Geleneksel Çin Felsefesinin Kökenleri

Eski Yunanda Platon ve Aristoteles birbirleriyle nasıl çağdaş iseler Eski Çin’de de Konfüçyüs ve Lao Tse Çin kültürünün gelişimine yakın tarihe kadar damgasını vuran iki çağdaş düşünürüydüler. Eski ya...

Eski Yunanda Platon ve Aristoteles birbirleriyle nasıl çağdaş iseler Eski Çin’de de Konfüçyüs ve Lao Tse Çin kültürünün gelişimine yakın tarihe kadar damgasını vuran iki çağdaş düşünürüydüler.

Eski ya da geleneksel Çin kültürünün kökenleri aşağı yukarı geleneksel Hint kültürünün kökleriyle yaşıttır.

Çinlilerin kültür alanındaki olağanüstü etkinliği MÖ üçüncü binlere kadar uzanır. İster toprağı işleme, ırmakları düzenleme alanında olsun, ister porselen, barut, pusula ve kâğıt paranın keşfinde olsun çağın en üstün teknolojik standart ve buluşları ötesinde Çinliler devlet ve toplum bakımından da ileri düzeyde örgütlenmişlerdi. Güzel sanatlar, özellikle resim ve seramik yanında edebiyat, hele lirik yazı sanatı Çin eski çağının üstünlüğünü yüzyıllar boyu sürdüren görüntüsüdür.

MÖ üç bin yıllarından bu yana iletilegelen belgeler, bize eski Yunan efsanelerinden binlerce yıl daha geriye uzanan mitos kahramanlarından, efsanevi hükümdarlardan söz eder; evlenmenin kabulü, müziğin doğması, yazının belki Sümerlerle aynı dönemlere rastlayan icadı daha da eskilere uzanan köklü bir toplumsal etkinliğin tanıklarıdır.

Çin dili

İnsan düşüncesini bir yandan biçimlendiren bir yandan da bu düşünceyle biçimlenen formel bir araç olarak dil, Çin toplumunda Batı’nın büyük dillerine tamamıyla yabancı olan bir yapıyla karşımıza çıkar. Hiçbir fiil ve isim çekimine bağlı olmayan, uygulanırken hiçbir değişime uğramayacak kadar kısa seslerden, tek heceli sözcüklerden oluşur. Ne ön ne son takı alan sözcükler ayrı ayrı vurgulama yoluyla ayrı anlamlar kazanırlar, bu vurgulama yöntemiyle elli, altmış çeşit anlamı birden yüklenen heceler oluşturulmuştur… Çince bu söyleniş biçimiyle “türkü söyler” gibi konuşulur, ne var ki çok anlamlı bu sözcüklerin anlamı sözcüğün cümle içindeki yerine göre ve bu yerin kesin kurallarla saptanmasıyla ortaya çıkmaktadır.

Çin dilinin önemli bir özelliği harf işaretleri yerine resim işaretleriyle konuşulan bir dil olmasıdır, o bakımdan yalnız işaretlerin temsil ettiği “kavramlarla” konuşulur. Cisimsel nesneler bu nesneleri resimleyen işaretlerle anlatılır. Soyut kavramlar ise mecazi anlamdaki işaretlerle anlatılır. Örneğin “zihin” kavramı “yürek” işaretiyle veya birden fazla resimleri bağlayıcı bir bileşik resim işaretiyle anlam kazanır. Örneğin Türkü = (Ağız+kuş) bileşiminden oluşur. Kavga = (kadın) resmi + (ağız) resmi. Işık = Güneş + Ay. Evli kadın = Kadın + süpürge + fırtına olarak gösterilir ve anlatılır.

Eski Yunan’da ve Batı’da geliştiği biçimde formel bir mantık veya özne, tümleç, nesne gibi bilimsel öğelerin kesin fonksiyonlarına dayalı bir gramer yapısına Çin dilinde rastlayamayız. O bakımdan Çinceden en yetkili uzmanlarca bile yapılan çeviriler arasında daima bunların inceliği ve görüntüsü açısından farklılıklar olmaktadır.(1) Demek ki Çin düşüncesinin yabancı dillere aktarımında ve anlaşılmasında bireysel sözcüklerin cümle “bütün”ü içindeki görevleri, yani bireyin bütün içindeki konumunu ve fonksiyonunu kavramak çok önemlidir, bu yönüyle cebirsel yapıya sahiptir Çin dili.

Bireyin bütün içindeki ilişkilerine davranışlarına göre anlam kazandığı, yani sözcüğün Batı dillerinde sahip olduğu mutlak “kişilik” yerine sözcüğün cümle bütünü içindeki “bütünsel kişiliği” veya “bütünleşme”, öbür resim işaretleriyle sentez kurma biçimi önemlidir. Düşünce birimleri demek olan sözcüklerin bu sentetik özelliği bütün Çin düşünüşüne egemen olan, Çin mantığını oluşturan ve tüm Çin düşün tarihi boyunca uzanan bir karakteristiktir.

KONFUÇYUS (KUNG FU-TSE)

717682_detay

Konfüçyüs felsefesinin özü ve aynı zamanda tüm Çin düşünüşünün temel çizgisi İnsan’a yönelmişliğe, pratik yaşantıya dayanır.

Felsefesini hiçbir zaman kendi ürünü olarak göstermeyen Konfüçyüs (Kung fu-tse = Kung oğlu Usta) eski çağların efsanevi imparatorlarından öğrendiklerini aktarmaktan başka bir iş yapmadığını söyler. Çin kültür dünyasının kendisine kadar ulaşan geleneklerini toplamış, bu düşün tarzını gelecek kuşaklara bırakmış olmakla üstün bir eylemde bulunmuştur. Nedir Konfüçyüs’ün bıraktığı bu miras? Bıraktığı beş kitabın (King) ilk dördünü kendisinin kaleme aldığı, beşincisini kısmen tamamladığı biliniyor.

1) Geleneksel felsefe açısından ağırlığı olan I King (Dönüşümler Kitabı) felsefe dediğimiz düşünme disiplinine ilişkin elimizde mevcut en eski belge kabul ediliyor. MÖ 3000 yıllarında yaşayan bir imparatorun kaleme aldığı söylenir. Konfüçyüs bu kitabı kendi yorumunu da ekleyerek yeniden yayınlamıştır.

I King, Trigram’lardan, yani Çizgi-Üçlü’lerinden oluşmaktadır. Her Üçlü bir doğa kuvvetini, aynı zamanda insan yaşamındaki belirli bir öğeyi simgeler. Örneğin (üç paralel çizgi) = (tien) hem gök hem kuvvet anlamına gelir. (üç paralel kesik çizgi) = (kvun) hem yerküre hem uysallık demektir.

Bu çizgi-üçlülerini aralarında birbirleriyle kombine ederek, yani formel bir sentez yaparak işaretlerin sayısını çoğaltabiliriz. Kesiksiz her çizgi aydınlığın, ışığın, hareketin, canlılık ve yaşamın (erkekliğin) bir öğesini (Yang) belirtiyor. Her kesik çizgi ise karanlığın, durgunluğun veya maddenin (dişiliğin) bir öğesini (Yin) temsil ediyor. Latince’de Mater = ana, Materia = madde). Çinliler ancak bu simgeler dünyasına nüfuz eden ve onun sırlarını keşfeden insanlara kapılarını açan en derin bilgeliğin kutsal kitabı sayarlardı Dönüşümler Kitabı’nı. Batılı Çin uzmanları bu kitabın düşün dünyasına mistik bir açıdan yönelmeye çalışmışlar, “her derde deva” bir mucizeler kitabı, mistik bir reçete olarak görmüşlerdir. Batı insanının bencilliklerle dolu düşün kargaşalığından çözülmesini sağlamak için “Mistik Yöntem” kaçınılmaz gibi görünür, oysa çizgisel sentezin özünde yatan gerçek kısaca ve salt mantıktır: Toplum-içi, insan-insana ilişkilerdeki yasalar Doğa-içi ilişkilerdeki yasalara paraleldir. Doğayı izleyelim, öyleyse birbirimizi tanıyabiliriz, toplumun içini okuyabiliriz. Doğa’daki çelişki ilişkileri toplumun da içindedir. Doğa’daki ilişkiler mantığı nasıl hiç şaşmıyorsa toplum-içi ilişkiler mantığı da hiç şaşmaz.

Bu mantığı nasıl öğrenebiliriz? “İşte simgeleri veriyorum, simgeleri kombine etmeyi öğretiyorum, varın siz çözün, bulun sonucunu”. Bu bir mistik yöntem değildi, hepten mantıktı, ama bencillik ve mülkiyet duy-gusuyla boğulan beyinlere mantık mistik gibi göründü, görünecektir.

2) Konfüçyüs’ün yayınladığı ikinci kitap Şi King’dir (Türküler Kitabı); yaşadığı dönemde oluşan yüzlerce türkü arasından kendi seçmiştir bu türküleri; aşka ve doğaya yönelik halk türküleri yanında adak türküleri ve ideolojik türkülerle doludur.

3) Şu King (Belgeler Kitabı) Konfüçyüs öncesi iki bin yıllık Çin tarihinden gelen geniş bir koleksiyondur; prenslerin çıkardıkları geleneksel yasaları, kararnameleri, tüzükleri kapsıyor.

4) Kendi yurdu olan Lu bölgesinde MÖ 722-480 dönemine ait olayların bile çizelgesini verir, İlk ve Son Bahar Yıllıkları adını taşır bu kitap.

5) Li Ki (Töreler Kitabı) Konfüçyüs’ün bıraktığı son ve en geniş kapsamlı yapıttır. Ölümünden sonra yayılan bu kitabın birçok bölümlerini kendisinin kaleme aldığı kabul ediliyor. Ne var ki Çin’de yaygın etiket kurallarından, töre ve göreneklerden, özellikle soy ve saray kültüründen söz etmektedir. Toplumun üst yapısındaki biçimleri toplum-içi ideal ilişki kalıpları gibi sunmaktadır.
Bu beş temel kitabın yanında Klasik Kitaplar diye anılan dört kitap daha vardır.

Konfüçyüs bunları ne kendisi yazmış ne de yayınlamıştır, ama onun öğretilerini veya onun en yetenekli öğrencilerinin düşüncelerini kapsıyor:

1) Lun Yu (Söyleşiler).(3) Ünlü öğreticilerin çoğu gibi o da öğretilerini söyleşilerle, yani yalnız sözlü olarak açıklardı, öğrencilerin aldığı notlardan öğreniyoruz düşüncelerini. Düşünürlerin edebi ürün ve konuşmalarının böyle sözlü biçimde kuşaktan kuşağa ulaşması bugün için güvenilir, sağlam bir bilgi kaynağı oluşturamaz; gazete, radyo, televizyon film gibi iletim araçlarının yarattığı etkileyici karmaşalık ulaşagelen düşüncenin özünden sapmalara yol açmaktadır. Bugün çeşitli yayın organlarıyla kavramaları kasıtlı olarak soysuzlaştırma, özünden saptırma girişimleri de bunun dışındadır. Bir kavramı çağında yüklendiği işlev ve arılığı içinde yansıtmak eski çağ insanına özgü bir dürüstlüktü. Özgür olan eski çağ insanları sözlü ve söyleşimli düşüncelerdeki çekirdeği böylesine sapmalara kapılmadan korumak ve iletmek yeteneğine sahiptiler.

2) Ta Hsüeh (Büyük Bilgi) Konfüçyüs felsefesi hakkındaki bilgilerinizin ikinci temekl kaynağını oluşturuyor.

3) Çung Yung (Ölçü Denge Bilgisi) “Klasik Kitaplar”ın üçüncüsüdür. Konfüçyüs’ün torunlarından biri tarafından kaleme alınmakla birlikte ustanın özlü sözlerine devamlı atıfta bulunmakla belgesel bir nitelik taşıyor.

4) Klasik Kitapların dördüncüsü Konfüçyüs’ün en büyük öğrencisi Mencius tarafından yazılmıştır.

Önceki beş kitapla birlikte bu dört “Klasik kitap” toplu olarak Konfüçyüs Klasikleri olarak anılır.

Konfüçyüs felsefesinin nitelikleri

Konfüçyüs felsefesinin özü ve aynı zamanda tüm Çin düşünüşünün temel çizgisi İnsan’a yönelmişliğe, pratik yaşantıya dayanır. O bakımdan ne mantık ne etik ne de Metafizik alanında inceden inceye düşünülmüş kapalı bir sistem ortaya koyar.

Özel bir felsefe disiplini olmak niteliğini taşıyan bir mantık bilimi yoktur Konfüçyüs’te, düşünmenin genel kurallarını öğretmek yoluna gitmemiştir, öğrencilerin kendi başlarına düşünmesini, düşünmeyi kendi kendilerine öğrenmeleri için ön koşullar koymaya çalışmıştır. Gerçekten de soyut mantık kurallarının üstesinden gelmek hiçbir zaman düşünmeyi en iyi biçimde becermek ya da en olumlu düşünceyi yaratmak için yeterli değildir.

Screenshot_56-7

Konfüçyüs’ün bıraktığı beş kitabın (King) ilk dördünü kendisinin kaleme aldığı, beşincisini kısmen tamamladığı biliniyor.

Derinlemesine oluşturulmuş bir Metafizik de bırakmış değildir Konfüçyüs, metafiziksel genellemeler veya genel metafizik sorunlar üzerine kafa yormaktan da hoşlanmamıştır. Bir öğrencisi “Ruhlara karşı görevlerimiz nedir? Ölüm nedir?” diye sorduğunda şu kesin karşılığı verir: “İnsanlara karşı görevlerimizi bilmedikten sonra, ruhlara hizmet etmişiz veya nasıl hizmet edecekmişiz, neye yarar bunu bilmek! Yaşam nedir bilmedikçe ölümden nasıl haberimiz olabilir.”

O çağın geleneksel Çin dini bir imparatorluk diniydi ve kişi olarak tasarlanmayan bir Gök (=Tanrı) kavramını içeriyordu; ayrıca gerek canlı gerek ölü ruhlara tapınma geleneği vardı, Konfüçyüs bu gelenekleri olumlu karşıladı, giderek öğrencilerine tapınmayı törensel bir biçimde yapmayı, bu geleneği sürdürmeyi öğütlüyordu. Ancak bu öğütlerin dinsel inançları korumak çabasına mı, yoksa salt gelenekleri korumaya yönelen genel bir tutuculuğa mı dayandığı belli değil. Ne olursa olsun onun için önemli olan insanın esenliğiydi; tarih süreci içinde toplumsal birer birikim olan gelenekleri toplumun çatısı olarak görüyor, insanın esenliğini bu çatının, tarih boyunca değişmez saydığı bu yapının korunmasına bağlıyordu. Geleneklerden oluşan bu çatıya hizmet eden, onu koruyan tüm törel kurallar ve davranış ilkeleri, işte Konfüçyüs öğretisinin özü budur. Ama kurallar bir yana, önce bu töre ve davranış biçimleri hangi koşullarda oluşmuştur? Bu koşullar Konfüçyüs’ü ilgilendirmez, çünkü onlar sanki “gökten inmiş” gibidir, başka türlüsü olmayan mutlak ve kesin ön verilerdir! Demek ki Konfüçyüs felsefesi ana çizgileriyle bir Etik’tir, kayıtsız ve koşulsuz bir yapı etiğidir.

Ancak bu Etika’nın ilginç yönü insanı toplum yapısı içinde bir yalnız yaratık olarak görmemesidir, tam tersine insan Aile, Toplum ve Devlet örgüsü içinde, bu örgünün düşünen ve inanan bir halkasıdır. Düşünmek ve inanmak insandan topluma doğru yönelmiştir.

Gelenekler bu yönelimin eylem kalıplarıdır ve Konfüçyüs düşünen ve inanan insanların, yani bu eylem kalıplarının bir aritmetik toplamı olarak görür toplumu, çünkü kalıpların hepsi birbirine benzer. Kısacası insan bu kalıplar karşısında sıradan bir yaratıktır.

Törel İdeal

Konfüçyüs düşüncesinin insana yönelikliği, insancı (hümanist) niteliği açısından ideal davranış: Durulmuşluk, dünyayı ve insanları tanımaya yönelik, her davranışta ölçüyü korumayı amaçlayan bir Dengeliliktir, hiçbir zaman dünyaya sırt çevirmişçesine keşiş tipi kutluluk değildir. Konfüçyüscü bilgelik Budacılığın dünyaya kapalı, bireysel yaşamı bütünüyle görmeye, zaman içinde yaşamın gizli temposunu sezmeye yönelen bilgeliği değildir, yani pratiktir.

Öz eleştiri yaparcasına kendi kendini sürekli eğitme, tüm olaylarda törel bir ağırbaşlılık, çevreye karşı dürüstlük “Soylu” insan olmanın koşullarıdır. İnsanın toplumdaki konumunu veya maddesel değerlerini aşağılamaz Konfüçyüs, törel ilkeler uğruna bunları gözden çıkarmaya hazırdır. İnsanın tüm iç ve dış değerleri tam dengede olmalıdır: “Kimde içerik öz biçimden ağır basıyorsa o yontulmuş biridir. Kimde biçim içerikten ağır geliyorsa o kopyacının tekidir. Biçim ve içeriği dengede olanlar soyludur.”

Toplum ve devlet

Bireyin yaşamı için olduğu gibi, Konfüçyüs toplumunun yaşamı için de aynı gerekleri öngörür: Dürüstlük, ağırbaşlılık, örnek davranış ve geleneksel (yani toplum yapısı olarak gördüğü) bağların korunumu.

Konfüçyüs’ün törel gereklere her şeyden çok ağırlık verdiğini görüyoruz. Törel bağların çözüldüğü, düşünce özgürlüğünün kötüye kullanıldığı iddia edilen bir dönemi izliyor Konfüçyüs dönemi. Geleneksel dine, yönetim biçimine karşı çıkan, iyi ve kötünün gerekliğini savunan akıl cambazlarının çoğaldığı bir çağ diye anılıyor Konfüçyüs öncesi dönem. Her bilgi karşısında kuşkulanan, duraksayan her şeyin karşıtının da olabileceğini ispatlamak savında olan ve Sofist denilen bu eylemsiz soyut düşünürler devrin hükümdarlarını çok bunaltmış olmalılar ki Konfüçyüs bile öfkelenmiş, demagoji yapıyor diye bunlardan birini idama mahkum ettirmiş. Sofistlerin soyut diyalektik sanatında töreleri çökertici bir anlam sezinleyen klasik tarihçiler ünlü sofist Teng Çi’nin şu hikâyesini iletirler: “Bir ırmak taşmış ve zenginin biri boğulmuş. Bir balıkçı adamın cesedini bulup çıkarır. Ailesi cesedi para verip almak ister, ama balıkçının istediği para da yüksektir. Ailesi Teng Çi’ye başvurur ve şu cevabı alır ‘Hiç kaygılanmayın, cesedi başka kimse almaz ki!’ Ancak balıkçı da endişelenir, o da Teng Çi’ye başvurur ve şu cevabı alır ‘Hiç kaygılanma, ceset başka kimse de yok ki!’”

Teng-çi’nin sonunun darağacında bittiği söylenir. “Törelerin elden gittiği” bir dönemdir bu ve Konfüçyüs’ün sesi yükselir: “Eskiler erdemi egemen kılmak istedikleri zaman ülkede, önce devlete çeki düzen verdiler…” Verilen çeki-düzen olanaksızlarla olanaklılar arasındaki çelişkiyi bilinçlendirici düşünce tarzlarını yok etmek olacaktı. Konfüçyüs düşünüşüne özgü Mutlu Denge kavramı, bu çelişkileri hoşgörü ile karşılamak, bilinçleştirmemek, kavgayı ört bas edip “arayı bulmaktan” öteye geçemedi.

Yöneticiden beklenen halka örnek davranış, ağırbaşlılık, dürüstlük hep bu Mutlu Denge kavramının soyut arabulucu, İdare-i Maslahatçı görüntüleridir; çünkü “Hükümdarın özünde rüzgârlar eser, zayıfların içinde otlar gelişir. Rüzgâr esince otlar bükülmelidir.”

Kısaca Konfüçyüs, insandan topluma, bireyden bütüne yönelen koşulları (yani soyutlamaları, kişisel tutkuları, ekonomik talep ve tüketimi) “dengeleme”ye çalışır. Oysa toplumdan insana yönelik koşullar da (somutlama özgürlük, ekonomik arz, üretim) en az o kadar önemlidir. Tarih süreci içinde insanı “soylu” kılan Denge bu iki karşıt koşul sistemi arasındaki (Üretim-tüketim, Arz-talep) Ölçü’dür. İnsan tüketim boyunca so- yutlaşmaya yönelen bir “yaratık”, üretim boyunca soyutlaşmaya yönelen bir “yaratıcıdır”. İnsanın hem yaratılmakta oluşu, hem de yaratıcı olabilmesi onun mutluluğudur.

LAO TSE

Eski Yunanda Platon ve Aristoteles birbirleriyle nasıl çağdaş iseler Eski Çin’de de Konfüçyüs ve Lao Tse Çin kültürünün gelişimine yakın tarihe kadar damgasını vuran iki çağdaş düşünürüydüler. Lao’nun kişiliğinin tarihsel bir gerçek olup olmadığı tartışılmakla birlikte MÖ 600 yıllarında yaşadığı söylenir, böylece Konfüçyüs’ten daha öncedir. Konfüçyüs’ten bize ulaşagelen eserler Lao’dan da önceki çağlarda köklendiği için genellikle Konfüçyüs’ü tarihsel incelemelerin başına almak adet olmuştur. Şu var ki Lao Tse de büyük bir olasılıkla çok eski düşünce hazinelerinden faydalanmıştır, kaynaklar üzerine bilgilerimiz hiç denecek kadar azdır.

foto-52

Lao Tse’nin felsefesinde ana kavram Tao’dur (= yol, yöntem ve mantıksal us). Bu kavrama “göksel yöntem” veya “yasa” anlamında olmak üzere eski Çin devlet dini çerçevesinde de rastlanır.

Lao Tse (=Yaşlı Usta) Çu eyaletinde Kü-çen köyünde doğdu, aynı eyaletin devlet arşivlerinde çalıştı, tarihçi oldu. Kung Tse (=Kung Usta=Konfüçyüs) günün birinde Çu eyaletine gider ve Lao ustadan saray teşrifatıyla ilgili bazı şeyler öğrenmek ister, aralarında şu konuşma geçer, Lao der ki, “Sözünü ettiğin insanların kemikleri bile çürüdü, ancak sözleri kaldı geride” ve devam eder “Soylu kişi zamanı geldiğinde yükselir, zamanı gelmişse göçüp gider, üstünde zararlı otlar yükselir. Duyduğuma göre, iyi tüccar parasını çukurun derinine saklarmış, kafası çukur olduğu için olacak. Erdemli kişinin ise derinliği dışta değildir. Onun için dostum, şu saraydaki işinden ve bir sürü isteklerinden kurtul, görünüşe, biçime önem vermeyi bırak, şu hayal dolu tasarımlarından vazgeç! Kendi özün için hiçbir değeri yok bunların. Başka söyleyecek bir sözüm yok sana!”

Kung usta ayrılır ve şöyle der çömezlerine “Bilirim kuşlar uçarlar, balıklar yüzerler, bilirim, davarlar ise onların koşabildiklerini bilirim. Koşanı kementle, uçanı okla vurabilirsiniz. Ama uçurtmayı bilemiyorum, rüzgârdan bulutların arasından süzülüp göğe doğru nasıl yükselir, işte bunu anlayamıyorum. Ben Lao ustayı gördüm, galiba o uçurtmanın ta kendisi.”

Lao ustanın hedefi Tao’ya, erdeme ulaşmaktı. Çu eyalet yönetiminin çöküşüyle birlikte ülkeden çıkar, sınıra varır, sınır bekçisi Yin Hi “Görüyorum ki yalnızlığa doğru gidiyorsun. Ama senden bir dileğim var; düşüncelerini bir kitapta yaz”. Ve Lao usta beş bin sözcükten oluşan iki bölümlü kitabını yazar, Tao ve erdemden söz eder bu kitap. Sonra çeker gider Lao usta ve nereye gittiğini kimse bilemez. (4) İşte Lao-Tse king (Yaşlı Ustanın kitabı) böyle meydana geldi ve ustanın metafizik, etik ve politika üzerine görüşlerini serbest bir düzenleme biçimde yansıtır.

Tao

Lao ustanın felsefesinde ana kavram Tao’dur (= yol, yöntem ve mantıksal us). Bu kavrama “göksel yöntem” veya “yasa” anlamında olmak üzere eski Çin devlet dini çerçevesinde de rastlıyoruz. Tao kavramını Kung Usta ve onun öğrettiği okul da, ama başka anlamda kullanmıştır. Ve Lao Tse’de olduğu gibi merkezcil rol oynamaz Tao.

Tao: Evrenin kök nedenidir, ama saptanması, ölçülmesi kabil olmayan bir kök-neden; tüm yasaların özündeki yasadır, tüm ölçülerin çekirdeği, ortak özüdür, temel bir ölçektir.

Görüyoruz ki Lao Usta Konfüçyüs’ün tam tersine metafiziksel bir yolu yürür: “İnsan kendini yeryüzünün ölçeğine göre düzene sokar, ister istemez onun yasalarına uyar. Yeryüzü ise göğün ölçeğine göre yürür, gök ise Tao’nun ölçeğine bağlıdır. Tao’nun uyduğu ölçek ise kendi ölçeği, kendi yasasıdır.” Tao Batı felsefe dilindeki ‘kayıtsız ve koşulsuz’un, Mutlak’ın yerini almaktadır. Bu yönüyle Tao saptanamayanın, adlandırılamayanın kategorisidir. “Adını bilmiyorum ama Tao diyorum ona” diye konuşur Lao usta: “Bilememekliğimizin belirginliği”dir ve bilememekliği bilmek kadar yüce bir erdem olamaz.

Bilgelik yöntemi olarak Tao

Lao Tse keşişliği, riyazeti, dünyaya sırt çevirmeyi öğretmiyor, o da Konfüçyüs gibi dünyaya açık olmayı ve de dengeli olmayı öğütlüyor, ama bu denge soyutlamayı, kişisel tutkuları, tüketimi ilgilendiren bir dengedir, yani üstyapı sınıflarının erdem ölçüsüdür; çünkü Denge karşıt koşullar ikilisi arasında söz konusu olabilir, bu koşullardan yalnız birini yaşayan büyük kütleler öbür koşullara hiçbir zaman varamayacağı için, onların yaşamında Dengeyi bulmak söz konusu değildir. İşte geleneksel Çin düşüncesinin temel çizgisi olan Denge kavramı Konfüçyüs’te olduğu gibi Lao Usta’da da bu üstyapı dengesinden başka bir şey değildir. “Benim sözlerimin anlaşılması ve uygulaması kolaydır, ama dünyada hiç kimse bunu denemiyor. Sözlerimde atalara değinen sorunlar, dünya egemenliğine ilişkin konular var. Bunları bilmedikleri için beni anlamıyorlar…”

Lao’yu Konfüçyüs’ten ayıran en önemli bir özellik onun eski Hint diline ve felsefesine yakın düşen Edilgen Eylem kavramıdır. İnsan bu dünyadaki varlığı ve etkinliği süresince sanki “bu dünyadan değilmiş gibi” hareket etmelidir. Bu dünyanın insanlarını ve şeylerini sevmeli, ama hiçbir zaman bunlara tutulmamalıdır: “Kutluluk insanın duyularında değil, yüreğindedir.” Eski Hint felsefesinin “karma yoga” ilkesi şöyle der: İçinden özgür ve bağımsız kal, görevini böylece yürüt, eylemini böylece yap, kendine ve şeylere böylece egemen olur, üstesinden böyle gelirsin. Lao Tse’nin bilgelik ilkesi de buna benzer: Eylemini eylemeden gör, şeyleri onlara sahip çıkmadan kavra, işini övünç duymadan yap. Hıristiyan azizlerinden Paul de böyle düşünür: “Sahip değilmişsin gibi sahip ol.”
Etik pratiği, insanın insana davranışı açısından gerek İslam ve gerek Hıristiyan ilkelerine yön veren bir kesinlik göze çarpar Lao’da: “Düşmanlığa Erdemle karşı koyarım. İyiye iyi davranırım, iyi olmayana da iyi, iyiliği görsün diye.”

Kötüye karşı adaletli davranmakla yetinmez Lao, iyilikle karşılık vermek ister. Çünkü kötülüğün karşıtı iyiliktir. Dönüşümler kitabının (Ying-Yang) karşıtlar geleneğini bilen Lao Tse daima doğaya döner ve der ki; “Doğa Yin (madde)’e güveniyor ve Yang (Akıl)’ı tutuyor. Ve boşluktaki hava aracılığıyla harmoniye (bütünlüğe) erişiyor”. Kötülüğe iyilikle karşılık vermek, insandan insana, insanlık aracılığıyla bir harmoniye, uzlaşmaya, sevgiye varmak demektir: “Felaket daima mutluluğu gözler… Bir iş doğru yapılmazsa onun üstün bir iş olduğunu kim bilecek? Bir şeyde doğruluk varsa, yanlışlık da vardır.”

Tao-Te King ahlakının anahtarı Yalın Yaşamak’tır, kazancı, kurnazlığı, yapmacıklığı, bencillik ve hayalci istekleri aşağılar: “Yetkin insan arzulamamayı arzular”, elde edilmesi zor metaya saygı duymaz. “Yüce bir boşluk yaratalım, kararlı sessizliği benimseyelim.” (Bak. H. Hesse, Bozkırlar Kurdu’nda kararlı Sessizlik kavramını bir sanatçı duygusallığı ile betimler.) Tao çerçevesinde kayıtsız koşulsuz matematiksel bir uzay anlamına gelen Boşluk burada bir simge olarak törel anlamda kullanılmaktadır.

Doğa olaylarının Sessizlik içinde akışında ve bizim bu olayları izlerken kapıldığımız teslimiyette Tao bize dış yönüyle görünmektedir, Tao’yu böylece içimize sindirebilir, huzur ve aydınlığa erişebiliriz: “. her şey kökenine dönüşüyor, bu dönüş sessizlik ve durulmuşluktur, yani kaderine (yasal çizgisine) dönüyor. Yasal yolu izlemek kararlı bir süreçtir. Sürecin kararlılığını bilirsen aydınlanırsın.”

Makro-fiziksel olaylar süreci eski çağın kesin deneylerden yoksun insanlarında da hiç kuşkusuz yasallık, kararlılık kavramını yaratmıştı. O zaman gözlenebilen yegâne evren olan Makro-fiziksel evren kaba gözlemlerden bile edinilebilen şaşmaz yasalarıyla bu doğal sürecin kararlılığı görüşünü elbette uyandıracaktı. İnsan bu kararlılığı bireysel huzurun simgesi olarak örnek almak istedi, doğadan daha yüce bir öğreten yoktu, bunu daha o zamanlar öğrenmişti. İç dünyasında doğayı taklide yöneldi, gücü ancak kendi dünyasını biçimlendirmeye yetiyordu çünkü ve bunu da soyutlama, felsefe disiplini yoluyla, giderek din dogmalarıyla yapabiliyordu ve insanın doğadan, maddeden uzaklaşması böyle başladı. İnsan bilim öncesi, giderek bilim sonrası soyut düşünce biçimlerine yöneldi, kendini maddeden koparmak için en akla gelmez, kendi aklını hiçe sayarcasına en baskıcı kurallar uydurdu. İnsan aklının maddenin bilimselliğini kavraması için doğa bilimlerinin gelişmesi, dolayısıyla tekniğin evrimi gerekiyordu. Ve insanın doğadan koparak kendi yarattığı dogmalar uğruna insanı ezmesi gerekiyordu. Gelecek kuşakların insanları artık sadece kendi iç dünyalarında değil, toplum bütünündeki dış dünyalarında da doğanın kaçınılmaz yasallığını gördüler. Bunun ilk belirtilerini Kung ustanın ilk kitabı I Kmg’deki insandoğa paralelliğinde saptıyoruz.

Toplum ve devlet

Eylemini eylemeden yapmak, çaba göstermeden, Tao’nun derinliğinde çözünmek yalnız Bilge kişi için değil, yöneten kişi için de bir buyruktu. Bir sürü söze, bir sürü yasalara, yasak ve buyruklara gerek yoktu, kendi erinçli ve erdemli varlığıyla yönetmeliydi hükümdar: “Devlet ne kadar yasak koyarsa o kadar fakirleşir halk”. Yetkin insan şöyle diyebilmeliydi: “Benim uğraştığım yok, halk kendinden gelişiyor, ben huzuru seviyorum, halk kendiliğinden huzuru buluyor; benim arzularım yok, öyle olunca halkın da arzulamak gelmiyor içinden, yalın yaşamayı kendiliğinden seçiyor.” Maddenin doğasında yalnız durulmuşluğun, gizli bir birikimin, potansiyelin ve ataletin (süredurumun) değil, etkinliğin, eylemin, hareketin dolayısıyla hareket enerjisinin de bulunduğunu eski çağ Çin düşünürleri elbette biliyorlardı. Ancak bilim o kadar gelişmemişti. Bu iki tip enerjinin birbirinden bağımsız olduklarını, doğadaki dengenin ikisinin arasındaki bir denklemden oluştuğunu bilmiyorlardı. Potansiyelin doğadaki dengeyi tek başına temsil edebileceğini, eylem gücünü taşıyan enerjinin de eninde sonunda hep bu gizli birikim enerjisi içinde tutuklandığını sanıyorlardı. Onlar için doğa hep potansiyel alanlarından, yerleşik (stasyoner) hareketlerden oluşuyordu. Oysa doğa hem yerleşmeyen (stasyoner olmayan) hareketlerin hem de durağanlığın, yerleşik ve yörüngesel hareketlerin hüküm sürdüğü bir bileşimdi; insan düşüncesinin yörünge dışı harekete dönüşebilen patlayan birikimi sakladığı kabul edilemiyordu; insan düşüncesi sadece tek yönüyle ele alınıyordu ve bu görünüşüyle akıl doğanın durağan ve yerleşik görüntüsüne uyuyordu, doğadaki kararlı süreçlerde statik değil, dinamik dengenin yürüdüğü bilinmiyordu. İnsan bu bilimsel gerçeği öğretecek deneylerden yoksundu.

Lao’nun metafiziksel düşünme eylemi

Düşünme eylemi arasında bilincimize yüklenen dış dünyasal imgelerden, tasarımlardan sıyrılmakla yola çıkar: İmgesine vardığımız Tao o öncesiz-sonrasız Tao olamaz. Ancak her türlü imgeden sıyırdığımız, isimsiz şeydir Tao. İmgesi olan kavramlar isimlendirilirler, Tao isimsizdir, isimsiz olan şeydir. Yer’in ve Gök’ün başlangıcı sadece bir simgedir, mantıksal bir işarettir. Oysa ismi olan şey yaratılmıştır, bir yaratıktır…

Öyleyse isimsiz olanı, kökeni düşünmek: imgelerin, olguların özününü, düşüncenin kendisini düşünmektir. (Budist’in Om düşünüşü ve Husserl’in Epoke yöntemi) (5) Lao düşüncesi böylece Bireyci zihini arıtmaya, kökenine inmeye çalışır.

O köken ki en yüce Doğru’dur, öyleyse kökeni düşünmek için de imgeden sıyrılmalıyız, yani isteksiz davranmalıyız, imgeler ardında koşmamalıyız; o zaman sırlara vakıf oluruz: Lao Doğru’yu sadece mistik bir yöntemle arıyor.

Törel davranış

Doğruyu düşünüp Erdem’e (Te) varabiliriz. İsteksiz davranıyorsak edilgin, hareketsiz, pasif davranmış, her türlü yargıdan kaçınmış, kurtulmuş oluruz. Lao Tse’nin düşünme eylemini İmgesizlemek, Budacılığın bu eylemi Om’laştırmak ve Husserl’in Epoke’leştirme yöntemleri aynı paraleldedir. Bu yöntem düşünceyi imgelerden bağımsız kılarak, tıpkı Dönüşümler Kitabındaki Çizgi-üçlüleri gibi imgeleri bir simge, bir işaret gibi düşünerek yalnız imgelerin fonksiyonları arasındaki ilişkiler mantığını, ama hep soyut olarak kullanmayı amaçlar; böylece matematiğin cümleler teorisine özgü bir yol izler. Ancak bu yöntem Doğru’yu, erdemi topluma mal edemeyecek, bireyci zihinden dışarıya doğru çıkaramayacaktır, çünkü Doğrular tek tek bireylerdeki değil, bireyler arası maddesel bütündeki, yani Doğadaki ya da Toplumdaki yasalarda saklıdır. Bireylerin yasaları yoktur, bireyleri içeren doğanın yasaları vardır, bu yasalardır bireysel doğruları çizen!

Toplumsal sonuç

Sözünü ettiğimiz birbirine paralel bu üç yöntem de insan yaşantısına bir süreç içinde uygulandığı zaman insan düşüncesinde idealizmalar üreten bireysel bir evrim’den öteye geçemez. Erdem idealleri yaratmak, değil toplum-insan arası ilişkilerde, daha insan-insana ilişkilerde bile işlevsiz kalmaya mahkûm olmuştur. İnsanların idealleri arasındaki değil, insanların işlevleri, fonksiyonları, üretimleri arasındaki ilişkiler mantığını kullanmak zorunluluğu bu idealist çabaların iflasından sonra ortaya çıkacak, “üretim sürecine özgü yasallıkları araştırmak, ekonomik büyüklükleri birbirine bağlayan ilişkileri belirlemek” gereği doğacaktır.

DİPNOTLAR
1) Bkz. Prof. Dr. V. Eberhard’m önsözü; Taoizm (Devlet Kitapları, Çin klasikleri: 3).
2) Mülkiyet Duygusu ve Mistik hakkında bak Mülkiyetin laıihi, Remzi Kitabevi, 1969, s.10.
3) Türkçeye M. N. Özerdim tarafından “Konuşmalar” adı altında çevrildi. Devlet Kitapları, Çin Klasikleri: 5 (1974).
4) Bkz. Taoizm (Devlet Kitapları), Giriş bölümü.
5) Bkz. 1) Sidarta, EYayınları, 1972, s.119/136. 2) Epoke
(a) : Klasik kuşkucu davranış sayılır. Bilgilerimiz daima belirginsizdir, hiçbir yargıya varacak durumda değiliz.
(b) Eski çağ Stoa okulunun ve Husserl fenomolojisinin temel kavramıdır. Husserl ve bu yargı kaçınımcılığını kendi fenomolojisinin yöntemi haline getirir; “Olgunun özüne varmak, ‘salt özün’ü’ sezmek için gereklidir bu; nesneleri kavrayışımız sırasında bilincimizi dolduran dış dünyasal etkilerden böylece sıyrılabiliriz.”

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
Kategoriler
Felsefe
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • Ecce Homo: İsa mı Nietzsche mi?

    ESSE … Ben Grunde gab es nur Einen Christen ve yıldız, Kreuz’um. F. Nietzsche, Deccal Der (1888) … Aslında çarmıhta ölen sadece bir Hristiyan vardı. F. Nietzsche, Deccal (1888)...
  • Hamlet’in Kaderi

    Literatürdeki merkezi konulardan biri ve en önemlisi insan sorunudur. Tüm tarihsel dönemlerde insanlık, maddi dünyanın yanı sıra kendini de anlamaya çalışmıştır. Kendini tanıma süreci, dünyayı anlamaktan daha zor olmuştur....
  • Postmodernizm, İroni, Zevk (Umberto Eco)

    Postmodernizm kavramı esas olarak iki anlamda anlaşılmaktadır: tüm tarzların ve olasılıkların senkretik bir karışımından oluşan modern kültür ve edebiyat durumu; modernden “sonra” değil, onunla ortaya çıkan kavramsal yaklaşım, farklı...
  • Nietzsche (FiloSofya)

    Zorluk adını telaffuz etmekle başlar. İlk bölüm “Ni” gibi ses çıkarmalı ve ikinci bölüm “Che”: “Ni Che” gibi ses çıkarmalıdır. O zaman sıra dışı ve kışkırtıcı ifadeleriyle tanışmamız gerekiyor....