikleri umuttur, insana duydukları güvendir.

Kategoriler
Felsefe
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular