Oyunun sonunu bekleyenlere

Yaşlı bir beyefendiydi. İlerlemiş kanser hastası olarak hayatının son günlerini hastanemizde geçiriyordu. Karısına ve çevresindekilere hırçın davranıyor, öfke ile emirler yağdırıyordu. Hastalığını ve son aşamaya geldiğini biliyor kendisinin ölüp...
Oyunun sonunu bekleyenlere

Yaşlı bir beyefendiydi. İlerlemiş kanser hastası olarak hayatının son günlerini hastanemizde geçiriyordu. Karısına ve çevresindekilere hırçın davranıyor, öfke ile emirler yağdırıyordu.

Dr. Mehmet Uhri

Dr. Mehmet Uhri

Hastalığını ve son aşamaya geldiğini biliyor kendisinin ölüp karısının ve diğerlerinin yaşamaya devam edeceğine isyan ediyordu. Başarılı bir tüccar ve iş adamıydı. Yaşamı boyunca kazanmasını bilmiş ve işinde başarılı olmuştu.

– Şimdi ölüme yenik düşmeye, elimdeki yaşamı kaybedecek olma fikrine katlanamıyorum. Anlıyor musun doktor bey?
– Tam anlamadım.
– Hayatım boyunca kazandım. Kaybetmedim. Bu yaşam bana ait, benim mülkiyetimde. Benim olan bir şeyin bu kadar kolay elimden alınmasına katlanamıyorum. Bu güzelim dünyada daha yaşamak varken ölmenin sırası mı?

Öncelikle karısına sonra kızlarına saldırıyor, bezdiriyordu. Kendi ölecek onlar yaşayacak düşüncesiyle suçluyor, kendilerini suçlu hissetmeleri için elinden geleni yapıyordu. O zamanlar hastamıza biraz hak vermiyor değildim.

Pek çoğumuz hayatı onun algıladığı gibi görüyoruz. Hayatı, bize ait olan, seçimlerimizle şekillenen ve bizim yönlendirdiğimiz elle tutulur bir şey gibi görüyoruz. Hayatımızı bize ait bir mülk gibi görme eğilimi çoğumuzda var.

Peki hayat gerçekten bu kadar nesnel mi? Çocukluk ve gençlik yıllarımızda da hayatı böyle mi algılıyorduk? Hatırlar mısınız? Okul ve gençlik yıllarımızda hayat bir bütündü. Tüm yaşadıklarımızı arkadaş ve aile ortamımız ile paylaşır onların sevgi ve tasalarını da üzerimizde taşırdık.

Bugünden farklı olarak yaşayamamaktan değil içinde yaşadığımız toplumda bir şey olamamaktan, var olamamaktan korkardık. Sığ ama bütünlüğü olan bir hayatımız vardı. O yıllarda hayat bir varolma çabasıydı. Sonraları büyüdük. Bizimle birlikte sanki hayat da büyüdü. Baktık ki yetişemiyoruz hayatı parçalara ayırdık.

İş yaşamı, ev yaşamı, arkadaş ortamı, çocuklar ile paylaşılan yaşam vb. parçalara böldük. Her bir parça ile ama az ama çok ilgilenerek hayata anlam ve derinlik kazandıracağımızı umduk. Üstelik parçaların sayısını arttırarak hayatı zenginleştireceğimize de inanıyorduk.

İçinde var olmaya, kendimizi var hissetmeye çabaladığımız hayatı, küçük parçalar halinde algılamak ve başkalarıyla paylaşmak kolayımıza geldi. Bu arada içinde yaşadığımız toplum ve medya bize yeni yaşam şablonları sundu. Entellik, clubberlık, marjinallik, ev hanımlığı, hocalık ve benzeri şablonlardan üzerimize uyanları alıp kullandık.

Hayat artık ilk gençlik yıllarındaki gibi bütün değildi. Sanki hayat büyüdü biz küçüldük.
Başlangıçtaki var olamama kaygısı neredeyse unutuldu. İçinde yaşadığımız toplum sosyal düzeni sağlamak, medya ise insanları daha tüketici kılabilmek uğruna bu parçalanmış hayat şablonları içinde bulunmamıza destek verdi.

Üstelik hayat şablonları o kadar çeşitlendirildi ki üzerimizdeki hayat kostümünü yeterli görmeyip başkalarının kostümleri ile ilgilenmeye ve giderek yaşayamama kaygısına kapıldık. Yaşanacak bunca alternatif hayat varken elindeki bir iki şablon ile yetinmek zor geldi çoğumuza. Üstelik hayatı bir palto gibi üzerimize giyilen nesnel bir süreç olarak görme eğilimi toplumun geneline de yayıldı. Paltonun içinde kimin olduğunun önemi yoktu. Hatta başlangıçtaki varolamama kaygısına bile gerek yoktu. Önemli olan o kostümün içinde olup rolünü gerektiği gibi oynamaktı.

Sonuçta ne oldu? Hayatı bir var oluş süreci olmaktan çıkararak bir oyun gibi görme eğilimi bilinç altımıza yerleşti. Peki, hayatı bir oyun gibi görmenin ne zararı var?

Oyunların temel özelliği, oyuncular değişse bile kurallar ve eylemlerin değişmezliğidir. Birey olarak oyuncunun oyuna etkisi yoktur ya da sınırlıdır.

İşte var olma kaygısı duymadan, yaşayamama kaygısıyla hareket eden bir anlamda biri birinin eşi oyuncular, oyunun sonuna gelindiğinde yukarıdaki hasta bey efendi gibi oyuncağı elinden alınan çocuğun tepkisini vermeye başlıyorlar.

Yaşanmışları alt alta yazıp topladığınızda elde ettikleriniz “ben bunca şey yaşadım, bunca işler yaptım ama var olabildim mi? “ sorusunu yanıtlamaya yetmiyor.

Oyun bittiğinde üzerimizdeki paltoyu bir başka oyuncuya teslim ediyor ve sahneyi terk ediyoruz. Ne kadar iyi bir oyuncu olursak olalım kendimizi oynamadığımız sürece var olamıyoruz.

Şimdi bir de siz düşünün bakalım. Yaşadıklarınız gerçek mi yoksa bir oyun mu? Özgür iradenizle seçtiğinizi sandığınız hayat kostümü ile mi dolaşıyorsunuz? İçinde sizin ya da başka birinin olmasının fark etmediği bir kostüm mü bu üzerinizdeki?

Yoksa, soruyu yanıtlamak için siz de hastamız gibi oyunun sonunu mu bekleyeceksiniz?

Mehmet Uhri

Kategoriler
MakaleSağlık

Bir hekimden hayata dair anılar ve görüşler...
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • Keşke hamile olsaydı

    Keşke hamile olsaydı

    17 Yaşında bir genç kız karnında beliren büyük bir ur nedeniyle ameliyata alınmıştı. Ameliyat sırasında yumurtalıklardan köken alarak karın içini dolduran iri bir karpuz büyüklüğünde yaklaşık 15 Kg ağırlığında...
  • Devlet için kurşun döken de döktüren de

    Devlet için kurşun döken de döktüren de…

    Asistanlık yıllarımdı. Çalışmakta olduğun devlet hastanesinin cerrahi bölümüne nazar değdiğinden söz ediliyordu. Önce klinik şefimiz trafik kazası geçirdi omuz eklemini incittiği için sağ kolunu kullanamaz hale geldi. Ardından şef...
  • Seneye yine gel

    Seneye yine gel

    Halk arasında kocakarı ilacı adıyla anılan genellikle bitkisel kökenli maddelerin kullanıldığı tedavi yöntemleri konusunda hekimlerin genellikle olumsuz görüşte olduğu bilinmektedir. Üstelik bu tür tedavi yöntemlerinin kendi tedavi yöntemleri ile...
  • Sözün bittiği yer

    Sözün bittiği yer

    Günümüzde sağlık alanında artan tahlil ve işlemlerin çeşitliliği nedeniyle faturalama giderek profesyonel yardım gerektirmektedir. Çok değil 10 yıl önce 5- 10 kalem tahlil, bir ya da bilemediniz iki film...