Goethe’nin İlim Cephesi

Şair Goethe’nirı büyüklüğü onun bilim cephesini gölgelemiştir. Oysa Goethe bilime büyük önem vermiş, bu uğurda çok emek sarf etmiştir. Bilimsel eserleri on üç büyük cilt tutar. Goethe, bilimdeki başarısı...
Goethe’nin-İim-Cephesi

Şair Goethe’nirı büyüklüğü onun bilim cephesini gölgelemiştir.

Oysa Goethe bilime büyük önem vermiş, bu uğurda çok emek sarf etmiştir. Bilimsel eserleri on üç büyük cilt tutar. Goethe, bilimdeki başarısı Ömer Hayyam ve Leonardo derecesinde olmamakla beraber, hem güzel sanatlarda, hem de bilimde yaratıcılık payesine erişebilmiş nadir insanlar arasındadır.

Yaratıcı zihni faaliyet çeşitli yönlerden mütalâa edilebilir. Genel olarak yaratıcı zihni faaliyeti, güzel sanatlar, ilim ve teknoloji alanlarındaki çalışma ve buluşlar olarak üçe ayırabiliriz. Esasen mevcut olan bir durumun meydana çıkarılmasını ifade etmesi bakımından yeni bölge veya kıtaların keşfi ilmi keşiflere benzerse de, sade, basit ve tipik şekilleri ile bunları psikolojik ve zihni bir çalışma ve başarı olarak vasıflandıramayız.

İcat ve ihtiralara (buluşlara) gelince, bunlar tabiatta mevcut olmayan bazı yeni münasebetlerin kurulması şeklinde ortaya çıkar. Genel olarak, insanlar, çeşitli durumlar karşısındaki intibaklarını bu şekildeki yeni ilişkileri bulmak sayesinde yaparlar. Bu tip zihni çalışmaların bariz misalleri (örnekleri) teknolojik buluşlardır. Mamafih, estetik istekleri tatmine yöneltilen icatlara da rastlanır.
icatla keşif arasında nazari olarak kesin bir sınır bulunursa da, olgular teferruatlarıyla ele alınacak olursa bunların çok zaman birbirine girişik ve birbirinden ayırt edilmesi zor bir durumda bulundukları görülür. Diğer taraftan ilim adamlarının yaptığı keşiflerle güzel sanatlar sahasındaki yaratıcı faaliyet arasında bir bakıma büyük yakınlık vardır. Bunların ikisini de aynı tip yaratıcı faaliyet olarak vasıflandırabiliriz. Olayların kompleksliği yüzünden fark e-dilmeleri zor olmakla beraber, keşifle meydana çıkarılan münasebetler zihinden tamamen müstakil olarak esasen tabiatta mevcuttur. Bunların fark edilmesi ve meydana çıkarılması, dikkati dağıtan ve bu münasebetleri gizli tutan teferruatı bir manada bertaraf etmek veya basite irca etmek (indirgemek) suretiyle mümkün olur. İlim adamı ilk bakışta göze çarpan çeşitlilik ve intizamsızlığın nasıl muayyen bir nizama ve basit münasebetlere irca edilebileceğini gösterir. Güzel sanatlardaki birçok başarılar da bu tiptendir. Mesela ressam, muayyen bazı çizgi ve renk ahenklerinin en sarih olarak mevcut bulunduğu bir anı ve bir görünüş noktasını keşfeder, bunu herkes tarafından anlaşılabilecek, görülebilecek bir şekilde ifade eder ve meydana kor.

Hem güzel sanatlarda hem de bilimde üstün başarı gösterenler

İlimdeki gibi metodolojik esaslara ircaı ve bariz olarak muayyen unsurlar halinde tahlili çok güç olmakla beraber, ressamın olduğu kadar heykeltıraşın, şairin ve kompozitörün yaratıcı başarılarının birçoğu da, yine aynı şekilde, ilim adamının yaratıcı faaliyeti ile benzerlik gösterir. Bununla beraber, hem güzel sanatlarda, hem de ilimde dehayı, yaratıcı faaliyeti bir araya toplayan insanlara nadiren rastlanır. Bunların belki en ünlüsü Leonardo’dur. Leonardo (1452-1519), ilimde, resimde ve teknolojide, bu alanların her üçünde yaptığı çalışmalar bakımından, birinci sınıf bir dahidir. Ondan takriben üç asır önce yaşamış olan Ömer Hayyam da rubaileri ile edebileşmiş olan bir şair, aynı zamanda, matematik ve astronomide tarih ölçüsünde ilk safta gelen ünlü bir ilim adamıdır.

Şiirle ilmin el ele vermesi misallerine diğer güzel sanatlara nazaran daha çok rastlanır. İlk ve Ortaçağlarda ilmi kitapların mevzun (ölçülü) ve kafiyeli bir şekilde yazılması, öğrenmeyi kolaylaştırmak bakımından çok faydalı sayılıyor, bu pedagojik usule çok zaman başvuruluyordu. Soli’li Aratos, Lucretius, Ömer Hayyam, Chaucer ve Pascal gibi birinci derecede ilim adamı veya felsefeci olmakla beraber ilimle uğraşan ve her iki alanda da övülmeye değer başarılar göstermiş olan kimselere rastlıyoruz. Bu gibi misalleri çok daha artırmak da kabildir. Fakat ilmi deha ile güzel sanatlardaki dehanın bir araya getirilmesi misalleri şüphesiz ki çok nadirdir. Ve uzmanlığın bir zaruret haline geldiği yakın çağlara yaklaşıldıkça daha da seyrekleşir. İşte Goethe, ilimdeki başarısı Ömer Hayyam ve Leonardo derecesinde olmamakla beraber, hem güzel sanatlarda, hem de ilimde yaratıcılık payesine erişebilmiş nadir insanlar arasındadır.

Şair Goethe’nin büyüklüğü, bilimci yanını gölgeledi

Goethe-1

Goethe’nin şair olarak şöhret kazanması, onun bilimsel yönünü gölgelemiştir.

Johann Wolfgang von Goethe 1749’da Frankfurt am Main’da doğmuş, ilkin Leipzig’de sonra da Strasburg’da hukuk tahsili yaparak bir müddet avukat olarak çalışmıştır. Şair olarak şöhret kazanmaya başlaması da bu zamana rastlar. 1775’de Saxe-Wimar Dükası Karl August’un sarayına alınmış, burada büyük siyasi mevki işgal etmiş, siyaset alanında da başarı göstermiştir. 1786’da İtalya’ya giderek orada iki yıl kadar kalmıştır. İtalya’da geçirdiği yıllar, Goethe’nin hayatında, hususiyle (özellikle) ilmi çalışması bakımından, büyük bir önem taşımaktadır. İtalya’dan dönüşünde Goethe siyasi hayattan çekilmiş, kendisini tamamen şiire ve ilme vermiştir. Goethe seksen yıldan fazla yaşamış, son anına kadar zihni kuvvet ve zindeliğini tam olarak muhafaza etmiş, 1832 yılında ölmüştür.

Şair Goethe ’nin büyüklüğü onun ilmi cephesini küsufa uğratmıştır (gölgelemiştir). Halbuki Goethe ilme büyük önem vermiş, bu uğurda çok emek sarf etmiştir. İlme karşı gösterdiği ilgi ve bağlılığı Goethe’nin kendi ağzından dinleyelim. Ölümünden birkaç yıl önceki yazısında Goethe şöyle söylüyor: “Yarım asırdan daha uzun bir zamandan beri kendi yurdumda ve şüphesiz ki yabancı memleketlerde de, şair olarak tanınmış bulunuyorum -hiç olmazsa, şair geçinmeme müsaade edilmiş bulunuyor-. Fakat tabiatın genel olarak bütün fizik ve organik olayları ile meşgul olduğum, devamlı bir şekilde ve büyük bir hırsla ilmi eserleri etüt ettiğim umumiyetle bilinmemektedir. Bu alandaki çalışmalarımın ciddiyetle telakki edilme derecesi ise onların tanınma derecesinden de azdır.” Goethe’nin ilmi çalışmalara verdiği emeğin büyüklüğü hakkında bir fikir vermek için, onun ilmi eserlerinin Weimar edisyonunda on üç büyük cilt işgal ettiğini söylemek kâfidir.

Bilimle tanışması

Çocukluk çağlarında bile Goethe tabiata karşı büyük ilgi göstermiş, bitkileri incelemiş, elektrik ve mıknatıs üzerinde deneyler yapmıştı. Goethe’nin ilimlere karşı duyduğu ilgide simyanın da tesiri olmuştur.

Faust’ın ilk sahnelerinde de izlerini bırakmışa benzeyen simya ile Goethe genç yaşlarında alâkalanmışım Bu alâkayı onda uyandıran, Mile de Klettenberg (1723-74) olmuştur. Mile de Klettenberg’in şahsi bir kimya laboratuarı vardı. Goethe bu laboratuarda devamlı çalışmalar ve tecrübeler yapmış, fiziki ilimler ve laboratuvar tekniği ile ilk sistemli ünsiyetini (tanışıklığını) burada kazanmıştır. Fakat tahsili umumiyetle ona ilimle sistemli bir ünsiyet kazandıracak, onu ilmi uzmanlık yoluna götürecek mahiyette olmamıştır.

Goethe, kendi çağındaki pek mütenevvi (çeşitli) entelektüel yönelmelerin tesiri altında kalmış, bu tesirler yalnız onun şiirinde kendini göstermemiş, ilmi çalışmalarının ve entelektüel hayatının genel istikametleri üzerinde de müessir (etkili) olmuştur. Fransız materyalizmi ile temasa gelmiş, fakat bununla kendini tamamen tatmin edememiş, bu görüşleri kuru ve cansız bulmuştu. Paracelsus, van Helmont ve Swedenborg’un yazılarını okumuş, bunların mistisizme kaçan düşünceleri Goethe’yi daha çok sarmıştı. Alman tabiat felsefecileri arasında Goethe’nin mümtaz bir yeri vardır. Bu hususiyetini de, büyük ölçüde, Kant’ın tesirine borçludur.

Moritz-Oppenheim’ın-Mendelssohn-Goethe-için-çalıyor-adlı-tablosu,-1864.

Moritz Oppenheim’ın Mendelssohn Goethe için çalıyor adlı tablosu, 1864.

Goethe, Strasburg’da Herder ile tanışmış, bu arkadaşlık neticesinde bir taraftan tabiata karşı olan ilgisi, diğer taraftan da Spinoza’nın kendi üzerindeki tesiri artmıştır. Goethe’nin tabii ilimlere karşı duyduğu ilginin artmasında büyük bir amil (etken) de Weimar’da iken kendileri ile temas halinde bulunduğu Jena Üniversitesi profesörleri olmuştur.

Goethe’nin-bilimsel-faaliyeti

Goethe’nin bilimsel faaliyeti uzun ve devamlı oldu. Bitkiler, hayvanlar, mineraller, kayalar, ışık ve renkler gibi çeşitli konularda birçok dikkatli gözlemler ve deneyler yapmıştı.

Goethe’nin ilmi faaliyeti uzun ve devamlı olmuştur. Bitkiler, hayvanlar, mineraller, kayalar, ışık ve renkler gibi çeşitli konularda birçok dikkatli gözlemler ve deneyler yapmıştır. Işık ve renkler üzerindeki çalışmalarına bir dereceye kadar resim için yardımcı bilgi toplamak üzere başladığı görülüyor. Bu alandaki başarıları da, ilmi değer ve önem bakımından nispeten geri planda kalır. Hayvanlar ve bitkiler üzerindeki çalışmaları ise, doğrudan doğruya onun tabiata karşı duyduğu derin ilginin bir tezahürüdür (belirtisidir). Bu sahada orijinal ve değerli buluşları da daha çoktur.
Goethe kara kalem ve boya ile birçok tabiat resimleri yapmış, Yunan edebiyatına, mimari eserlerine ve heykellerine karşı büyük hayranlık duymuştu. Yunan sanat eserleri röprodüksiyonlarından mürekkep (oluşan) oldukça zengin bir şahsi koleksiyona da sahip bulunuyordu. Ayrıca gençlik çağından itibaren, renler, ışık ve gölge, renk karışımı ve tezatları üzerinde düşünmüş, incelemeler yapmış, ressam dostları ve hususiyle İtalyan ressamları ile bu konuda münakaşalara girmiş, umumiyetle bu konu üzerindeki bilgilerin noksan ve müphem (belirsiz, bulanık) olduğunu görmüştü.

Optik alanındaki çalışmaları

Rönesans sıralarında birçok ressamlar perspektif ile ilgilenmişler, resim için lüzumlu geometrik bilgileri tespit etmişlerdi. Goethe de, renkler üzerindeki çalışmaları ile bu güzel sanatlar branşına renk bakımından lüzumlu ana kaideleri bulmak emelinde idi. Bu alandaki çalışmaları bir gayeye erişmek için bir vasıta olarak başlamıştı. Çok geçmeden bu vasıta bir gaye haline gelmiş, renkler konusunu esaslı bir şekilde araştırabilmek için onun temellerine, optik konusuna girmek ihtiyacını hissetmişti. Fakat bu araştırmaları onu yalnız zamanının fizikçileri ile değil, o zamana kadar optikte bulunmuş bazı sonuçlarla da tezat halinde bulunan bir takım iddialara sevk etmiştir. Goethe’nin genel olarak optikte ve özel olarak renkler konusundaki çalışmaları onu birçok neticesiz münakaşalara girmek durumuna sokmuş, onun için büyük başarıdan fazla hayal kırıklığı doğurmuştur.

Goethe’nin optik alanında bazı yanılmalara saplanmasını, belki onun yaptığı tahsilin ilmi cephesinin ve hususiyle matematikteki bilgisinin noksanlığı ile izah edebiliriz. Işık ve renk konusundaki çalışmalarına şiirde en büyük başarılarını elde ettiği sıralarda, Roma’dan dönüşünde başlamış, bu konudaki çalışmaları içinde, en çok zaman ve enerjisini alan, optik konusu olmuştur. Bu konuda müteaddit (birçok) eserler de kaleme almıştır. Prizma ve diğer optik aletlerle deneyler tertiplemiş, bu deneylerde yaptığı gözlemleri sarih ve teferruatlı bir şekilde tespit etmiştir. Bununla beraber, bunlardan çıkardığı sonuçlar umumiyetle yanlıştır.

Fakat şunu da tasrih etmek (belirtmek) icap eder ki, saf ilim olarak optikte vardığı sonuçların birçoğunun yanlış olmasına rağmen, hususiyetle renkler konusunda birçok değerli müşahedeler (gözlemler) yapmış, problemler vazetmiştir. Ayrıca, bu konuyu yalnız fizik yönden değil, aynı zamanda psikolojik yönden de incelemiştir. Bu muğlâk problemlerin tatmin edici bir şekilde çözülmesi de o zamandan beri birçok fizikçilerin ve diğer ilim adamlarının uzun çalışmalarını gerektirmiş, bütün bu çalışmalara Goethe’nin araştırmaları güzel bir başlangıç teşkil etmiştir.
Optikteki ilk çalışmalarının sonuçlarını 1791’de çıkardığı Beitrage zur Optik adlı eserinde neşretmiştir. Umduğunun aksine olarak bu eser fizikçiler tarafından kayıtsızlıkla karşılaşınca, Goethe yeise (umutsuzluğa, hayal kırıklığına) düşmeyerek çalışmalarına devam etmiş, görüşlerine daha sıkı sıkıya bağlanmış, zamanla da, tenkide karşı çok hassas duruma girmiştir. Çağdaşları arasında renk konusunda kimsenin kendisi kadar bilgi sahibi olmadığını, bu yöndeki başarısı yanında şiirdeki başarılarının küçük kaldığını bile bir vesile ile ifade etmiştir. Optik alanında en önemli eseri olan Farbenlehre adlı kitabını 1809’da çıkarmıştır.

Goethe’nin renk teorisi

Goethe-2Goethe bir prizmadan odasının beyaz duvarına bakmış, Newton’un vardığı sonuçlara göre bir tayf belireceğini umarken duvarın beyaz olarak göründüğünü, yalnız duvarın koyu renkte cisimlerle sınırlandığı yerlerde renklerin belirdiğini, pencere istikametine döndüğü zaman da semanın olduğu gibi göründüğünü, yalnız pencere kenarlarında renklerin müşahede edildiğini, aynı şekilde, beyaz bir fon üzerinde bulunan siyah bir çizgiden renklerin meydana geldiğini tespit etmiş, bunun üzerine Newton teorisinin yanlış olduğuna karar vermiştir.

Deneylerine devam ederek siyah fona karşı duran beyaz bir diske bakmış, yalnız diskin kenarlarında renk bulunduğunu görmüş, aynı tecrübeyi beyaz bir fona karşı tutulan siyah bir diskle tekrarlamış, durumun yine aynı olduğunu tespit etmiştir.

Goethe-3

Goethe’nin Renk Teorisi (Farbenlehre) adlı kitabı ve çizdiği renk çemberi.

İşte bu gibi gözlemlerden Goethe beyaz ışığın bütün renkleri ihtiva ettiği iddiasının yanlış olduğu sonucuna varmış, renklerin aydınlıkla karanlığın karışmasından meydana geldiğine karar vermiştir. Bu görüşlerini desteklemek için de, yukarıda sayılan ve bunlara benzer diğer olgu bilgilerinden başka, aşağıdaki şekilde muhakemeler yürütmüştür. Renklerin hepsi de beyaz ışığa nazaran daha koyu olduğu halde bunların karışımının beyaz olması, yani hepsinden açık olması imkânsızdır: Mesela sarı ile mavi karıştırılınca, sarı kadar açık olmayan fakat mavi kadar da koyu olmayan bir yeşil elde edilir.

Diğer taraftan, Newton teorisine göre, beyaz renk diğer bütün renklerin bir araya gelmesinden meydana gelen bir karışımdır. Bunu akustikle kıyaslayacak olursak, bir müzik aletinde çıkarılması mümkün bütün sesler bir arada çıkarılsa bunların meydana getireceği ses, renklerden beyaza tekabül eder. Halbuki beyaz, duyumu en rahat olan, insana en tabii gelen renktir. Kulak karışık notaları tek seslerden pekâlâ ayırt edebilir. Hele bunlardan muayyen bazıları değil de hepsi bir arada olursa kulağı tırmalayıcı sesler meydana gelir. Aynı şeyi göz için düşünecek olursak, beyaz rengin diğer renklerin bir karışımı değil, onların en safı olduğunu düşünmek munis (uygun) ve makul görünür.

Daha birçok gözlemlerle teyit etmeye çalıştığı bu gibi düşünceler, Goethe’yi renklerin aydınlıkla karanlığın birbirlerine karşılıklı olarak yaptıkları tesirler neticesinde meydana geldiklerini, bunların karışımları olduklarını, prizmanın da aydınlıkla karanlığı birbiri üzerine kaydırmak suretiyle renklerin belirmesine yaradığını ileri sürmeye sevk etmiştir.

Newton beyaz ışığın prizmadan geçince renklere ayrıldığını, meydana gelen tayf ters yönde tutulan ikinci benzer prizmadan geçirilince beyaz ışığın yeniden meydana geldiğini göstermişti. İddiasının asıl kuvvetli dayanak noktası da iki taraflı olan bu basit tahkik (soruşturma) şekli idi. Goethe’nin aynı görüşü teyit edememesinin başlıca sebebi şudur: Meseleyi muğlâk hale getiren teferruattan sıyırabilmek için bu deneylerin pek dar bir ışık huzmesi ile yapılması gerekir. Geniş bir satıhtan meydana gelen tayflarda renkler birbirleriyle karışarak yeniden beyaz ışığın meydana gelmesine sebep olurlar. Bu gibi deneylerde oldukça saf bir tayfı ancak ışık veren sathın sınırlarından, kenarlarından elde etmek mümkündür. Goethe ise gözlemlerini böyle geniş satıhlardan gelen ışıklar üzerinde yapmıştır.

Goethe’nin çağdaşı olan ve eserlerini okuyan bazı fizikçiler, onun deneylerinin Newton fiziği ışığı altında nasıl izah edilebileceğini, onun hangi noktalarda yanıldığını ona anlatmak istediler. Fakat Goethe bunlardan gereği gibi faydalanmayı bilmedi. Diğer taraftan da, Newton’un tayf teorisinden nefret eden Schelling, Goethe’nin iddialarını kendi görüşleri ile daha ahenkli bulduğundan, onu ilmi Newton’un tayf teorisinden kurtaran bir kahraman olarak alkışladı ve yazılarıyla onu destekledi. Bunlardan da cesaret alan Goethe, kendi görüşlerine daha sıkı sıkıya sarıldı; Newton’un tayf teorisi yerine geçecek yeni bir renk teorisi kurmak hususundaki azmi kuvvetlendi. Bu çalışmalarının neticesi, yukarıda bahsi geçen Farbenlehre adlı eseridir. Diğer taraftan da Newton’un Optik adlı eserini baştan aşağı okuyarak onu ilmi olmaktan fazla polemik bir zihniyetle tenkit etti. Ortaya attığı renkler teorisini çağdaşı olan fizikçiler uzun uzadıya tenkide tenezzül etmeyince, Goethe Fransız Akademisine başvurdu. Fakat görüşleri üzerinde hüküm verilmesi hususundaki bu isteği akademi tarafından yerine getirilmedi. Yetkili ilim adamlarının açık bir hüküm vermekten kaçınmaları üzerine Goethe kendi görüşlerine büsbütün, hatta inatla ve ömrünün sonuna kadar bağlı kaldı.

Anlaşıldığına göre, Goethe, optik alanındaki fikirlerinin ilim alemince nihayet takdir edileceği ümidini taşıyordu. Doğumunun sekseninci yıldönümünün kutlanması münasebetiyle Weimar’da seçkin bir sanatkâr, edebiyatçı ve bilgin kütlesi toplanmış bulunuyordu. Modern sosyoloji ilminin kurucularından, o zaman otuz üç yaşlarında olan matematikçi ve istatistikçi Qoetelet (1796-1874) de bunlar arasında idi. Goethe, Quetelet’ye optikteki çalışmalarından bahsetmiş, ona optik aletler koleksiyonunu göstermiş ve bir ara Qoetelet’ye şöyle demiştir: “Şair olarak önümdeki yol açıktır; orada emniyetle yürüyebilirim. Fizikçi olarak durumum böyle değil fakat bu alandaki araştırmalarım hakkındaki fikir ve kanaatler birçok değişmelere uğrayabilir.”

Goethe’nin optikteki en büyük başarısı birçok olgu bilgisi biriktirmesi bakımından olmuştur. Renk konusunu tamamen ilmi bir problem olarak ele almayıp onun münferit olgularıyla ilgilenen ressamlar Goethe’nin Farbenlehre’sine karşı büyük ilgi göstermişler, ondan çok faydalanmışlardır. Bugün de bu eseri okununca içinde yanlış sonuçlara rağmen, Goethe’nin gözlemlere başvurma ve bunlara sadakatle bağlı kalma zihniyetini takdir etmemek imkânsızdır. Bununla beraber şüphesiz ki Goethe kendi çağının büyük fizikçileri arasında sayılabilecek bir durumda olmaktan uzaktır. Goethe’nin zamanında optik alanında büyük ilerlemeler kayıt edilmekte idi; onu çağdaşları olan mesela Fresnel, Wollaston, Young ve Brewster gibi optik alanında çalışmış fizikçilerle kıyaslamak pek mümkün değildir.

Biraz sonra söz konusu edileceği gibi, Goethe’nin tabii ilimlerdeki başarısı optikteki başarısından daha önemli olmuştur. Halbuki Goethe, bütün çeşitli ilmi çalışmaları içinde, renkler teorisinin en yüksek ilmi değeri taşıdığı kanaatinde idi. Goethe’yi bu düşüncesinde bir bakıma haklı görmek icap eder. Hususiyle fizyolojik optik ve sübjektif renk idraki konularında renk karışımı, renk tezatları, tali renkler ve psikolojik ve fizyolojik optik olaylarında teferruatlı ve dakik gözlemler yapmış, bu araştırmalarında ilmi zihniyetin ve ilmi metodun güzel örneklerini vermiş, orijinalite göstermiş ve hususiyetle çağdaşları arasında bu konular üzerine kuvvetli bir ilgi çekmek suretiyle bu alanlardaki çalışmaları hızlandırmak bakımından faydalı bir rol oynamıştır.

Farbenlehre’den-(Renk-Teorisi)-bazı-çizimler

Farbenlehre’den (Renk Teorisi) bazı çizimler

Biyoloji alanındaki çalışmaları

Goethe’nin-The-Mother-of-All-Plants-adlı-çizimi.

Goethe’nin The Mother of All Plants adlı çizimi.

Goethe’nin biyoloji ile ilgisi, gençliğinin erken çağlarında ve daha fazla osteoloji konusunda, yani kemiklerin incelenmesiyle başlamıştır. Goethe anatomist Lavater’in yanında çalışmış, hocasının 1776 yılında çıkan Physiognomische Fragmente adlı eserinin hazırlanmasında ona bazı yardımlar da etmişti. Goethe’nin botaniğe karşı olan ilgisi, onun Weimar’da yerleşmesi ile başlamıştır. Goethe Weimar sarayı civarındaki bahçe ve ormanları çok sevmiş, Karl August da onun dukalığa ait güzel ve sakin bahçelerdeki Gartenhaus’ta yerleşmesine müsaade etmişti. Goethe birçok yazılarını burada yazmış, tabiatla baş başa kalarak bitkiler üzerindeki sürekli çalışmalarına ilk olarak burada koyulmuştur. Burada Goethe ilkin yosunlar, mantarlar ve algler üzerinde incelemeler yapmış sonra da çalışmalarını hususiyle çiçekli bitkilerin, tohumun rüşeymlenmesi ile başlayıp çiçek açma ile sona eren hayat devreleri üzerinde teksif etmiştir (yoğunlaştırmıştır). Goethe, çağdaşı ünlü biyolog Linneus’un eserlerini Weimar’da iken okumuş, canlılar üzerindeki bilgisini bu suretle büyük ölçüde artırmıştır. Fakat çok spekülatif de olsalar orijinal bir şekilde düşünebilmesini sağlamış olan faaliyetlerini tam olarak şekillendirmesi, Goethe’nin İtalya seyahatinden sonrasına rastlar. İtalya’da zengin bir bitki hayatı ile karşılaşmış, bitkilerin bu yeni muhite nasıl intibak etmiş oldukları üzerinde müşahedeler yapmak fırsatını bulmuştur.

Goethe, biyoloji alanındaki nazari (kuramsal) düşüncelerini 1795 yılında yazdığı, fakat o zaman yayımlamadığı Erster Entwarf einer allgemeinen einleitung in die vergleichende Anatomie adlı eserinde açıklamıştır. Burada tabii ilimlerin kıyaslama usulüne dayandığını prensip olarak vaz ediyor, canlılarda görülen bütün anatomik vasıfların “ide”lere, yani ideal ve standart örneklere, tiplere irca edilebileceğini ileri sürüyor. Goethe bu ideal örnekler, bu prototipler üzerinde tafsilâtlı (ayrıntılı) olarak durmuyor. Fakat Goethe’nin bu yazısı, bir biyolog sıfatı ile onun metodunu, ilmi araştırma ve tefekkür (düşünce, düşünme) istikametini genel olarak meydana koymuş oluyor. Canlıların çeşitli türlerinde ve cinslerinde rastlanan farklar üzerinde durmaktan fazla, Goethe’nin, sentetik bir metotla, esas benzerlikler üzerinde durarak farkları geri plana süren, tali teferruatı bir yana bırakarak birleştirici vasıfları tebarüz ettiren (belirleyen) bir zihni, bir araştırma ve düşünme temayülü (eğilimi) olduğunu görüyoruz. Nitekim, Goethe’nin orijinal ilmî çalışmalarında, yaratıcı düşüncesinde, bu özellik pek bariz olarak kendini göstermektedir. Bu suretle Goethe olguları müşahede ve kaydetmek ve ilmi materyal toplamakla kalmamış, bunları birbirleriyle verimli bir şekilde kıyaslamaya ve aralarında münasebetler kurmaya da bu sayede muvaffak olmuştur.

Romantik tabiat felsefecisi

Yukarıda anılan genel hipotezi kendi zihninde tamamen şekillendirmeden önce bile, Goethe, yaptığı bütün müşahedeleri bu hipotez gereğince birbirlerine bağlamaya çalışmıştır. Bu sebeple araştırmalarında ekseriyetle mukayeseli anatomi çeşnisi sezilmektedir. Mukayeseli anatomi Goethe zamanında henüz emekleme çağında idi. Başlıca temsilcileri de Buffon, Daubenton ve Camper’di. Fakat Goethe’nin genel hipotezini, bu anatomistlerden fazla, özel olarak Herder’in ve genel olarak Kant’ın fikirlerine yaklaştırmak, onların düşüncesine benzetmek belki daha doğru olur.

Goethe,-Kant’ın-etkisi-altında-bulunan-doğa-felsefenin-en-önemli

Goethe, Kant’ın etkisi altında bulunan doğa felsefenin en önemli
temsilcilerinden biri idi.

Bir bakıma, Goethe’nin hakiki bir tabiat ilimleri mensubu olmaktan fazla romantik bir tabiat felsefecisi olduğunu söyleyebiliriz. Tabiat ilimleri üzerindeki eserleri taranarak onların daha yüksek ilmi değerde olan kısımları derlenip bir yana ayrılınca, Goethe’nin tabii ilimlerdeki başarısının büyük olduğu görülür; onun bir müspet ilim adamı hüviyetine tamamen sahip olduğu intibaı uyanır. Fakat Goethe böyle bir derlemeyi şahsen yapmamıştır. Bu konular üzerine yazdığı yazıların heyeti umumiyesi (genel durumu) ise, hususiyle pek spekülatif kalan bazı teferruat bakımından, onun biyolojisindeki başarısının değerini muhakkak ki düşürmektedir.

Goethe, Kant’ın tesiri altında bulunan Naturphilosphie’nin en önemli temsilcilerinden biri idi. Tabii ilimlerdeki çalışmalarında hüküm süren zihniyet ve temayülün de, çağındaki tabiat felsefesi gibi, tabiatı bir bütün olarak görmek, felsefi görüşle ilmi görüşü telif edip, birleştirmek olduğunu görüyoruz. İlmi ilerlemenin hızlandırılması bakımından bu gibi görüşlere saplanmanın bazı bakımlardan mahzurları görülebileceği gibi, muayyen şartlar içinde bunlar ilmi bir ihtiyaca cevap teşkil ederler ve ilmi ilerlemede büyük hamleler yapılmasını sağlayabilirler.

On yedinci asırdan itibaren hayvan tasniflerinin genel olarak anatomik özelliklere dayanmaya başladığına şahit oluyoruz. Bu temayülde, anatomik yapının bir nizama uygun olarak tezahür ettiği fikri zımni olarak mevcuttu. Fakat keşif yolları çok ve çeşitlidir; bir ilim dalında zımni ve müphem olarak mevcut bulunan bir fikir veya prensibin sırf sarih bir şekilde ifade edilme safhasına erişmesi, bazen hayrete değer derecede uzun çalışma ve emeğe ihtiyaç gösteriyor. İşte Goethe’nin bize şimdi biraz fazla hayali görünen bu nazari düşünceleri, hayvanların anatomik bünyelerinin birbirleriyle gösterdikleri benzerliğin ilk açık ifade şekillerinden biri, belki de Aristo’dan beri geçen uzun zaman fasılasından sonra, ilkidir. Diğer taraftan, Goethe, tabiat ilimleri alanındaki araştırmalarını, tabiata karşı duyduğu derin bağlılık ve hayranlığa dayanan kuvvetli bir ilmi tecessüsün tesiri altında yapıyordu.

Bu bakımdan çağdaşı olan diğer bazı tabiat felsefecileri gibi umumi görüşlerinin ve bunların gerektirdiği özel metotların sınırları içinde tamamen mahpus kalmaktan kendini kurtarabilmiş olduğunu görüyoruz. Goethe’nin, güzel, dikkatli ve sabırlı gözlemleri çoktur. Bunlar arasında kurduğu birçok münasebetler de ilmi bakımdan oldukça yüksek değer taşımaktadır.

Yukarıda bahsi geçen umumi görüşleri ile ilgili olarak Goethe “morfoloji” kelimesini icat etmiş ve ilk defa olarak anatomik bir terim şeklinde kullanmıştır. O bu kelimeyi kendi spekülatif düşüncelerinin çerçevesi içinde “şekil bilgisi” manasında ve şimdiki kullanışından oldukça farklı olarak kullanmıştı. Mamafih o zamandan beri manasını değiştirmiş de olsa, bu kelime menşeini Goethe’ye borçludur. Pek kullanışlı olan bu terim, ilmi vokabülerde şair ve ilim adamı Goethe’nin hatırasını taşımaktadır.

İntermaksilla kemiği ve orangutan tartışması

Goethe-4

Goethe, intermaksilla kemiğinin insanda da bulunduğunu göstermiş, çeşitli hayvan iskeletlerini bu bakımdan incelemişti. Rus ressam Dmitrievich Ezuchevsky’nin bunu konu alan tablosu.

Goethe’nin Weimar’daki ilk önemli biyolojik çalışmalarından biri maksilla kemiği üzerinde yaptığı mukayeseli araştırmalar olmuştur. Üst çene kemiğinin sağ ve sol parçaları olan maksilla kemikleri, insan müstesna olmak üzere diğer bütün memeli hayvanlarda açıkça görülecek bir şekilde ikişer parçadan teşekkül eder. Yani maksillanın ön parçası olan intermaksilla insandan başka bütün diğer memelilerde bariz olarak görülmektedir. Hakikatte insanda da durum aslında aynıdır. Fakat insanda maksillanın bu iki parçası birbirine tamamen kaynamıştır; kâhillerde (erişkinlerde) bu kemikleri birleştiren derzler (sutura) (eklemsel bağlantı) tamamen silinmiş ve kaybolmuş vaziyette bulunurlar. İşte Goethe bu mesele üzerinde araştırmalar yapmış, bu derzlerin insanda da mevcut olduğunu müşahede etmiş, meseleyi geniş bir çerçeve içinde ve çeşitli yönlerden teferruatlı bir şekilde ele alarak muhtelif memeli hayvanlar arasında bu bakımdan kıyaslamalar yapmış, mesela bu kemiğin, hayvanın beslenme şartlarına ve dişlerin cesametine (büyüklüğüne) tabi olarak değişiklikler gösterdiğini tespit etmiştir. Fakat Goethe’nin bu araştırmalarını daha sarih olarak değerlendirebilmek için bu meseleyi biraz daha tafsilatlı olarak ele almak lazım geliyor.

On sekizinci asrın ikinci yarısında insanla maymun arasındaki münasebet hakkında bilginler arasında münakaşalar oluyordu. Fransız materyalistlerinden La Mettrie, orangutanın bir nevi insan olduğunu ve bu hayvanın medenileştirilmesinin mümkün olması gerektiğini ileri sürmüş, bu fikir hususiyle dindar çevrelerce çok fena karşılanmıştı. Camper ise orangutan üzerinde yaptığı anatomik araştırmalara dayanarak, orangutanın insan sayılamayacağı tezini destekliyordu. Goethe de bu münakaşalara karışmış, bu meselede materyalistlerin tarafını tutmuş, onların tezini, yaptığı anatomik araştırmalar yardımıyla ispata çalışan bir eser de yazarak Camper’e göndermiştir. Camper orangutanın yüz iskeleti üzerinde burun boşluğundan başlayarak yan taraflarda, dişlere kadar uzanan iki derz bulunduğuna ve maymunlarla diğer memeli hayvanların aksine olarak bu derzlerin insanda mevcut olmadığına dikkati çekmişti. Bu konuya temas eden Goethe, sözü geçen derzde nihayetlenen intermaksilla kemiğinin insanda da bulunduğunu göstermiş, çeşitli hayvan iskeletlerini bu bakımdan incelemiş, üst çenelerinde aynı kemiğe sahip olan diğer hayvanlar üzerinde yukarıda bahsi geçen dikkatli ve tafsilatlı bir etüt yapmıştı. Bu incelemelerinde Goethe, bu kemiğin bazı memelilerde mevcut olduğunu ilk defa olarak tespit etmiş ve keşfetmiş bulunuyordu. Goethe, bastırmadığı bu yazısını Camper’e 1874’de gönderdi. Camper ona nezaketle cevap verdi ve hususiyle denizaygırı üzerindeki çalışmalarını övdü. Bu kemiğin aslında insanda da mevcut olduğu meselesine gelince, Camper bu noktayı mesküt (değinmeden) geçti.

Gerçekten, Goethe’nin bu eserinde ilim aleminin dikkatine ilk defa olarak sunulan orijinal buluşlar vardı. Fakat Goethe, insanda yaptığı araştırmalara asıl büyük önem vermekte haklı değildi. Çünkü, vakıa o zamanki bazı kitaplar bu meseleye kusurlu olarak temas ediyorlardı; Fakat intermaksilla kemiğinin insanda aslında mevcut bulunduğu ve embriyon safhasında bariz olarak müşahade edilebildiği, Vesalius (1514-1561) zamanından beri bilinmekte idi. İtalyan biyoloğu Fallopio bu keşfi 1561’de yapmış, 1780’de de Vicq d’Azyr yeni araştırmaları ile bu müşahedeyi teyit etmişti. Yalnız, diğer bazı çağdaşları gibi Goethe’nin de bundan haberi yoktu. Yani bu keşfi geç kalmış fakat müstakil olarak yapılmış bir keşifti. Diğer taraftan da, İntermaksilla’nın aslında insanda mevcudiyetini ileri sürmekle, Camper’in orangutanla insan arasında bulunduğuna işaret ettiği fark ortadan kalkmış olmuyordu. Fakat Goethe, İntermaksilla’nın insanda sonradan maksillanın diğer parçası ile kaynayarak kaybolmasını, insanı maymuna yaklaştıran ve bağlayan bir vasıf olarak kabul ediyordu. Bu meselede Amerikalı Joseph Leidy (1823-91) gibi bazı diğer tabiyeciler de Goethe’nin fikrine iştirak etmişlerdir. Goethe intermaksilla kemiğinin insanda da mevcut olması meselesine 1822’de tekrar dönerek yeni araştırmalarla bu konu üzerindeki bilgiyi zenginleştirdi.

Kafatasının vertabral kökeni hipotezi

Goethe-5

Goethe’nin biyoloji ile ilgili olarak ileri sürdüğü enteresan bir hipotez, kafatasının başkalaşmış parçalardan meydana geldiği idi.

Goethe’nin biyoloji ile ilgili olarak ileri sürdüğü enteresan bir hipotez, kafatasının istihaleye uğramış fıkralardan (başkalaşmış parçalardan) meydana geldiği, yani “kafatasının vertebral menşei” hipotezidir. Fakat bu nokta etrafında da işi karıştıran bazı tali teferruat var. Söylendiğine göre İtalya seyahati sırasında, yani 1786-87’de Venedik yakınında bir mezarlıkta dolaşırken uzunlamasına kesilmiş olan bir koç kafatası kemiği kesiti Goethe’nin dikkatini çekmiş, bunun üzerinde düşünmeye koyulmuş, sfenoidin ön kısmı ile etmoid arasındaki bağlılık vaziyetine bakarak kafatasının üç fıkranın istihalesinden meydana geldiği fikri onda bu suretle doğmuştur.

Goethe bu fikrini uzun süre yayımlamayarak bırakmış, Swabia’lı anatomist Lorenz Oken 1806’da bir eser yayımlayarak aynı hipotezi daha tafsilatlı bir şekilde ortaya atmıştır. Goethe’nin böyle bir görüşü resmen ileri sürmesi ise Oken’inkinden on sene sonrasına rastlamaktadır. Diğer taraftan Oken, bu fikrini Goethe ile yaptığı hususi bir konuşma sırasında ona söylemiş olduğunu iddia etmiş, fakat Goethe, Oken’in bu iddiasını katiyetle reddetmiştir. Bu münakaşalı mesele üzerinde kesin bir hüküm vermek imkânsızdır. Bu hipotezi ilkin Goethe’nin müphem bir şekilde düşünmüş olduğunu kabul edebiliriz. Fakat esasen meseleyi resmen Goethe’den on yıl önce ilan etmiş olan Oken, bu fikri daha sarih ve teferruatlı olarak ileri sürmüştür.

Kafatasının vertabral menşei hipotezinin ilmi değeri, daha fazla zengin bir muhayyile mahsulü (imgelem/hayal ürünü) olmasındandır. Mamafih, tarihi rolü oldukça büyük olmuştur. Hususiyle Oken’in eserinin çıkmasından sonra meseleye Goethe de daha büyük bir önem vermiştir. Bununla yakından ilgili Kafatası-üzerine-araştırmalar-yapan-Goethe-ile-F.-Schillerolan segmentasyon hipotezi ile birlikte, bu hipotez ilim adamları arasında büyük alaka ile karşılanmış, von Baer, Johannes Müller, Richard Owen gibi biyologların düşünmeleri üzerinde gerek müspet, gerek menfi istikametlerde müessir olmuş, 1848’de T. H. Huxley, daha sonra da başka bilginler tarafından sistemli tenkitlere uğramış, bu tenkitler neticesinde ve hususiyle embriyolojik çalışmaların ışığı altında nihayet terk edilmiştir. Biyolojideki “analoji” ve “homoloji” mefhumlarının (kavramlarının) meydana çıkıp sarahat (açıklık) kazanmasında bu hipotezlerin rolü olduğu ileri sürülebilir.

Botanik çalışmaları

Goethe, botanik üzerinde yazdığı Versuch die Metamorphose der Pflanzen zu erklaren adlı eserini 1790’da yayımlamıştır. Bu eser umumiyetle onun tabii ilimler alanındaki en önemli başarısı olarak kabul edilmektedir. Aynı eseri sonradan Die Matamorphose der Pflanzen adı altında yeniden çıkarmıştır. Eserin tezi bitkilerin bütün kısımlarının “esas yaprak” diyebileceğimiz yapraktan, yani bu yaprağın muhtelif şekillerinden ibaret olduğu iddiasıdır. Mesela bildiğimiz yeşil yapraklar, pateller (taç yaprakları), dişi ve erkek organlar, şepaller (çanak yaprakları), vs. gibi kısımlar hep esas yaprağın çeşitli tezahürleridir. Bundan başka bitkilerde, bu esas yaprağın belirli ve muayyen istikamette istihaleleri meydana gelir ve bu istihaleler serisi, bitkinin ömründeki gelişme safhalarından mürekkeb olan (oluşan) hayat devresidir. Bu istihale serisi embriyondan başlayarak bitkinin tamamen kemale gelmiş şekilde, yani kotiledonların meydana çıkmasından başlayarak meyve içi ve meyve dışının teşekkül etmesi ile sona erer. Esas yaprağın bu iki münteha (sonuç) arasındaki diğer başlıca istihale safhaları şunlardır: gövdenin ilk şeklini temsil eden yaprakların zuhuru; bildiğimiz yeşil yaprakların, çanağın, tacın, erkek ve dişi organların ve teferruatının teşekkülü; sonra da muhtelif kısımları ile meyvenin meydana gelmesi.

Andre-Masson’un-Goethe-or-The-Metamorphosis-of-Plants

Andre Masson’un Goethe or The Metamorphosis of Plants (1940) adlı eseri.

Çeşitli yaprak şekilleri arasındaki farkları Goethe muhtelif yönlerden açıklamaya çalışıyor. Fasulye ve bakla gibi bitkilerdeki meyve dışını (gılaf), kendi üzerine katlanmış bir yaprak olarak kabul ediyor. Bir bitki neslinin gelişmesinin en yüksek noktasını temsil etmeleri ve yeni bir neslin meydana gelmeye başlamasını mümkün kılmaları bakımından, Goethe, erkek ve dişi organları esas yaprağın en mükemmel şekli olarak kabul ediyor. Şimdiye kadar bahsi geçen istihale tarzı “normal” veya “müterakki” (ilerlemiş) istihaleyi temsil ediyor. Goethe, bunun ters istikametinde, yani “anormal” istihale şeklindeki kısmı istihalelerin de mümkün olduğuna işaret etmiştir. Mesela erkek organları çanak şekline giren acayip çiçeklere işaret etmiştir.

Goethe’nin-bitki-koleksiyonundan-örnekler-2Bitkilerin muhtelif kısımlarının istihaleye uğramış yaprak şekilleri olduğu fikrine, müphem bir şekilde olmak üzere, ilk olarak Joachim Jung (1587-1657) ile Andrea Cesalpino’da (1519-1603) rastlanır. Sonradan C. F. Wolff (1738-94) aynı görüşü daha teferruatlı olarak ortaya atmış, çeşitli yaprak şekillerinin, yani bitkilerin muhtelif kısımlarının, yeşil yaprakların inkişafına (gelişimine) benzer müşterek bir gelişme vetiresi (süreci) gösterdiklerini iddia etmişti. Linneus da, Goethe’nin okuduğu Philosophia Botanica adlı eserinde, bu konu üzerinde tafsilat vermiş bulunuyordu. Goethe aynı tezi ele alarak bunun üzerinde daha fazla işlenmiş, bazen tamamıyla ilmi denemeyecek bazı tafsilatla da bu iddiayı zenginleştirmiştir. Goethe, çağdaşları tarafından umumiyetle büyük bir biyolog olarak kabul edilmiş, olgun yaşlarında bütün eserlerinin yayımlanmasına önem verilmiş, biyoloji alanındaki çalışmalar üzerinde kuvvetle müessir olmuştur. 1830’da Cuvier ile Geoffroy Saint-Hilaire arasında başlayarak yıllarca, hatta bunların ölümünden sonra da uzun zaman için devam eden ve hayvanların anatomisinde görülen benzerlik meselesi ile ilgili olan hararetli tartışmalara Goethe de iştirak etmiş, burada Geoffry Saint Hilarie’in tarafını tutmuştur. Goethe, sonradan rakip bir ilmi temayül olarak bariz bir şekilde beliren tabii ilimler cereyanına karşı tabii felsefe cereyanının bir mümessili (temsilcisi) ve müdafisi olarak kendini gösteriyor. Mamafih, tabii felsefe cereyanı ile birlikte onun temsilcilerinin de aşağı görülmeye başladığı ve itibardan düştüğü zaman da, Goethe, tabii ilimlerdeki itibarlı mevkiini muhafaza etmiştir. Haeckel (1834-1919) gibi bazı ünlü bilginler Goethe’yi evrim teorisini hazırlayanlar arasında göstermek istemişlerdir. Bu gibi iddialar meselenin hangi cephelerden ele alındığına ve yapılan tefsir (yorum) ve manalandırmalardaki şumül (kapsam) derecesine bağlıdır. Gerçekten, evrim teorisinin meydana çıkmasını sağlayan cereyanlardan bazıları üzerinde Goethe’nin kuvvetle müessir olduğu iddia edilebilir.

Yukarıda sözü geçen Quetelet matematikteki istatistik metodunun sosyal ilimlere tatbikinin ilk denemelerini başarılı olarak yapmış bir ilim adamıdır. Bu maksat için “vasati insan” mefhumunu ortaya koymuş sosyolojinin matematikleşmesinin yolunu açmaya ve ilk misallerini vermeye bu suretle muvaffak olmuştur. Quetelet’nin “vasati insan”ının Goethe’nin yukarıda söz konusu edilen ideal tip veya prototip fikrinden mülhem olduğu (esinlendiği) iddiası, cazip bir tez olarak ileri sürülmüş bulunuyor. Demek ki bu suretle, uzak ve vasıtalı bir şekilde olmuş olsa bile, Goethe’nin sosyoloji üzerindeki önemli bir tesiri bahis mevzuu olmuş oluyor.

Aydın Sayılı

BAŞVURULAN ESERLER
1) E. Gerland, Geschichle det Physik, 1914.
2) Wilhelm Ostwald, Einfühtung in die Fatbenlehte, 1919.
3) Charles Singer, The Hisloty of Living Things, 1931.
4) A.Collard, “Goethe et Quetlet”, Isis, cilt 20, 1934, s.42635.
5) Eric Nordenskiold, The Hisloty of Biology, 1936.
6) Charles J. Engard, “Poelic Scienlisl”, The Scienh’fic Monlhly, Cilt 68, No. 5, Mayıs 1949, s.305-309.

 

 

Kategoriler
Bilim
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular