Savaşın ve Barışın Üslerinde

Sadece 100 kilometre içinde, savaşın ortasında da olabilirsiniz, barışın kucağında da. Ne olursa olsun barış, ‘vatan’ özlemini gidermez elbette, sadece iyi yaşam şartları sunabilir. suriye’deki savaştan kaçıp antakya ve...

Sadece 100 kilometre içinde, savaşın ortasında da olabilirsiniz, barışın kucağında da.

Ne olursa olsun barış, ‘vatan’ özlemini gidermez elbette, sadece iyi yaşam şartları sunabilir. suriye’deki savaştan kaçıp antakya ve gaziantep’teki kamplara sığınanlar için de öyle. çamaşırhaneleri, çay ocakları, berberleri, eczaneleri ile hayat sürse de, akılları evlerinde. gözlerinde savaşın yorgunluğu, vatan hasretinin ağırlığı var. iki kampa girdik, izlenimlerimizi derledik.

Savaşın ve barışın üslerinde

Günün sonu, gece uçağı… Antakya’ya gidiyoruz. Bir taraftan Dışişleri Bakanlığı’ndan iki farklı çadırkente giriş izni almış olmanın sevinci, diğer taraftan çok merak ettiğim Apaydın Kampı için aynı izni alamamış olmanın hayal kırıklığı…

İlk defa bir çadırkent göreceğim; merak ve heyecan içindeyim. Yazacağım haberden tutun, zihnimdeki yargılara varana kadar her şeye taklalar attırıyorum. Yol arkadaşım, deneyimli foto muhabirlerden Çağrı Kılıççı. Yeni tanıştık ama iyi iş çıkacağını baştan biliyorum. Yine de gördüğüm her kareyi, kadrajına taşıma sürprizinden henüz haberim yok.
Otele, gece yarısı gelebiliyoruz. Sabah bize rehberlik edecek Mehmet Bey ile Uzun Çarşı’yı geziyoruz. Hafta sonu sabahının erken saatleri olduğundan ortada pek kimse yok. Esnaf işlerin azaldığından dem vuruyor, biz sordukça. Malum, Antakya sınır ticaretinden beslenen bir ekonomiye sahip. Ama Suriye’de olaylar patlak verdiğinden bu yana, kaçak çay, pirinç gibi esnafın çok sattığı ürünler Türkiye’ye gelemiyor. Kısacası talep var, arz yok.

Dakika bir, gol bir: Keseb’e bomba yağıyor

Kısa bir şehir gezisinin ardından öğlen saatlerinde bize tercümanlık edecek Zübeyr Bey ile buluşup Yayladağı’nın yolunu tutuyoruz. Yayladağı I Konaklama Tesisleri kapısında, içeri girebilmek için, Dışişleri’nin bizi yönlendirdiği yetkiliyi bekliyoruz. O sırada 15 kilometre mesafedeki sınır kenti Keseb bombalanıyor. Kim bilir kaçının ailesi, sevdikleri Keseb’de?
Kapıda beklerken, bir grup Suriyeli ile de sohbet ediyoruz. Kucağında bebeği olan genç delikanlının boynunda, yaklaşık 10-15 santimetre uzunluğundaki iki dikiş dikkatimizi çekiyor; soruyoruz. Kucağında bebeğiyle evinden çıkarken, bir şarapnel, iki mermi boynuna isabet etmiş. Zehirli kimyasal içeren mermiler deriyi söküp attığından ‘pens’ ile tutturmuşlar açık yarayı. Şimdi bebeğiyle beraber, çarşıya gidiyor.

Suriyelilerin kamplara giriş çıkışı, yetkililerden alınacak izne tabi. Ciddi bir imza prosedürü var. Ancak gençlerin bir kısmı, “Gidip çatışıp geliyoruz, sonra tekrar gidiyoruz” diyor. Sınırları kontrol etmek güç.

Bakanlık adına çadırkentte görev yapanlar, mutlaka Arapça biliyor. Hatta Suriyelilerin muhafazakâr-dindar yapıları göz önüne alınarak ilahiyat görevlileri vazifelendirilmiş. Epey yerinde bir seçim olduğunu konuşuyoruz aramızda. Zira bu kadar kalabalık ortamlarda, hele ki böyle gerginlikler içinde, Suriyelileri ancak hassasiyetlerini anlayan birileri zapt edebilir.

Can havlinden normalleşmeye doğru

Çadırkentlerde, Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi (AFAD) ve Kızılay örnek bir hizmet anlayışı sergiliyor. Uzun süredir kamplara yerleşmiş olan Suriyeliler de düzen kurmaya çalışıyor.
Çadırların arasında dolaşırken, ilginç manzaralarla karşılaşıyoruz. Huylu huyundan vazgeçmiyor, Ortadoğu insanı elinden çayı eksik etmiyor. Fincansızlıktan minik kavanozlarda kahvelerini içen tiryaki gençler bizi gülümsetiyor.

Dolaştıkça ‘çadır-bakkal’lara rastlıyoruz. Bunlarla sanki özellikle çocuklar düşünülmüş gibi. Ufaklıklar gofretlerini keyifle yiyor. Hatta bir ellerinde gofret tutarken, diğer elleriyle barış işareti yapıyorlar bize. Yediden yetmişe direnişin izleri her yerde görülüyor.

Kadınların bir bölümü dışında kimsenin fotoğraflanmaktan kaçındığını söyleyemem. Hatta selam verdiğimiz hemen herkes bizi çadırına çay içmeye davet ediyor, Suriye’yi anlatmak, çadır hayatını göstermek istiyor.

Çadırkentlerin asıl çilekeşleri: Kadınlar

Çıplak gözle görünenler, konuştuklarımız, gelenekler, teamüller… Hepsi en çok kadınların zorlandığını ortaya koyuyor. Sığınacak yerleri olduğu için şükreden kadınlar, mutfak ve banyo konusunda zorlanıyor. Neticede bu iş bir haftalık kamp kurmaya benzemiyor. Bulaşığı var, çamaşırı var. Tüm çadırlara buzdolabı konulmuş. Bazı kamplarda, üç öğün hazır yemek dağıtılıyor, bazılarında kuru gıda; istediklerini pişirebilsinler diye.

Çadırkentlerdeki anneler, tüm anneler gibi en çok evlatlarını dert ediyorlar. Kimisi çadırkente geldikten sonra anne olmuş. Çadırların arasında beşikler, salıncaklar kurulu.
Ve çocuklar… Tanrım, binlerce insanın kaldığı bu çadırkentlerde çocukların hepsi mi bu kadar güzel olur? Upuzun kirpiklerin çevrelediği kocaman, iri gözler; kimi bal rengi, kimi siyah, kimi yeşil. Çağrı’nın dikkatini çekmek için olmadık şeyler yapıyor çocuklar. Ne pozlar veriliyor, ne komik hallere giriliyor.

Kimisinde ciddi bir özgüven ve vakar hissediliyor. Aslında 10 yaşında ancak varlar. Bir ara iki küçük ‘prenses’ yanıma geliyor, tokalaşıp Arapça kendilerini tanıtıyorlar. Bildiğim birkaç Arapça cümleyle ben de kendimi tanıtıyorum onlara, nasıl da sevinip sarılıyorlar. Kalpler karşılıklı fethediliyor o anda.

Yaşasın Tekel tesisleri

Çadırkentlerin bir kısmı, eski Tekel tesislerinin arazilerinde kurulu. Tesis binaları hizmetleri kolaylaştırıyor. Kimi kampta klinik olarak, kimi kampta sosyal hizmet binası olarak kullanılıyor. Kreş, aile danışma, eczane, berber, kuaför, çamaşırhane gibi ihtiyaçlar tesisin kapalı alanlarında konumlandırılmış. Döviz bozabilmeleri için masalar kurulu. Suriyelilerin bir kısmı da müsait olan çadırlarda tezgâh açmış, kaçak sigara gibi ürünler satıyor.

Bizi en çok gülümseten olaylardan birini, çamaşırhanede yaşadık. Bazı kamplarda belirli aralıklarla çamaşır makineleri yerleştirilmiş, Suriyeliler kendi çamaşırlarını kendileri yıkıyor. Ama makineler yanlış kullanım nedeniyle sürekli bozulduğu için Islahiye tesislerinde çamaşırhane kurulmuş. Sıraya giriyorsunuz, kirli torbalarınızı görevliye teslim ediyorsunuz. Görevli koşa koşa yanımıza geldi ve müthiş bir yılgınlıkla makinelerin içinden sürekli bir şeyler toplamak durumunda olduğundan bahsetti. Elinde bir poşet, içinde ne ararsan var. Taraktan bulaşık teline, saç tokasına varana kadar…

Çadırkentler arası sosyal medya ağı

Gaziantep’teki Islahiye tesislerini gezerken Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) resmi basın ve halkla ilişkiler çadırına konuk olduk. Bu çadır, ÖSO’nun basın ofisi gibi faaliyet gösteriyor.

Çadırkentlerle, Suriye’deki olaylarla ilgili bilgiler medyaya buradan servis ediliyor. Hatta Facebook üzerinden çadırkentler arası iletişim sağlıyorlar, ayrı kalan aileleri, akrabaları görüştürüyorlar.
Türkiye’nin Suriyeliler için verdiği destek ve hizmet, uluslararası örnek olmalı. Çadırlar arasında yürürken, özellikle Kızılay çadırlarının hepsinin dolu olduğunu gördük. Oysa Suriyeliler, Birleşmiş Milletler’in çadırlarını genelde boş bırakmışlardı. Çünkü hem sıcağı çok geçiriyormuş, hem de dayanıksızmış.

Geçtiğimiz günlerde kampları ziyaret eden ünlü Hollywood yıldızı ve Birleşmiş Milletler Barış Elçisi Angelina Jolie, kampları överken bu detaya da dikkat etmiş miydi acaba? Günlerdir bunu düşünüyorum. Akıl ve vicdan heybesine neler doldurdu, giderken?

İki günlük ziyaretten geriye kalanlar…

İlk kez, 29 Nisan 2011’de geldiler Türkiye’ye. 1 Mayıs’ta, Türk hükümeti onlar için ilk misafirhanesini Hatay’da açtı. Ölümden kaçtılar, evlerini bıraktılar, kimi eşini, kimi de askerdeki oğlunu. Ülkesinden kaçan herkesin tek derdi vardı; hayatta kalmak. Komşu ülkenin onlar için kurduğu çadırkentlere yerleştiler. Ağladılar, sevindiler, sevdiklerini kaybettiler, geri dönenler oldu, evlendiler, bebekler doğdu. Aradan 17 ay geçti. Bugün sayıları 83 bini aştı. Türkiye gerçekten büyük bir destek kampanyası yürütüyor. Son 17 ayda yaptığı harcama 300 milyon TL’yi aştı. Fakat bu finansal ve lojistik yük gün geçtikçe artıyor.

İstanbul’a dönerken aklımızda birçok soru vardı: Yazı bir şekilde geçirdiler. Ama önümüz kış. Bu insanlar ne yapacak? Ülkelerine dönebilecekler mi? Döndüklerinde nasıl bir Suriye onları bekleyecek? Ya arada geçen bu zaman, nasıl telafi edilecek? Peki ya sonrası?

SİNEM KÖSEOĞLU

 

Kategoriler
Yaşam
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • Suriye’nin Gülü Lazkiye

    Suriye’nin Gülü: Lazkiye

    Vize kalktı, artık Suriye’ye gitmek çok kolay. Gaziantep veya Hatay’dan yürüyerek sınırı geçip, taksiye biniyorsunuz. Hatay’dan sadece 80 kilometre uzakta da, Suriye’nin en güzel deniz şehri Lazkiye sizi bekliyor....