20. Yüzyıl: Daha Farklı ve Daha Büyük Bir Dünya

Sosyalizm için ‘sonuna kadar kapitalizm’ şart mı? 2 Gerek Lenin’in gerekse -çok daha net olarak Mao’nun çizdiği devrim modeline “aşamalı devrim” nitelemesi yapılmasının yanlış olduğunu düşünüyorum. Sözü edilen aşamalar...
Daha-Farklı-Ve-Daha-Büyük-Bir-Dünya

Sosyalizm için ‘sonuna kadar kapitalizm’ şart mı? 2

Gerek Lenin’in gerekse -çok daha net olarak Mao’nun çizdiği devrim modeline “aşamalı devrim” nitelemesi yapılmasının yanlış olduğunu düşünüyorum. Sözü edilen aşamalar bir arada ele alındığında önerilen model için tam tersine “sıçramalı devrim” tanımının kullanılması daha doğru olur. Bu büyük devrimciler, kapitalizm sonuna kadar yaşanmadan, hatta neredeyse kapitalizm yaşanmadan sosyalizme ilerleme olanağının kuramını yapmışlar ve bizzat pratiğine önderlik etmişlerdir.

Kpitalist gelişme açısından geri kalmış toplumlarda sosyalizmin olanağı meselesi, 19. yüzyıl sosyalistleri arasında -yazımızın ilk bölümünde (Bilim ve Gelecek, Sayı: 175, Eylül 2018) vurguladığımız gibi kuramsal bir tartışmaydı. 20. yüzyılda ise bu soru araziye indi; çok geniş coğrafyalarda on milyonlarca insanın pratiği eşliğinde tartışılır oldu. 20. yüzyılın Avrupa dışındaki halkları bu soruya öyle bir yanıt ürettiler ki, neredeyse soru tersinden sorulmaya başlandı, kapitalizm açısından ileri gitmiş (Avrupalı) toplumlarda sosyalizmin olanağı sorgulanır oldu.

Kuramsal tartışmalarda son sözü her zaman pratik söyler. 20. yüzyıldaki sosyalizm pratikleri, ilk önce Ekim Devrimi’yle kapitalizmin çevresi denebilecek bir ülkede Rusya’da baş gösterdi. Hadi buna “tarihin cilvesi” diyelim, ama ikinci büyük sosyalizm atılımı da kapitalizm açısından çok daha geri bir ülkeden, Çin’den geldi. Bunları Kore, Küba, Hindiçini ülkeleri (Vietnam, Laos, Kamboçya) izledi. Artık net bir biçimde, devrimin odağı Avrupa değil Asya’ydı. Öte yandan Avrupa’nın ileri kapitalist ülkelerinde devrimci proletarya hareketleri geri çekildi ve işçi sınıfları sosyal demokrasinin etkisi altına girdi. Olgular böyleydi. Dolayısıyla kuramsal tartışma bu yeni olguları dikkate alarak ve açıklamaya çalışarak sürdürülmek zorundaydı. Elbette ortaya yeri sorular da çıkacaktı.

20. yüzyılda siyaset sahnesi büyüdü, ama hangi yönde?

20. yüzyılda dünya siyaset arenası genişledi, yeni aktörler bu arenaya girdi. Bu yüzyılın en büyük gerçeği, o güne dek “tarihsiz” denilen, “durağan” denilen Asya, Afrika ve Latin Amerikalı toplumların kendi öz temsilcileriyle dünya siyaset sahnesine girmeleriydi.

Peki, bu genişleme hangi biçimde ve hangi yönde gerçekleşti? Avrupa’nın kapitalistleşme sürecinde olduğu gibi, bu kez dünya çapında yeni bağımsız kapitalist ülkelerin ortaya çıkmasıyla mı? Bu tarz bir “sahneye giriş” en son Japonya’da gerçekleşmişti. Avrupa’nın ve Kuzey Amerika’nın dışındaki geniş coğrafyaların ve kalabalık toplumların sahneye girişi kapitalistleşerek değil, tam tersine kapitalist (ve emperyalist) sömürüye başkaldırarak gerçekleşti. Yani “tarihin kılıçlarına” karşı mücadele ederek. Kısacası, kapitalist değil, anti-kapitalist yönde genişledi dünya siyaset sahnesi.
Aslında bu olguyu 1850’lerin sonundan itibaren Marx da fark etmiştir. Yazımızın -19. yüzyıl tartışmalarını ele alanilk bölümünde, Marx’ın 1853 tarihli Hindistan ve Çin konulu yazılarında, İngiliz sömürgecilerin yöntemlerini eleştirse de tarihsel rollerini olumladığından söz etmiştik. Öte yandan, en çarpıcı örneklerinden biri 1848 tarihli Komünist Parti Manifestosu olmak üzere, Marx, burjuvazinin üretici güçleri devrimci bir biçimde geliştirdiğini vurgulamıştı o yıllarda. Fakat 1850’lerin sonundan itibaren Marx’ın düşüncelerinde çarpıcı bir değişim görülür. Avrupa burjuvazisinin “devrimci barutu”nun tükendiğine ilişkin analizler ve köklü kapitalizm eleştirileri öne çıkar. Hindistan’da ve Çin’de sömürgeciliğe karşı mücadele eden yerli güçleri selamlayan ve İngiliz sömürgecilerini ağır biçimde eleştiren yazılar yazar. Deyim yerindeyse Marx özeleştiri yapmaktadır.

Konumuz Marx ve 19. yüzyıl sosyalistleri arasındaki tartışmalar olmadığı için fazla uzatmak istemiyorum. Fakat Türkçede yeni çıkan ve bu konuları ayrıntılarıyla ele alan bir kitabı okurlara önermek istiyorum (keşke makalemin ilk bölümünü yazmadan önce çıkmış olsaydı ve ben de okumuş olsaydım; neyse, sorun değil): Kevin B. Anderson, Marx Sınırlarda, İngilizceden çeviren: Deniz Gedizlioğlu, Yordam Kitap, Temmuz 2018. Konuyla ilgilenenler mutlaka okumalı. Marx’a haksızlık yapmamak ve onun 20. yüzyıl sosyalistlerine -bu konuda dahinasıl ciddi bir miras bıraktığını kavrayabilmek için.

Yazımıza dönersek, Marx’ın 50 yıl önce fark ettiği mesele, 20. yüzyıl sosyalistlerinin en yakıcı sorusu olmuştur artık. Tarihe yeni giren halkların meselesi kapitalistleşmek değildir, tam tersine kapitalist sömürünün nasıl son bulabileceği sorunsalıdır. Henüz kapitalist bile olmayan toplumlar, kapitalizmden nasıl kurtulacaklarının yollarını aramaktadırlar ve bu arayış içinde hem tarihe girmekte hem de tarihi değiştirmekte ve yeniden yazmaktadırlar. Kapitalizmin dünyalılaşması beklenirken, anti-kapitalizm dünyalılaşıvermiştir. Tarihin cilvesi! Bu “cilve”, ister istemez, 19. yüzyıl sosyalistlerinin dünyasına hakim olan devrim ve sosyalizm modellerini ve anlayışlarını da kökten değiştirecektir.

Lenin’in devrim modeli: 19,5. yüzyıl kuramı

Ekim Devrimi bir 19. yüzyıl devrimi midir yoksa bir 20. yüzyıl devrimi mi? Bu soruya 1905-1920 arasında “19,5. yüzyıl devrimi” diye yanıt vermek en iyisi. Ama daha sonra ortaya çıktı ki, tam bir 20. yüzyıl devrimidir. Ama 21. yüzyılı sürdüğümüz günümüzde soru yeniden gündeme geldi. Tarihte “cilve” bitmiyor! Fizikte olanaksız ama, toplum ve insan bilimlerinde geçmişi değiştirmenin bir yolu var: Geleceğe müdahil olmak…

Marx-genç

1850’lerin sonundan itibaren Marx’ın düşüncelerinde Avrupa burjuvazisinin “devrimci barutu”nun tükendiğine ilişkin analizler ve köklü kapitalizm eleştirileri öne çıkar. Asya’da sömürgeciliğe karşı mücadele eden yerli güçleri selamlayan ve İngiliz sömürgecilerini ağır biçimde eleştiren yazılar yazar.

Lenin’in, Rusya devrimi süreci diye tanımlayabileceğimiz 1900-1917 arasında yaptığı analizlere baktığımızda ikili (ve çelişkili) bir durum göze çarpar. Lenin, 19. yüzyıl sosyalistlerinin (esas olarak Marx ve Engels) geliştirdiği devrim ve sosyalizm modelinden kopmuş değildir (Yani devrimin ve sosyalizmin en ileri kapitalist ülkelerde gündeme gelebileceği ve proletaryanın öncülüğü). Diğer yandan, Rusya gibi kapitalizm açısından geri bir ülkede çelişkilerin derinleştiğini sezmekte ve sosyalist devrimin yolunu aramaktadır. Lenin’in analizlerinde bu ikisini bir şekilde uyumlulaştırma çabası görülür. Teoriyi ve pratiği birbirine yaklaştırmaya çalışmaktadır. Kuramsal olarak bir 19. yüzyıl sosyalistidir, ama pratikte bir 20. yüzyıl devriminin lideridir.

Lenin’in bu çabasının en belirgin olduğu eseri, 1905 devriminin arifesinde yazdığı İki Taktik’tir (alıntılar: V. İ. Lenin, Demokratik Devrimde Sosyal-Demokrasinin İki Taktiği, Çev. Muzaffer Ardos, Sol Yayınları, 5. baskı). Lenin yazılarında, Rusya’nın burjuva devrimi aşamasında olduğunu belirtir (1899’da yazdığı Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi adlı yapıtında bu tespitin iktisadi temellerini koymuştur). Bu aşamadan geçilmesi zorunludur. Rusya’nın kapitalist gelişmeyi atlayacağı, kapitalizmden kaçınacağı türünden fikirleri “narodnik ve anarşist laf kalabalıkları” olarak niteler. Hatta ona göre, “işçi sınıfının kurtuluşunun, kapitalizmin daha da gelişmesi dışında başka bir yerde aranması düşüncesi, gerici (vurgular: Lenin) bir düşüncedir”, “kapitalizmin geniş, özgür ve hızlı genişlemesini engelleyen eski düzenin bütün kalıntılarının ortadan kaldırılması, işçi sınıfının kesin olarak yararınadır”. (s.50-51)

Lenin elbette bir “burjuva demokrat” değildir. Sadece “geçilmesi zorunlu bir aşama”ya vurgu yapmaktadır. Bu tespitten sonraki bütün analizleri, bu zorunlu aşamanın nasıl daha çabuk geçilebileceği üzerinedir. Lenin’e göre “burjuva devrimi bir anlamda burjuvaziden çok proletaryanın işine yarayacaktır”. (s.51) Çünkü Rus burjuvazisinin çıkarı bu devrimin tutarlı, kararlı ve amansız olmamasıdır. O halde proletarya, burjuva devriminin tutarlı, kararlı ve amansız olması için mücadele vermelidir ve “devrimin önderliğinin burjuvazinin eline geçmesine izin vermemelidir”. (s.53) Çünkü “Çarlığa karşı kesin bir zafer kazanabilecek başka bir güç yoktur”. (s.59) Bu görev hakkıyla yerine getirilirse ortaya çıkacak olan rejim sosyalist bir diktatörlük değil “demokratik bir diktatörlük” olacaktır. Lenin’in formülasyonuyla: “Proletaryanın ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü”. (s.59) Öte yandan Lenin, Rusya’da yaşanacak böyle bir gelişmenin Avrupa’daki proleter devrimi de ateşleyeceğini vurgular. Lenin’in İki Taktik’te savunduğu taktik budur.

Aslında gerek Menşevikler gerekse Lenin önderliğindeki Bolşevikler, Rusya’nın burjuva devrimi ve kapitalizm aşamasından geçmesinin zorunlu olduğu noktasında hemfikirdirler. Menşevikler bu sürecin (aşamanın) “normal” seyri içinde yaşanması ve önderliğinin de “doğal olarak” gerçek sahiplerine bırakılması gerektiğini savunurlarken, Bolşevikler bu süreci (işçi sınıfının önderliği burjuvaziye bırakmayıp kendi üstlenmesini önererek) hızlandırmanın yollarını aramaktadırlar.

Lenin’in, Menşevikler tarafından “zorlamacı” ve “narodnik” olarak suçlanmasının nedeni de budur. Aslında çok da haksız sayılmazlar. Lenin’in önerdiği taktik de (proletarya önderliğinde burjuva devrimi) bir tür “atlama” sayılabilir. Narodnikler bu atlamayı, tarım komünlerinin sosyalizmin tabanı olabileceğini (köylü sosyalizmi) ve kapitalizm aşamasının yaşanmasının gereksiz olduğunu ileri sürerek yapmayı önerirlerken, Lenin önderliği köylülüğe değil işçi sınıfına vererek bu zorunlu aşamanın deyim yerindeyse “apar topar” (hatta yaşanmadan) geçilmesini önermektedir.
Menşeviklerin 19. yüzyıl Marksizminin klasik devrim modelini izledikleri söylenebilir. Hatta onlar “Marx’tan çok Marksist’tirler” (Marx’ın ölmeden önce Rus devrimcilerinin sorularına ve eleştirilerine verdiği yanıtları özetlemiştik). Lenin ise 19. yüzyıl devrim modelinden kopmamakta, ama doğrusu epey zorlamaktadır. Devrimci Lenin’in yeni olguları (Rusya’da sosyalizmin olanağı, köylülüğün önemi vb.) gördüğü ve kuramı bu olguları kapsayacak biçimde esnetmeye çalıştığı söylenebilir (bu esnetmenin 1917’ye doğru, özellikle emperyalizm kuramıyla çok daha artacağını göreceğiz). Bu nedenle Lenin’in stratejisine “19,5. yüzyıl modeli” diyoruz.

Tartışmayı ‘emperyalizm’ bitiriyor (veya farklı bir düzlemde yeniden başlatıyor)

Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı kitabını (başvurular: V. I. Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Çeviren: Cemal Süreya, Sol Yayınları, 5. baskı) 1916 ilkbaharında, 1917 devrimlerinin arifesinde yazar. Bu yapıt, sadece Rusya devriminin değil bütün 20. yüzyıl sosyalizm atılımlarının kuramsal altyapısını oluşturur. 19. yüzyıl devrim modelinden oldukça farklı bir devrim modelinin de kuramsal altyapısı geliştirilmiştir bu yapıtta.

Lenin-19.-yüzyıl-devrim-modelinden

Lenin 19. yüzyıl devrim modelinden kopmamakta, ama doğrusu epey zorlamaktadır. Devrimci Lenin’in yeni olguları (Rusya’da sosyalizmin olanağı, köylülüğün önemi vb.) gördüğü ve kuramı bu olguları kapsayacak biçimde esnetmeye çalıştığı söylenebilir.

Konumuz açısından en önemli tespitlerden biri “dünyanın en büyük kapitalist güçlerce toprak bakımından bölüşülmesinin tamamlanmış” olması ve dünya çapında bir emperyalist zincir oluşmasıdır. Emperyalizm aşamasına ulaşmış kapitalizm, gerek Avrupa’da gerekse dünyanın diğer coğrafyalarında gericiliğin merkezidir. Devrim, emperyalist zincirin en zayıf halkasından kırılması biçiminde gündeme gelecektir. Bu “zayıf halkalar” da öyle görülmektedir ki, kapitalizmin Avrupa’daki kadim merkezleri değil, emperyalist sömürüye maruz kalan ezilen ülkelerdir.
Şu nokta önemli: Artık devrime yakınlığın kıstası, kapitalizmde en ilerlemiş olmak değil, anti-emperyalizmde en güçlü olmaktır. Bu, 19. yüzyıl devrim modelinde ciddi bir esneme anlamına gelir. Fakat yine de, Lenin’in emperyalizm kuramının 19. yüzyıl paradigmasından tam olarak koptuğunu söylemek yanıltıcı olur. Mevcut paradigmanın, hem tüm dünyayı dikkate alan hem de Rusya’ya özgü bir varyantı olduğunu söylemek daha doğru olacaktır. Çünkü Lenin, eserinin adından da anlaşılabileceği gibi, bir dünya sistemi haline gelen emperyalizmin kapitalizmin “en yüksek”, başka bir deyişle “son” aşaması olduğunu belirtir. Bu “son aşama” olma durumu sadece Avrupa’nın ileri kapitalist ülkeleri için değil tüm dünya için geçerlidir.

Yani kapitalizm tüm dünya için “sonuna kadar yaşanmış” durumdadır. Tartışma “sonun başlangıcının” nereden geleceğiyle ilgilidir. Lenin bu noktada sistemin “zayıf halkalarına”, daha doğrusu ezilen kutba dikkat çeker (bunu da vurgulamasaydı zaten, Menşevik olurdu!).

Kaldı ki Lenin, Sovyet iktidarının yaşayabilmesinin garantisinin Avrupa proletaryasının devrimci atılımı olduğunu belirtmiş, özellikle Almanya’da oluşacak bir proleter devrime gözünü dikmiştir. Burada da Engels’in yaklaşımının (Asya’daki anti-sömürgeci ve anti-emperyalist hareketlerin Avrupa proletaryasının yedek gücü olduğu anlayışı) devamını görüyoruz. Ancak 1919’da Almanya sosyalist devrimi -deyim yerindeysedirekten dönünce, artık iş başa düşer.

Buraya kadar yazdıklarımız, Lenin’in yaklaşımıyla 19. yüzyıl paradigmasının devrim modelleri açısından karşılaştırılması. Konu proletarya iktidarı altında sosyalizm yolunda ilerlemek meselesine gelince tartışmanın -farklı bir düzlemde ve çok daha yakıcı bir biçimdeyeni başladığını görüyoruz: Evet devrim, önceden söylendiği gibi en ileri kapitalist ülkelerde değil kapitalist gelişme açısından daha geri ülkelerde gerçekleşmiştir, ama böyle “geri” ülkelerde sosyalizmin inşası yönünde nasıl ilerlenebilir? Herlenebilir mi?

Mao-Zedung

Mao Zedung “yeni bir Çin kurmak istiyoruz” hedefiyle yola çıktı ve aşamalı bir devrim stratejisi önerdi. Ona göre Çin Devrimi önce “demokratik devrim” sonra da “sosyalist devrim” aşamalarından geçecekti.

Bu noktada Sovyet deneyimine (örneğin NEP dönemi) değinmeden önce Çin Devrimi sürecine göz atmak anlamlı olur. Çünkü Avrupa’dan beklenen devrim, kapitalist gelişme açısından çok daha geri bir ülkeden, Çin’den fışkırıverir. Zorlamalar ve “cilveler” devam mı ediyor, yoksa -kuram ne derse desinhayat aslında doğal akışını mı izliyor?

Mao’nun “yeni demokrasi” kuramı 20. yüzyıl sosyalizm atılımları belki öngörüldüğü gibi Avrupa’da, yani en ileri kapitalist ülkelerde başlamadı ama Sovyet devrimi, kapitalizmin nispeten geliştiği Rusya Avrupa’sından ve işçi sınıfının yoğun olarak bulunduğu büyük kentlerden başlayarak Asya’ya doğru yayılmıştı; kentlerden kırlara doğru bir hat izlemişti. Yani 19. yüzyıl modeli, bir anlamda, Rusya özelinde doğrulanmış oluyordu.

Çin Devrimi de başlangıçta benzer bir yol izledi; daha doğrusu Çinli komünistler -bildikleri, devraldıkları bu yolu izlediler. Devrimin, geniş Çin coğrafyasında kapitalist adacıklar biçiminde bulunan büyük kentlerde yoğunlaşmış işçi sınıflarının öncülüğünde kent ayaklanmaları ile başlayacağını ve giderek kıra yayılacağını düşündüler.

Hayat ise kuramın öngördüğünden bambaşka bir yol izledi. Kent ayaklanmaları yenilgiyle sonuçlandı, Mao Zedung önderliğindeki Çinli komünistler katliamdan kaçarak Çin kırına çekildiler (Uzun Yürüyüş). Kırlık alanlarda feodal ağalara karşı köylü kitleleriyle birleşerek “kurtarılmış bölgeler” kurdular ve devrim yapa yapa sonuçta dönüp dolaşıp merkezi iktidarı ele geçirdiler. Yani Çin Devrimi kırlardan kentlere, kapitalist ilişkilerin hemen hemen hiç bulunmadığı bölgelerden küçük kapitalist merkezlere doğru bir hat izledi. Emperyalizm döneminde, yarı-sömürge yarı-feodal bir ülkede gerçekleşen ve 19. yüzyıl paradigmasına hiç uymayan bir devrim pratiğiydi bu.

Mao Zedung “yeni bir Çin kurmak istiyoruz” hedefiyle yola çıktı ve aşamalı bir devrim stratejisi önerdi. Ona göre Çin Devrimi önce “demokratik devrim” sonra da “sosyalist devrim” aşamalarından geçecekti.

Aslında Mao, Lenin’in İki Taktik’te önerdiği devrim stratejisini geliştirdi. Emperyalizm çağında ezilen ülkelerde gündeme gelen antiemperyalist anti-feodal devrimlerin (o dönemdeki formülasyona göre “burjuva demokratik” devrimlerin), artık kapitalist dünya devrimlerinin bir parçası değil yeni dünya devriminin, proleter sosyalist dünya devriminin bir parçası olduğunu net olarak ifade etti. (Mao Zedung, Seçme Eserler, Cilt II, “Yeni Demokrasi Üzerine” adlı makale Ocak 1940, Kaynak Yayınları, 3. baskı, s.348) Aynı makalede şöyle devam eder: “Sömürge ve yarı-sömürge bir ülkede böyle bir devrim, birinci aşaması ya da birinci adımı sırasında, toplumsal niteliği bakımından temelde hâlâ burjuva demokratik olduğu ve nesnel hedefi kapitalizmin gelişmesi için yolu açmak olduğu halde artık, burjuvazinin diktatörlüğü altında kapitalist bir toplum ve kapitalist bir devlet kurmak amacıyla burjuvazinin önderlik ettiği eski tipte bir devrim değildir. Bu devrim, birinci aşamada, yeri demokratik bir toplum ve bütün devrimci sınıfların ortak diktatörlüğü altında bir devlet kurmak amacıyla proletaryanın önderlik ettiği yeni tipte bir devrimdir. Böylece bu devrim, gerçekte, sosyalizmin gelişmesi için daha da geniş bir yol açma görevlerini yerine getirir.” (aynı eser, s.348)

Görüldüğü gibi Mao da Lenin gibi, ilk aşamada “emekçiler önderliğinde burjuva demokratik devrimi” önermekte, sosyalizme ilerlemenin yolunun bu stratejiden geçtiğini belirtmektedir. Fakat çözümlemesinde -benceçok önemli bir açılım daha var. Devrimin iki aşaması bir arada düşünüldüğünde ve yaptığı “eski tip demokratik devrim (tipik örneği Fransız Devrimi) / yeni tip demokratik devrim” karşılaştırması göz önüne alındığında Mao’nun “Sosyalist Modernite Devrimleri” tanımına yaklaştığı ve kuramsal altyapısını oluşturduğu görülebilir.

Gerek Lenin’in gerekse -çok daha net olarakMao’nun çizdiği devrim modeline “aşamalı devrim” nitelemesi yapılmasının yanlış olduğunu düşünüyorum. Sözü edilen aşamalar bir arada ele alındığında (ki öyle yapmak gerekir) önerilen model için tam tersine “sıçramalı devrim” tanımının kullanılması daha doğru olur. Bu büyük devrimciler, kapitalizm sonuna kadar yaşanmadan, hatta neredeyse kapitalizm yaşanmadan sosyalizme ilerleme olanağının kuramını yapmışlar ve bizzat pratiğine önderlik etmişlerdir. Süreç çok daha geniş düşünüldüğünde yeni tip “Modernite Devrimleri”dir bunlar; Avrupa’daki gibi kapitalizme açılmayan yeni tür Modernite Devrimleri…

Lenin ve Mao’nun geliştirdiği stratejinin doğruluğu (hatta zorunluluğu) pratikte kanıtlanmıştır. Sadece Sovyet ve Çin sosyalizm pratiklerinden söz etmiyorum; bizzat burjuva sınıfının ve kapitalizmin niteliğindeki değişim (emperyalizm) bu stratejiyi zorunlu kılmıştır. İster toplumsal demokrasi ister sosyalizme açılım açısından ele alınsın, Modernite’nin genel hedeflerini (Eşitlik, Özgürlük, Kardeşlik), 18.-19. yüzyıl Avrupa’sında, Amerika’sında ve Japonya’da olduğu gibi gerçekleştirebilecek bir burjuva sınıfı yoktur artık. İnsanlık Modernite yolunda ilerleyecekse başka yollara ve başka sınıfların önderliğine ihtiyaç duymaktadır artık. Bu saptamanın -tersten de olsaen verimli laboratuvarlarından biri ülkemiz Türkiye’nin cumhuriyet deneyimidir.
Dizimizin sonraki yazılarında 20. yüzyıl sosyalizm pratiklerinin kuramsal mirasını kısaca ele alacak ve esas olarak günümüzün dünyasına bakarak “Modernite Devrimleri” kavramına yoğunlaşacağız.

Ender Helvacıoğlu

Kategoriler
AnalizPolitik
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular