DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOLCULUK…

Bir varmııışşş… bir yokmuuuşşş… Uzun boylu, çok güzel gülümseyen, bir Kerem, 35 yıl önce Aslı’sını bulmuş… Onu evlenmeye razı edene kadar hayli ter dökmüş ama Aslı’sından da vazgeçmemiş. Aslında...

Bir varmııışşş… bir yokmuuuşşş…
Uzun boylu, çok güzel gülümseyen,
bir Kerem, 35 yıl önce Aslı’sını bulmuş…
Onu evlenmeye razı edene kadar
hayli ter dökmüş ama Aslı’sından da vazgeçmemiş.
Aslında Kerem’in Aslı’sının adı Göksel’miş…

Ve sonunda Kerem Goksel’ini evlenmeye razı etmiş.
Sahne ışıklarında evlenmişler.
Yani alışık oldukları sahnenin,
alışık oldukları ışıklarının altında
“Evet” demişler birbirlerine…

Dile kolay…tam 35 yıl etle tırnak olup
birbirlerinden hiç ayrılmamışlar…
Birlikte gidilen seyahatler…
birlikte katıldıkları davetler…
Ayrı ayrı oyunlarda oynasalar bile,
karısını bir günün içinde
neredeyse yarım saatte bir arayıp
“nasıl olduğunu” soran bir eş olmuş Kerem.

Bir 20 Kasım sabahında,
Kerem geç kaldım diyerek,
evden aceleyle çıkıp NTV’ye dublaja,
Göksel’de Haldun’la (Dormen)
katılacağı program için TV 8’e gitmiş…

Ve saat 10:57…
Göksel ve Haldun canlı yayındayken
duydukları patlama sesiyle irkilmişler
zaten yayın kesilip, patlama ile ilgili
haberler verilmeye başlanmış o anda.

Göksel de hemen Kerem’i aramış.
Cevap yok… cevap yok… yok… yok…
Haldun eve bırakmış Göksel’i.
Göksel Kerem’i aramayı sürdürmüş.
Cevap yok… yok…yok…

Altlı üstlü oturduğu Suna’yı (Keskin) çağırmış
“Galiba Kerem’e bir şey oldu.” diyerek…
“Yok canıııım” demiş Suna, “Hiç olur mu?”
Ama olmuş… olmuş işte…
Suna da çevirmeye başlamış telefonu
Ve nihayet telefonu açan kişiyi Suna
dublajdakilerden biri sanıp, Kerem’i sormuş.
Alınan cevap feci:
“Ben morg görevlisiyim.
Telefon çok çaldı da, onun için açtım.
Başınız sağolsun!”

Düşünebiliyor musunuz?
İşine giden dünya efendisi bir adam
gideceği yere beş dakikalık mesafedeyken,
insan olmayan bazı insanların saldırısıyla
işine değil de… dönüşü olmayan bir yolculuğa gidiveriyor…

Kerem bir başına değildir bu yolculukta.
Onun gibi işinde gücünde olan birileri daha,
genci yaşlısı, hiç hesapta yokken
çıkıvermişlerdir hep birlikte
dönüşü olmayan bir yolculuğa…
Beş gün sonra bayramdır.
Kimi dargınların barıştığı…
Kimi kalabalık ailelerin bir araya geldiği…
Kimi ailelerin değişik yerlere yolculuğa çıktığı…

İşte birbirini tanımayan masum insanlar
ve onların içinde bir Kerem,
Göksel’in Kerem’i… bizim Kerem’imiz,
hiç hesapta olmayan bir yolculuğa çıkarılıyorlar
insan bile olmayan insanlar tarafından…

Aileler, analar, babalar, sevgililer, nişanlılar, eşler
atık el sallayamazlar giden yolcularına…
“Güle güle git, güle güle gel” diyemezler sevdiklerine…
Çünkü bilirler geri gelmeyecektir
aniden yola çıkarılan sevgili yolcuları…
Bilet tek yönlüdür çünkü…
Başka diyarlara giden tek yönlü işte o “malum bilet”…

Her an Kerem’i düşünüyorum.
Onunla ilk kez Haldun’un TRT için yönettiği
“Lüküs Hayat” operetinin ön çalışmaları, provaları, çekimleri,
stüdyo kayıtları sırasında karşılaşıp, kaynaşmıştık birbirimize.
Ben matrağımdır, gırgırımdır, arkadaşlar arasında
gülmece adına argo kelimeler de kullanırım.
Hatta kızınca küfür de edebilirim.
Ama bu yakışıklı, güzel tebessümlü Kerem’in ağzından
bir kez bile değil argo bir kelime yada küfür duymak,
onun “ulan” bile dediğini duymadım.

Kibardı, efendiydi, beyefendiydi, dosttu,arkadaştı
İşinde çok çalışkan, dakik ve başarılıydı.
Belki de onun işinde ki bu yorulmazlığı,
benim işlerimdeki dur-durak bilmeden koşuşturup
yorulmayışlarımla benzeşiyordu.
Onun için onu kafama uygun buluyor, çok seviyordum.

“Lüküs Hayat”ı çevirirken Göksel’le evli değildi.
Ama ona uzun zamandır aşıktı.
“Lüküs Hayat” kadrosunun çoğu Dormen oyuncularıydı.
Bense sanat dünyasına yeni girmiş,
“Dormen” aşığı, “Dormen oyuncularına hayran”
tiyatroya tutkun genc ve yeni evli bir kızdım.
Haldun kadroya beni seçti diye havalarda uçuyordum.

Kolej yıllarımda her İstanbul’a gelişimizde oyunlarını seyrettiğim
“Dormen Oyuncuları” ile bir aradaydım artık
ve bana önemli bir rol verilmişti.
Suna Keskin, Hadi Çaman, Kerem Yılmazer, Ali Porazoğlu,
Güzin Özipek, İsmet Ay, Münir Özkul, Pekcan Koşar,
Atlan Karındaş, Mete İnselel, Suna Selen ve Füsun Önal…
Haldun yönetmiş, sevgili Betul Mardin de kıyafetlerimizi hazırlamıştı.

Bazı çekim aksaklıkları oluyordu, işler uzuyordu,
Surat asıyorduk kimi zaman, söylenenler oluyordu
ama Kerem her zaman sakin ve güler yüzlüydü.

Kerem’in sesi de çok güzeldi.
Sonra benim bir Anadolu turnemin kadrosuna
yaşasın! Kerem de alınmıştı.
Turneler o yıllarda 1.5-2 ay sürerdi.
İyi bir turne arkadaşım olacağı için çok mutluydum.

Kerem’in asıl adı “Muhittin”di.
Turne sırasında, resimli afişlerimiz
gittiğimiz şehirlerin duvarlarını süslüyordu.
Sevgi çemberi içinde gidiyorduk yemek yemeğe,
yada o şehri konser öncesi dolaşmaya…
Ben Kerem’e “Muhittiiiin” diye sesleniyordum
herkesin duyacağı sesle, o da gülerek “efendim” diyordu
Etrafımızı çevirenler “Muhittin” adını duyunca tereddüte düşüyordu.
“Füsun abla o bey Kerem Yılmazer değil mi?”diye bana soruyorlardı.
Ben de “Maalesef Kerem beyin İstanbul’da oyunu var.
Afişlere de resmi basıldığı için
biz de ona benzer bu Muhittin beyle anlaştık” diyordum.
Böyle bir şaka üç-beş kez yapılır, değil mi?
Ama ben delilik işte abartıyordum ama Kerem sadece
gülümseme ile karşılıyordu benim bu abartık şakamı.

Konser sırasında ses düzeninde bozukluk olur, sinirlenirim.
Kalacağımız otellerin bazısını beğenmem, huysuzlanırım.
Gece yol yapacağız denir, kızarım, itiraz ederim.
Kerem’in de belki hoşlanmadığı şeyler oluyordu
ama nasıl becerebiliyordu bilmem
ondan ses çıkmazdı, o her zaman efendi, kibar ve güler yüzlüydü.
Bir gün bile kırılmadık birbirimize.

Benim “Uzun Boylu Çukur Çene” ile de delikanlılık yıllarında
“AFS-American Field Service” arkadaşıymış, Amerika’ya
bir yıl okumaya giden öğrenci grubunda birliktelermiş.
Artık İstanbul’da yaşamayan Çukur Çenem, Kerem için her zaman
“sessiz, sakin, çok efendi bir çocuktu” derdi.
Yıllar sonra ikisine birbirlerinden selam getirip, götürmüştüm.

“Uzun Boylu” ile Side’ye gittiğimiz bir senede
Kerem’le Göksel’de aynı oteldeydiler.
Ne hoş zaman geçirmiştik.

Çok zor müzikleri olan “Evita” müzikalinde
“Evita”yı oynayan iki “Evita”dan biriyken
ve sabahın köründen akşama kadar provalarla boğuşurken
Kerem bana moral konuşmaları yapar, yüreklendirirdi.
Bazı akşamlar prova çıkışı benim evde toplanırdık.
Kerem’le Göksel’de bize katılırdı bazen.
Haldun’un evindeki yemekli neşe dolu gecelere
artık karısı olan Göksel’i ile gelirdi.

Aynı muhitin insanları olduğumuzdan, davetlerde,
galalarda, ödül törenlerinde de hep birlikte olurduk.

Tarih: 18 Kasım Salı 2003…
Yer: Profilo’nun içindeki Tiyatro İstanbul…
Takılıyorum yine Kerem’e her zaman yaptığım gibi, o da bana
“Çok hoş görünüyorsun. Düz saç güzel olmuş” diye iltifat ediyor
o güzel gülümsemesi yüzünde,
siyah çerçeveli numaralı gözlüğü gözünde…
Devam ediyor “Amma üretken kızsın.
Kaçıncı kitap oldu bu seneki?” diye soruyor.
“Sana ve Göksel’e imzaladığım kitap evde.” diyorum, teşekkür ediyor.
Onun oynadığı oyunlardan konuşuyoruz sonra…

Kokteylin sonlarına kadar kalıyoruz neredeyse.
Sonra öpüşüyoruz.
Giderken şöyle yarım dönüp bir kez daha “Hoşça kal” diyor.
Nerden bilebilirdim ki bu vedalaşmanın “son” olacağını…

Tarih: 20 Kasım Perşembe 2003…
Yer: HSP Bankası’nın önündeki trafik ışıkları…
BOOOOOMMMMM…
Uçuşan arabalar , kollar, bacaklar…

Tarih: aynı gün aynı saat…
Yer: HSP Bankası’nın iki arkasındaki caddeye açılan
sokağın hemen başlarındaki bizim ev…
BOOOOOMMMMM…
Camlarımız tuz buz patlıyor.

Ne olduğumuzu anlayamıyoruz.
TVyi açıyoruz. Öğreniyoruz…
Az sonra HSP’nin önünde hayatını kaybedenlerin
bir kaçının adı geçiyor alt şeritte: Muhittin Şener Yılmazer…
Yooooooo!!!! Hayııııır!!!! Olamaaaazzz!!!
Hemen Göksel’i arıyorum cevap yok.
Haldun’un Hadi’nin telefonlarından da cevap alamıyorum.
Telefon hatları kitlenmiş, hayatların bittiği o anda…

Nihayet Metin ve Nevra ile (Serezli) konuşuyorum.
Maalesef ölüm haberi doğru. Haldun’a ulaşıyorum sonra da…
Ve Topağacı Ihlamur yolundaki eve gidiyorum.
Son aylarda hayli kilo vererek çok daha hoş olan Göksel
sanki iki gün içinde daha da ufalmış, küçülmüş görünüyor gözüme…
Ağlıyor Kerem’i için kalbinden kopan hıçkırıklarla…

“Dormen Tiyatrosu” sanki bu kez alışık olduğumuz
o komik vodvillerden değil de, bu kez bir dram sahneliyor gibi…
Osman Şengezer sanki dekor ve kostümlerin son denetimini yapacak.
Suna ve Erol Keskin, Hadi Caman, Fusun Erbulak, Erol Gunaydin, Salih Guney, Tulin Oral, Sefik Dogen, Nevra-Metin Serezli, Sema Ozcan, Zeynep Tedu, rahmetli Güzin ablanın(Özipek) oğlu Ahmet,
Salih’le(Güney) Zeynep’in kızları Ebru…
Dormen Oyuncuları ve çocukları orada…

Yeşilçam’dan yemyeşil gözlü Devlet Devrim giriyor içeri.
Rahmetli Kemal’in(Sunal) karısı Gül ve oğlu Ali,
İzet’in (Günay) sevgili karısı İpek,
rahmetli Ayhan abinin(Işık) karısı Gülşen salonu doldurmuşlar.
Nedim’le(Saban) Gencay Gürün de geliyor.
Herkes Göksel’in yanında, kalpler Kerem’de…
Piyanosunun tuşlarında gezinen parmaklarına güzel sesiyle
yıllardır eşlik eden Şevket abinin (Uğurluer) tatlı karısı Nada da evde…
Rahmetli Belkıs ablanın (Dilligil) tiyatrocu kızı Çiçek Dilligil,
Çiçek’in pop müzikçi kocası Bora Öztoprak,
rahmetli babası Atlan Erbulak ve annesi Füsun Erbulak gibi
tiyatrocu olan kızları Sevinç Erbulak, Eda, Funda Şirinkal gibi
daha pek çok genç oyuncunun hepsi Göksel ablalarının yanında…
Akılları Kerem abilerinde…
Kerem’in ablası, yeğenleri, adeta göçmüşler koltuklarına…
Kuzenlerle birlikte, gelenlere el birliğiyle hizmet etmeye çalışıyoruz.

Bu ne sevgi ahhh… be ne ızdırap…
Bir gün için İngiltere’den gelmişti
Kerem’le Göksel’in İngiliz olan arkadaşları.
İngiliz BBC televizyon ekibi sonradan eve geldi.
O kadar çok telefonla arayan oldu ki, sayfalar dolusu liste oluştu.
Kimler yok ki bu listede…
Ne kadar çok seviliyormuşsun be Kerem’ciğim.
Ne mutlu sana ama insanları ölümünle üzdüğün için
taaa oralarda bile huzursuz olup üzülüyorsundur.
Göksel’in dediği gibi
“bilseydin insanların bu denli üzüleceğini, ölmezdin”

Harbiye Şehir Tiyatrosu’ndaki törende sanatçılar,
Kerem severler ve Başbakan’dan bakanlara,
Büyükşehir Belediye Başkanı’na kadar herkes orada…

Başbakan’ım, törene gelmeniz hoş, sağolun ama bizler,
yıllarca tabiri caizse eşekler gibi çalışıp, halkımızı eğlendiren bizler…
gerçek sanat emekçileri olan bizler
sizden “gelecek güvencesi” istiyoruz.
Sanata ve gerçek sanatçıya
hak ettiği ilgi ve saygıyı istiyoruz devletten…

Ertesi gece Kadir gecesi…
bir ara arkadaşım Lale gelip beni Göksel’in evinden alıyor,
az ötedeki Teşvikiye Camine gidiyoruz.
Dua okuyorum bütün bu dünyadan göçmüş olan
tiyatrocu ve sinemacı dostlara, abla ve abilere…
Ve kaybettiğim aile büyüklerime, genç yaşta ölen okul arkadaşlarıma…
Ülkem için dua ediyorum…Artık ölmesin masum insanlar diye…
Ülkemizde huzur içinde sevdiklerimizle yaşamaya devam edelim diye…

Her türlü terör olayını şiddetle lanetliyorum.
Aynı Tanrı’nın yarattığı insanlar,
din, dil, ırk, mezhep ayrıcalığını nasıl düşünebiliyorlar,
çocukluğumdan beri hâlâ anlayabilmiş değilim.
Istanbul’daki dört saldırıda
ve dünya üzerindeki saldırılarda
ölenleri rahmetle anıyor,
ailelerine, arkadaşlarına başsağlığı diliyorum.

Kerem’in o hep gülen gözlerini,
güzel ses tonunu, kibarlığını, efendiliğini, dostluğunu
her zaman arayacağım.

Sevgili dostum Göksel Kortay için artık hayat çok zor.
Ama bizler her zaman onun yanında olacağız.

KEREM’e gittiği o bilinmez diyarlarda
Rahmet diliyorum…
Rahat uyuması için dua ediyorum.
En pırıltılı ışıklar
hep üzerine yağsın Kerem’ciğim…

**FÜSUN ÖNAL**

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
Kategoriler
Kızlar Klübü
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular