Nasreddin Hoca’nın Eşeği

I. Fransa son yirmi gündür ayağa kalkmış durumda. Lise öğrencileri ‘grev’de… Fransa hemen hemen bir grev ülkesi olduğundan midir nedir, öğrenciler de bu protestolarını grev olarak nitelendiriyorlar. Ki, bu...

Fransa’da öğrencilerin eylemleri

I.

Fransa son yirmi gündür ayağa kalkmış durumda. Lise öğrencileri ‘grev’de…

Fransa hemen hemen bir grev ülkesi olduğundan midir nedir, öğrenciler de bu protestolarını grev olarak nitelendiriyorlar. Ki, bu da zaten ne Fransızlar için, ne de Fransa’yi bilenler için yeni…

II.

Türkçe sözlük, “grev yapmak: işi bırakmak” diyor.

Fransızca sözlük ise (Le Petit Robert), aynı olguyu, “aylıklı ya da maaşlıların veyahut da ortak menfaatleri savunan kişilerin ekonomik ya da politik sebeplerle iradi ve toplu olarak çalışmayı durdurmaları, bırakmaları” olarak tanımlanıyor. İşte Fransızlar bu tanımın, “çalışma” bölümünü biraz daha geniş yorumluyorlar.

Aslında doğrusu, ‘grev’ değil de ‘boykot’ olmalıydı… Boykot, Türkçe Sözlük’te esas olarak iki anlamda kullanılıyor: “1) Bir işi, bir davranışı yapmama kararı alma; 2) Bir kimse, bir topluluk veya bir ülkeyle amaca ulaşmak için her türlü ilişkiyi kesme”.

Fransızca Sözlük’te de aşağı yukarı bu iki anlamı görüyoruz: “1) Bir kişi, bir grup ya da bir devletin birtakım mallarının (genelde ticari) dolaşımının maddi ya da manevi yaptırımlarla yasaklanması veya engellenmesi, 2) Bir şeye katılmama kararı almak.”

Yani Fransız lise öğrencileri derslere katılmama kararı alarak okulu kırıp, boykot ettiler. Aslında cümleyi tersten aldığımızda da aynı sonuca varıyoruz bir küçük anlam kaymasıyla birlikte: Fransız lise öğrencileri okulu boykot ederek kırdılar…

Tabii ki, ikinci yargı latifeden ibaret. Zira öğrenciler kırdıkları bu zamanda pikniğe ya da sinemaya gitmek yerine taleplerini iletebilmek için toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma özgürlük ve haklarını kullandılar.

III.

13 Ekim’de başlayan gösterilerde lise öğrencilerinin “derdi” neydi?

Sınıfların aşırı doluluğunu, hocasız dersleri, güvenlik problemlerini ve boşa geçen zamanları protesto ediyorlardı. Muhatapları Milli Eğitim Bakanı Claude Allegre ve Başbakan Lionel Jospin’di.

“Daha iyi bir lise” istiyorlardı. Fransa’nin hemen hemen tüm kentlerinde ayağa kalktılar, yürüdüler ve protesto ettiler. 13 Ekim’de ikiyüzbin; 15 Ekim’de yarım milyon (ki “milli gün” olarak nitelendiriyorlardi); 20 Ekim’de ikiyuzseksenbin kişiydiler.

Elbette ki tüm kitle hareketlerinin yapısında olduğu üzere burada da hareketi saptırmaya çalışanlar oldu. Zaman zaman vitrinleri kırdılar, dükkânları yağmaladılar, otomobilleri yaktılar. Özellikle 15 Ekim’deki gösterilerde yaklaşık yüzelli kişi gözaltına alındı. Hatta ve hatta, gösteriyi saptıran gruplar, gösterinin asil sahiplerine dahi saldırdılar!

Geldiler, geçtiler…

IV.

En önemli problemleri, ‘temsil’ olayını bir türlü halledememeleriydi.

Kendilerini kim, nasıl temsil edecekti?

14 Ekim’de Bağımsız ve Demokratik Liseliler Federasyonu’nun (BDLF) inisiyatifinde Pantheon’da Paris-I Üniversitesinde yapılan “Liselerarası Kurul”da, bir “harekat masası” yaratıldı. Ancak bu toplantı her halükarda “meşruluk” tartışmasını da beraberinde getiriyordu. Zira bölgelerde seçilmiş olan temsilcilerin hiçbiri bu toplantıda yer almadığı gibi, en hareketli gösterilerin olduğu Montpellier, Toulouse, Marseille ve Grenoble gibi illerin temsilcileri de “yok”tu.

Buna karşın 15 Ekim’de Allegre’in kabul ettiği öğrenci temsilcileri; besi BDLF’ndan, ikisi Liseliler Milli Birliği’nden (LMB), biri Liseliler Sendikası’ndan (LS) ve ikisi de bağımsızlardan olmak üzere on temsilciden oluşuyordu. Yani öğrenci hareketinin temsili, irili ufaklı bir çok temsil teşebbüsünü bir kenara bırakırsak, bu şekilde daha bir organize oluyor ve mesrulasiyordu.

Tüm bunlara rağmen, bir boyutuyla kendi içlerindeki iktidar problemlerini halledemediklerinden, bir diğer boyutuyla hareketin -doğası gereği- doğaçlama bir hareket olarak gelişmesinden, bir başka boyutuyla ise sürecin belki de ilk iki boyutuna bağlı olarak demokratikliginin ciddi şekilde şüpheli olmasından ötürü hiçbir şekilde “bir” olamadılar.

Bu, aslında hükümetin işine yaradı. Çünkü hükümetin en önemli gerekçelerinden bir tanesi, “tamam, yüzbinlerce kişi yürüyorsunuz ama neden yürüyorsunuz, neden yurudugunuzu biliyor musunuz ve bize bunu açıklayacak birileri var mi?” sorusunun cevabının olmaması idi. Soru “yaklaşık”ti, cevabı da “yaklaşık” oldu…

V.

Bu “yaklasiklilik”ta Allegre tarafından 21 Ekim’de bir “eylem planı” açıklandı. 1999’da yürürlüğe girmesi hedeflenen bu “plan”, su noktaları içeriyor:

1) Liselerin demokratikleştirilmesi: Bununla, okul başladığında her öğrenciye hak ve özgürlüklerini gösterir “Şart”in dağıtılması öngörülüyor. Ki, Danıştay’dan alınacak bir görüşle öğrencilerin bu bilgilendirilmesi bir zorunluluk haline getiriliyor.

2) Yeni kadroların yaratılması: Ondört bin yeni kadronun yaratılması planlanıyor. Ucbini, haftanın ondört saati çalışacak olan “gozetmenler”; onbini “gençler için iş” ve bin adedi de liselerin yaşam alanlarının gözetilmesi ve iyileştirilmesi ile sorumlandirilacak kadrolar…

3) “Geleceğin Lisesi”nin inşası: Dört yıl içinde dört milyar frankın, liselerin yaşam yerlerinin iyileştirilmesi ve yeniden düzenlenmesi için istisnai bir fon yaratılarak bölgelere %0 faizle ödünç olarak verilmesi öngörülerek; sınıfların, teneffüs yerlerinin, tuvaletlerin, laboratuvarlar ve benzeri yaşam yerlerinin nefes alan yerler haline getirilmesi hedefleniyor.

4) Pedagojik reform: Birtakım programların sadelestirilerek hafifletilmesi öngörülüyor. Seçimlik derslerin kaldırılması sözkonusu değil. Ancak okul saatlerinin azaltılması gündemde… Bunun için öğrenciler, çalışma saatlerinin 35 saate indirilmesi tartışmalarına referansla, “biz de kendi otuzbeş saatimizi istiyoruz” diyorlar.

5) Öğrenimde eşitlik: Boş olan kadroların doldurulması için gerekli sınavların açılması; hocası olmayan disiplinlerin hocalandirilmasi ile bakalorya aşamasındaki son sınıf öğrencilerinin sınıflarının otuzbeş kişiyi geçmemesi planlanıyor.

VI.

Plana tepkiler devam ediyor. BDLF, Allegre’in projesini tatmin edici bulurken; LMB, aksi fikirde. Aynı zamanda BDLF’nin liselilerin ekim harekatindaki hegemonyasından da şikâyetçi… Yeni ortaya çıkan gruplardan bazıları bu planı bütünüyle reddediyorlar.

Plana politik partilerden ise “klasik” tepkiler sürüyor. Muhalefet partileri her zaman olduğu üzere iktidar partisinin çözümlerinin yer yer komik, yer yer yetersiz olduğunu; iktidar partisi ve destekleyenleri, ellerinden geleni yaptıklarını söylüyorlar ve bunu politika malzemesi haline getiriyorlar.

Toplumun her kesimi liselileri haklı görürken; Allegre’in planı genel olarak tatmin edici bulunuyor.

Hatta tanınmış Fransız karikatürist Plantu, bassayfa karikatürlerinden birisinde her sınıftan insanın liselileri haklı bulduklarını çizdi. En sonuncu haklı bulan Allegre idi. Köşede iki liseliden biri ötekine: “Ben de bundan korkuyordum!” diyordu.

Son Söz:

Sonuç olarak, liseliler, -nasreddin hoca’nin eşeği dahil- herkes tarafından “haklı” bulundular.

Bu “harekat”tan çıkartılması gereken en önemli sonuç ise kanımca şudur:

Demokratik bir şekilde orgutlenmemis hiçbir toplumsal hareketin gerçek anlamda başarı şansı yoktur. Harcanan enerjinin “kuru gürültü”den, “başarı”ya dönüşmesi de buna bağlıdır…

Kategoriler
DünyaPolitik
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular