Dinsel İdeoloji ve Gönüllü Kulluk

Tanrılara önce “bilen özne” yetisi yüklenmişti. Sonra, ilerde “her şeyi bilen” oldukları ileri sürülecekti. En sonunda, insanların “bilen özne” olma nitelikleri ellerinden alınıp tanrılara sunulduğu için, insanlar bilen öznelikten...

Tanrılara önce “bilen özne” yetisi yüklenmişti. Sonra, ilerde “her şeyi bilen” oldukları ileri sürülecekti. En sonunda, insanların “bilen özne” olma nitelikleri ellerinden alınıp tanrılara sunulduğu için, insanlar bilen öznelikten bilmeyen kulluğa düşürülünce, her şeyi bilen sanal öznelerin, gerçek insan öznelerin üstüne çıkarılıp (onları yaratan ve yönetenler sayılarak) “aşkınözneleştirme” düşünsel/inançsal işlemi tanrıların kafada yaratılmasıyla tamamlandı.

KAVRAMLAR

İdeoloji
İdeoloji kavramı, Eski Grekçenin “düşünce” anlamına gelen idea ile “söz, bilgi” anlamlarına gelebilen logos sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Önce, Batı dillerinde benimsenip, oradan başka dillere de geçmiştir. Türkçede, Batı dillerinden alındığı biçimiyle (“ideoloji” olarak) kullanıldığı gibi, “ilm-i fikriyat”, “düşüngü”, “düşün”, “düşünyapı”, “düşünbilim” (benim önerim) karşılıkları ileri sürülmüştür.

Eski Grek’te (Eski Yunan’da) bilinmeyen, ortaçağ Avrupa’sında görülmeyen bu kavram, Fransız Devrimi sırasında önerilip kullanılmaya başlanmıştı. Fransız devrimcilerinin feodal soyluluğa karşı açtıkları sınıf savaşında, soyluların dünya görüşüne, değerlerine ve inançlarına karşı da savaşım vermek gereksinimi duyulmuştu. Sıcak sınıf savaşını kazanan kentsoylu kesimler, siyasal erki ele geçirdikten sonra, soyluluk (aristokrasi) düzeninin restorasyonu yolunda olası girişimlerde kullanılabilecek düşünce ve inançları da bir tür “soğuk savaş” ile (yani “ideolojik savaşım” ile) ortadan kaldırmak istediler. Hiç değilse, onların yeni kuşaklara yayılmalarını engellemek zorunda kaldıkları söylenebilir. Kentsoylu düzeninin kuramlarının üzerinde yükseltilebileceği temellerin atılması da bunu gerektirdi. Bu yolda örneğin, feodal soyluluk eğitimi kurum ve ilkelerinin amansız bir eleştirisine girişilecekti. Dahası, böyle bir yıkım eylemini izleyecek yapım sürecinin dayandırılacağı ilkeler ve kurumlar da önceden tasarlanmalıydı.

Bu düşüncelerle Fransız Devrimi’nin, radikalleşme döneminin Konvansiyon kurultayında siyasal erki ele geçirmiş önderleri olan Montanyarlar, Jakobenler kümelenmeleri, Institute France (Fransız Enstitüsü) kurumunu 1793’te kurup, içinde özel görevli bir düşünürler ekibi oluşturdular. Ekibe, Devrim’in gereksindiği eğitim ilke ve kuramları hakkında araştırma yapıp taslak geliştirmeleri görevi verildi. Bu ekibin başkanı Destutt De Tracy (1755-1836) ve üyeleri “ideolojistler” olarak nitelendi. De Tracy de 1801’de yayımlanan yapıtına “Le ideologie” başlığını koyacaktı. Bu (sosyoloji, çıkışında “toplum fiziği” de denen bilimsel çalışma alanı gibi) yeni bir bilim dalı önerisiydi. Düşüncelerin oluşumunun, yayılımının, değişmesinin, gelişmesinin “nedenlerinin” araştırılacağı böyle bir bilgi dalına “düşünbilim” olarak çevrilebilecek bir ad verilmişti: İdeoloji! Bu kavramın bileşeni “loji” sözcüğünün, her karşılaşıldığı yerde (teoloji=dinbilim olmaması örneğindeki gibi) “bilim” olarak çevrilmesi doğru düşmez. Bazı bağlamlarda (örneğimizde “dinbilgisi” gibi) “bilgi” olarak çevrilmesi daha doğru olur. Ancak, De Tracy’nin ve öteki ideolojistlerin amaçladıklarının tam da “düşünmenin bilimini yapmak” olduğu düşünülürse, “düşünbilim”, bu girişim için ve ideolojinin bir türü için doğru karşılıktır.

İdeoloji kavramının başlangıcındaki bu anlamının, ideolojistlere (“demagog” sözünü çağrıştıran bir sözcükle) “ideolog”(1) denmesiyle anlam kaymasına uğradığı görülecektir. Bu anlam kayması eğilimi, gerçekliğin, onu tepetakla gösteren düşünce dizgelerine varılana dek sürecektir. Gerçekten “ideoloji” günümüzde, en yaygın (olumsuz) anlamıyla böyle algılanmaktadır.

Gönüllü kulluk

“İdeoloji ve Gönüllü Kulluk” çalışmamın ikinci bileşeni “gönüllü kulluk” kavramının gerçekliği yansıtma derecesi üzerinde ilerde ayrıntılarıyla durulacak. Burada, genel anlamı hakkında bir düşünce (fikir) edinilmesi için, çağımızdan ve toplumumuzdan “bak işte bu gönüllü kulluk” dedirtecek bir iki örnek gösterilebilir:

Taraf gazetesinin 20 Nisan 2009 sayısının son (20.) yaprağında (sayfasında) Muhammed’in doğum tarihini de dinsel kutlama günleri takvimine sokma amacıyla önerilmiş “Kutlu Doğum Haftası” nedeniyle yapılan etkinliklerden biri olarak, ilk ve ortaöğretim öğrencilerine açılan “Peygamber’e Mektup” yarışmalarından söz edilip, örnekler verilmekte. Örneklerden biri şöyle:

“Senden öğrendim dostluğu, kardeşliği, kulluğu, senden öğrendim duayı, merhameti, senden öğrendim öğrenmeyi ve yine senden öğrendim şu evrenin, muhteşem kâinatın basit bir tesadüften oluşmadığını. ‘Komşusu açken tok yatan bizden değildir’ sözün seni anlatmaya yeter, değil mi Efendim?… Merhamet sahibiydin sen, mütevazıydın. Yolda yürürken üzerine kasten dökülen külün hesabını bile sormayandın. Aksine, dökülmediği bir gün; ‘Bugün üzerime kül dökmediniz, bir rahatsızlığınız mı var?’ diyecek kadar incelik gösterdin.” (Adı, Soyadı, okulu: lise)
Bu parça, mektuplar arasından içinde “kulluk” sözcüğü geçtiği için cımbızlanarak seçilmiş değildir. Aynı yerdeki bir başka mektup örneğinde de “Aslında tüm insanlar seni örnek almalı, senin davranışlarını yapmalı, Allah’a ibadet ve kulluk etmeli” denmekte. Taraf’ın söz konusu tarihli sayısındaki öteki üç mektupta “kulluk” kavramının geçmediğini, nesnellik adına belirtmeliyim.
Yukarıdaki “mektuplar”, dinsel ideolojik düşünüş ürünü bir “bilgi” türüdür. Dinsel ideoloji ile ilgili açıklamalara geçilmeden, bilginin, çok iyi bilindiği sanılan bilginin ne olduğunun çağdaş bir bilgi anlayışıyla ortaya konması iyi olur.

Bilgi

Özgür düşünme ürünü bir bilginin ne olduğunun kavranması için, edindiğimiz bilgi bolluğu içinde nelerin böyle bilgi olmadığını (inanç olduklarını) göstererek konuya girilebilir. Bu, bilginin gerçekte ne olduğunun anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

Hayalin Diğer Adı: Madde başlıklı bir yapıtın içinde, 45. yaprağını boydan boya kaplayan renkli bir resim bulunmaktadır. Resimde, bir parkın ortasında bir kafa siluetinin beynin yerinin gösterildiği bölümünde bir boşluk oluşturulmuştur. Boşluğun içinde, silüetin dışındaki bir park görüntüsü sürdürülerek, ağaçlar, çiçekler gösterilmiş. Kitabın içinde, yapıtın yazarının bu çizimle ve kitabın adıyla ne anlatmak istediği açıklanan bilgilerle maddenin var olmadığı savı işlenmekte. Sonunda “madde yoksa Allah vardır” denerek okurlara “gerçeğin bilgisi”(!) sunulmakta. Özetle şöyle: Dış dünya sandığımız şey, yalnızca elektrik sinyallerinin beynimizde yarattığı etkiler, yani televizyon ekranlarındaki gibi görüntülerdir. Onlar gerçekte yoktur. Dış dünya, yani madde diye bir şey yoksa Allah vardır.(2)

Yazarı, bu yorum üzerine (y.194’te) şöyle bir karşılık verilebileceğini söyler: “Her şeyin zihnimizde oluşan bir hayal olduğunu kabul edersek, annemizi, babamızı, dostlarımızı, peygamberimizi nasıl seveceğiz?

Hayalin Diğer Adı

Hayalin Diğer Adı: Madde başlıklı kitaptaki resim: Dış dünya, yani madde diye bir şey yoksa Allah vardır!

Cevap: Bu soruyu soran insan, en başta kendisinin de bir hayal olduğunu bilmemekte, ya da kavra-yamamaktadır.”

Bu, tam da bu kitabın savına, bir aşkın öznenin varlığını kanıtlama adına, insanın özneliğinin yadsınmasına yetkin bir örnek oluşturan tutumdur.
Harun Yahya adıyla yayınlanmış Adnan Oktar’ın söz konusu yapıtında varı yok, yoku var (gerçekliği tepetakla) göstermede başvurulan “dinsel ideoloji” aracının akıllara durgunluk veren bir kullanımıyla karşı karşıya bulunduğumuz söylenebilir. Burada, beynimizdeki, dış dünyada nesnel karşılığı bulunan simgeler ile bulunmayan simgeler (televizyon ekranındaki belgeseller ile çizgi filmler gibi) bilerek bilmeyerek karıştırılıp, aynı torbaya konarak okura sunulmaktadır. Ne var ki, beynimizde gerçekliğin kendisinin (çiçeklerin, ağaçların) değil, onların elektrik sinyallerinin oluşturduğu görüntülerin varlığı (doğru) saptaması, kendi söyledikleri, yazdıkları, kendi varlığı için de geçerlidir. Öyleyse yazar, içinde gerçeklik evreninde karşılığı bulunan nesneler, kişiler ile nesnelerin, kişilerin devinimi ürünü olaylar da bulunmak üzere, her türlü bilgimizin o sinyallere kodlanan simgesel modeller ile edinildiği gerçeğini, bilerek (bilmeyerek diyemeyiz) gözden kaçırmaktadır.

Neyin gerçek nesnelerin ve gerçek öznelerin bilgisi olmadığı böylece görüldükten sonra, bilgi sorunsalına, burada “bilen özne” ile “gerçeklik” bağlantılarına bakılarak geçilebilir.

“Bilen Özne” olarak insan

İnsan, bilinen evrenin (demek ki evrenin bildiğimiz kadarının) tek bilen öznesidir. Aynı zamanda insan (Osman Gürel’den duyduğum
biçimiyle) bildiğini bilen tek öznedir. Bu gerçeği, “bilen, bildiğinin bilincinde olan tek gerçek özne” biçiminde de dillendirebiliriz. İyi de, özne nedir? Gerçek olarak nitelenebilecek “özneler” yanı sıra gerçek olmayan “sanal özneler” de var mıdır, yok mudur?

Özne, hukuk alanında, toplumca kendisine haklar ve özgürlükler tanınan, karşılığında görevler ve sorumluluklar yüklenen, akıl sağlığı eylemlerinden ve sözlerinden sorumlu tutulabilecek kadar yerinde, ergin (reşit) kişi olarak tanımlanabilir. Antropolojideki anlamı için, “düşünen, bilen, eyleyen, emek etkinliğinde bulunarak maddesel ve simgesel araçlar yapıp, yaratıp kullanabilen canlı türü” tanımı verilebilir. Bu tanım ise, inceleme alanımızı, “ilk insan” varsayımının yapılabileceği kadar geçmişten tutturmamızı gerektirmektedir.

Bilgi Edinmenin ve Kültürel Evrimin Biyolojik Evrimsel Temelleri

Hangi biyolojik evrimsel kazanımlar, yüksek primat (iri beyinli memeli) cinslerinden birini Homo sapiens denecek türün başlangıç sınırına dek getirmiştir? Yanıtı, “tüm biyolojik evrimsel kazanımlarımızın toplamı” olacaktır. Onlar arasında öznelik yetilerini en belirleyici olanlar saptanıp üzerinde durulabilir. Bunlar da, 70 milyon yıl önce orman tabanından orman/ağaç yaşamına geçtiğini gösteren ipuçları ortaya çıkarılan uzak hayvan anatamız (ana ve atamız) Prosimiyan’ın (Türkçede ağaçsivrifaresi olarak nitelenen canlının) çoğu ağaçlar üzerinde geçen 50 milyon yıla yayılan yaşamının evrimsel kazanımları olarak şöyle sıralanıp sayılabilir:

Prosimiyan

Prosimiyan (Türkçede ağaçsivrifaresi olarak nitelenen canlı) türlerinin temsili çizimleri.

1) Orman/ağaç yaşamına geçişle bedenin önü ile arkasını altı ile üstüne dönüştürecek kazanımlar: Söz konusu olan, bu süre içinde, yerçekiminin etkilerine direnerek tepki veren cinsler dizisinin fizyolojilerindeki değişmelerdir. En önemlisi ise, bedenin önü ile arkasının farklılaşarak üstünü ve altını oluşturacak yolda eller ile kolların ve bacaklar ile ayakların, yakın hayvan anatalarımızı(3) dik yürüyebilecek iki ayaklı canlıya geçirecek fizyolojik değişikliklere yol açan mutasyonlar kümesidir.

2) Primatlık: Ötekileri arasında, önemi bakımından ikincisi, zamanımızdan 60 milyon yıl önce ortaya çıktıkları hesaplanan iri beyinli memeliler olan “yüksek primatlar” takımına götüren mutasyonlar dizisi göze çarpmaktadır.

3) Karşıtbaşparmaklılık: Sonra, 55 milyon yıl önce fizik antropologların “Adabiformeler” dediği, benim “karşıtbaşparmaklılar” denmesini seçtiğim, insan elinin (önce araç kullanılmasında, sonra araç yapılmasında yararlanılan organın) evrimi (zaman içindeki sıralanış bakımından) üçüncü gelmektedir.

4) “Öndengözlülük” ile üç boyutlu görüş yetisi: Dördüncüsü, 40 milyon yıl önce tamamlanıp, üç boyutlu görme yetimizi kazandıran “Haplorhinlik” denen, “öndengözlülük” demeyi seçtiğim evrimdir. Göz çukurlarının, yanlardan öne kaymasıyla görüş alanları birleşirken gözlerin, uzaklıkların daha kesin saptanabilmesine olanak veren gelişmeleri.

5) Savanaya inişle “insansı” familyasının bir dalının, yolunu insan cinsine varacak yönde ayırışı: Beşincisi, 15 milyon yıl önce ağaçlar üstündeki yaşamından ayrılıp savanaya inen uzak hayvan anatalarımızı oluşturan cinslerden birinin, 7,5 milyon yıl önce, Pongitler soyundan (orangutan ve gibon anatalarınkinden) ve 6 milyon yıl önce Panidalardan (xempanze ve Goril anatalarınkinden) ayrılarak, araç kullanabilecek bir beden fizyolojisine ve beyne yaklaştıran mutasyonlar olarak görünmektedir.

6) Homo (insan) cinsi türlerinin beyninin Neokorteks’e varacak nicel ve nitel evrimi: Altıncısı, insanı belirleyici en önemli biyolojik evrimsel kazanımlardan (zaman içindeki sırası bakımından) sonuncusu, ama önemce belki de birincisi, zamanımızdan 3 milyon yıl önce Homo habilis beynini, nicel bakımdan (şempanzenin 400 cm3 beyninin 200 cm3 üstüne) 600 cm3 sığaya, nitel bakımdan neokorteksin (beyin kabuğunun) bu sığanın 2/3’ünü oluşturacak evrimine götüren biyolojik evrimsel mutasyonlardır.

Böylece (“Ve Tanrı insanı altı günde yarattı” sözlerini kafada çağrıştıran bir durumla) biyolojik evrimde, İnsansı (Hominid) familyası doruğuna ulaşılmıştır. Bir adım sonrası, bu familyanın İnsan (Homo) cinsiyle onun ilk türü (Homo habilis) olacaktır. Sözünü ettiğim altı belirleyici biyolojik evrimsel etmenin birlikte işlev gösterebilmeleri, insan için yaşamsal önem taşır: Dik yürümeyle kolların ve kavrayıcı parmaklı ellerin özgür kalışı; öteki parmakların karşısında konuşlanmış başparmaklı ellerin nesnelerin sımsıkı kavranıp, bilek, kol eklemleriyle istenen biçimde yönlendirilebilmesi; bu işi beynin, üç boyutlu görüş yetisi kazanmış gözleri ve parmak kaslarını işgüdüm içinde incelikle yönlendirerek yürütebilmesi; ve sonsuz denebilecek bir bellek kaydı (sonra onları çağrıştırma, karşılaştırma, yargılama, karar verme ve eyleme geçme) yetisi kazanmış İnsansı’yı, doğadaki hazır nesneleri amaçları, yönünde kullanmaktan öte onların üzerinde, onları değiştirici emek etkinlikleriyle araç yapma evresine geçirecektir. Öyle ki bu, “araç kullanan” İnsansı canlı türlerinden “araç yapan” İnsan türlerine geçilmesi demektir.

7) Ses çıkarma ve işitme organlarının zamana yayılmış evriminin tamamlanışı: Biyolojik evrimde, insanın kültürel evriminin ilerideki ve ileri bir düzeyde varılacak noktası olarak, ideolojik araçlarının gelişmesinin dayandırılacağı bir (yedinci) temelden söz edilmelidir. Bu, ses çıkarma ve işitme organlarının zamana yayılmış evrimidir. Söz konusu evrim, çeşitli kültürel, toplumsal etmenlerin bir araya gelip ortak işleyişi sonucunda sesli/sözlü iletişim olanağı ile kültürel evrime büyük bir ivme kazandıracak olan “konuşma” yetisinin kazanılışıdır. Böyle bir yetinin kazanılmasında kuşkusuz en önemli aşama, beynin, bu organları eşgüdümleyebilecek bölgelerinin nitel gelişmesi ve uzmanlaşması olmuştur. (Demek ki “evrim” yedinci günde dinlenmemiş!)

8) FOX-P2 geninin evrimi: Konuşma/dil yetisi kazandıran çok sayıda biyolojik evrimsel etmenin bir bir sayılıp açıklanmasının yeri burası değildir. Ama içlerinde biri var ki, aynı organlara sahip öteki hayvan türlerinin değil de insanın konuşabilmesini açıklayıcıdır. Aynı zamanda, Homo cinsinin, değil habilis, erectus, hatta arkaik sapiens dalının, çağdaş tipte Homo sapiens türü topluluklarının bile (zamanımızdan 500 bin ile 50 binyıl arasında değişen, hatta kimi bilginlerce 20 binyıl öncesine tarihlenen) devrim niteliğinde bir kültürel evrimsel atılımının gecikmesinin nedenlerinden birini aydınlatıcıdır. Ayrıca, biyolojik evrimin moleküler biyolojik düzeyde bilimsel bir kanıtını vermesi bakımından önemlidir.

Söz konusu biyolojik evrimlerin arasında, insanın şempanze ile ortak yakın hayvan anatalarının düze yakın geniş bir yay profili çizen damak kubbesinin eğiminin artarak bugünkü düzeyine ulaşmasına varan evriminin etkisi vardır. Onun yanı sıra “ses kutusu” denen boşluğu daha da genişleten bir biyolojik evrimle, gırtlağın yutağın yanındaki düzeyinden düşerek bugünkü yerine yerleşmesine yol açan biyolojik evrimsel bir gelişmeden söz edilmektedir. Bu, bir mutasyon ile FOX-P2 geninin ortaya çıkışıdır. Konuşma için gerekli son biyolojik evrimsel yapıtaşını (kemerin kilittaşınınkine benzer bir işlev ile) yerine oturtan bu mutasyon (ya da mutasyonlar dizisi) ne zaman gerçekleşti? Bu, (konuşmanın başlangıcı gibi) bugün için tam bilinemiyor. Bilinen, bu genin olumsuz bir mutasyonunun, onu taşıyan bir ailenin üyelerinin sözcükleri söyleyebilip, özneli yüklemli (gramerli) tümceler (cümleler) kuramamalarının nedenini oluşturmasıdır.

FOX-P2 geninin ortaya çıkması, anatalarımızın (olasılıkla) çok çeşitli ve çeşitli şiddet derecelerinde ses çıkarma yetisini artırmıştı. O durumda, farklı seslere farklı anlamların yüklenebildiği “sesli simgeler” üretme ufku açılmıştı. Primatologların gözetimi ve eğitimi altındaki (Sultan, Kanzi gibi) şempanzelere şimdiye dek, yüzü aşan im (işaret) dili öğretilebilip, beşten fazla sözlü simge öğretilememiş olması da bu varsayımı destekleyicidir.

İnsansı

Savanaya inişle “İnsansı” familyasının bir dalı, yolunu insan cinsine varacak yönde ayırdı.

Bu örnek, biyolojik evrimsel “yetiler” temelleri üzerinde işlenip geliştirilecek kültürel evrimsel “yeteneklerin” bağlantısının kavranmasına yardımcı olur. Bunun yanı sıra, ideolojik bir kötüye kullanma örneğinin de çağrıştırılmasına yol açması gibi bir değeri vardır: Erkek egemen kültür geleneğine dayanan ve Pavlus’un Incil’e alınan mektuplarından birindeki, “Adem’e günah işleten kadındı”(4) diye kadını Kilise görevlerine yaklaştırmayan Katolik kilisesi, kilise korolarını, kısırlaştırdığı oğlan çocuklarından oluşturuyordu. Böylece Tanrı’nın sözü yeryüzüne meleklerce getiriliyormuş izlenimi yaratma geleneğini 20. yüzyıla dek sürdürebilmiştir. İnsana bilimsel ve dinsel yaklaşımların düşünceleri götürebileceği zıt sonuçlara karşılaştırmalı çarpıcı bir örnek!
Biyolojik evrimin popüler bilimsel anlatımlarında, türün bazı özelliklerinin zaman içindeki evriminin, kendini o türün bir zigotunun, türün erişkin kişisine varışına dek gelişmesinde (filogenesis’in ontogenesis’te) özetlendiği ve evrimin ilk evrelerinin hidrosferde oluşup, jeosfer, atmosfer koşullarında gelişmelerin sonra görüldüğü gibi kanıtlar ileri sürülür.

FOX-P2 geninin denetlediği gırtlağın çocuklukta gelişmesi olgusu da, bu savı destekler nitelikte (görülen ama çok bilinmeyen) bir örnektir. Bebekte yutak ile gırtlak aynı düzeyde olup, bebek, bir yandan emerken bir yandan burnundan soluk alıp vermeyi denetleyebilir. Emme döneminden sonra başlayan bir süreçle gırtlak (soluk borusunun girişi) yutağın (yemek borusunun girişinin) altına düşmeye başlar. Bu süreç 14 yaşına kadar sürüp 14 yaşında gırtlak değişmez yerine yerleşir. Gırtlağın yutağın altına düşüşü sırasında ve sonrasında bir insanın, değil bir yandan su içerken bir yandan soluk alması, soluk borusuna (yanlışlıkla) kaçan bir yudum su bile, şiddetli öksürme tepkisi yanı sıra boğulma tehlikesi yaratır.

Araç Kullanan ‘İnsansı’ Cinslerinden Araç Yapan ‘İnsan’ Türlerine Geçiş

Zaman içine yayılan sekiz biyolojik evrimsel kazanımın kendisinde toplandığı İnsansı (Hominid) cinslerinin Doğu Afrika’daki Büyük Fay kırığının yağmur ormanlarında Z.Ö. (Zamanımızdan Önce) 7,5-5 milyon yıl arasında yaşadıklarını ortaya koyan kesin bilimsel kanıtlar elde edilmiş bulunuyor.(5)

Buralardaki insanların, kafatası ve öteki iskelet parçaları fosillerinden, sistemli olmasa, arada bir olsa da, dikilebilip, iki ayak üzerinde devinebildikleri çıkarsanıyor. Onların soyundan farklılaşarak gelen ve onlarınkine yakın biyolojik evrimsel kazanımlar düzeyine sahip günümüz cinslerinin (şempanze, goril, orangutan, gibon) takımlarının yaşamlarının gözlemleri de bunu gösteriyor.
Bunlara dayanılarak İnsansı’ların, doğada hazır buldukları (dal parçası, taş parçası gibi) nesneleri araç gibi kullandıkları varsayılmaktadır. Ancak, takım üyeleri arası iletişimde, sinyaller, jestler, mimikler gibi “imgesel araç” kullanımları sınırlı kalmış görünüyor. Sözlü iletişime geçilemediği ise kesin.(6)

Her neyse, zamanımızdan üç milyon yıl kadar önce, kimi İnsansı takımlarının, kullanageldikleri nesneler üzerinde, onların yapılarını ve işlevlerini değiştirip geliştirici “emek etkinliği” ile araç kullanan canlılardan araç yapan canlılara (İnsansı’lardan İnsan’lara) geçişi sağlayan adım atılmıştır.

İmge-simge ayrımı

Kahramanımızın imgelemindeki iki görüntü, iki maddesel aracı birbirine son derece benzer olmakla birlikte, aralarında önemli bazı farklılıklar da vardır. Farklardan birincisi, sivrilttiği sopanın kendi istenç (irade) ve emeğinin ürünü olmasıdır. İkincisi, bununla bağlantılı olarak, aracı yapışı sürecinde özne ile nesne arasında duyusal, düşünsel, hatta duygusal ilişkiler, etkileşimler gelişmiş bulunmasıdır. Bunlar, kişinin anıları arasına, sıradan deneyimlerinden daha derin izlenimlerle katılmıştır.

Üçüncüsü, en önemlisi, nesne ile imgesel görüntüsü arasındaki bire bir örtüşmenin, simge ile nesnel karşılığı arasında bulunmayabilmesidir. Örtüşmenin, ileriki araç yapma girişimlerinde zayıflamasıdır.

Şöyle ki, kişi, sıradan bir sopadan sivri sopa (silah ya da araç) yapma yoluna girdikten sonra, kafasında geçmişte yaptıklarından daha sivri, daha simetrik imgeler oluşturup, onlara benzer araçlar İnsansı 2yapmaya çalışabilir. Bu durumda, kafasındaki (yetkine yakın sivrilik ve simetriklikteki) taslaklar ile onlara benzetmek üzere yaptığı araçlar (nesneler ile imgeleri) arasında giderek artan farklılıklar görülebilecektir. Öyle ki bu süreç, öznenin, kafasında, nesnel benzerini yapamayacağı, sonuç olarak, nesnel karşılığı bulunmayan simgeler yaratabildiği noktalara dek varabilecektir. Ayrıca, doğada nesnel karşılığı bulunan simgeleri de, onların doğadaki nesnel karşılıklarının zamanla değişmesiyle, nesneleriyle uyuşmaz duruma düşebilir. Ya da aynı türden ama biraz farklı nesneler için de aynı simgeleri kullanması durumunda, nesneler ile simgeleri örtüşmekten uzaklaşabilecektir.

Özetle, nesnelerle imgeler arasında, nesne ile aynadaki görüntüsü arasındakine benzer bire bir bağlılık (bir bakıma “tutsaklık”) varken, nesne ile simge arası ilişki böyle olmayabilmektedir.

Simgelerin özgürleştirici kullanımı: Simgeler ile nesneler arası bağ koparılınca, simgeler, nesnelere, dolayısıyla simgeler evreni nesneler evrenine bağımlılıktan kurtarılarak “özgürleştirilebilmektedir”. Bu, bir bakıma, simgelerle kurulan düşüncelerin özgürleşmesi yoluna girilmesidir. Bununla sınırlı kalınmayıp, kafada yaratılan, nesnel karşılığı bulunmayan simgelerin nesnel karşılıklarını yapıp yaratma çabasına da girilebilir. Bu yolda, kafa (düşünce) gücü ile kas gücünün birleştirileceği emek, çalışma etkinliğiyle üreteceği maddesel araçlarıyla insan (ok ve yay aracını kullanışındaki gibi), kendini doğanın sınırlılıklarından ve olumsuzluklarından kurtarabilip, nesneler evreninde de özgürleşebilecektir. Nesnel karşılığı bulunmayan simgeler tasarlamanın düşünsel olanaklılığını, karışık yaratık tasarımları (örneğin Pegasus) ile insan-hayvan karışımı totemler göstermektedir. Doğada, hiçbir zaman bir araya gelip çiftleşmeyecek (at ile kartal gibi) canlı türleri vardır. Ama onların simgelerinin kafada bir araya getirilip çiftleştirmelerinin, hatta bu çiftleşme ürünü kanatlı at simgesinin yaratılmasının önünde olanaksızlık engeli yoktur. Aynı yargı, Horus (Şahin) tanrı ile Mısır yöneticisinin böyle birleştirilmesinin ürünü Şahin başlı insan bedenli tanrı kral imgesi için de verilebilir.

Simgelerin tutsaklaştırıcı kullanımı: Nesneler ile simgeler arası bağlantı bir kez koparıldıktan sonra, bunun olumlu etkileri yanı sıra olumsuz sonuçlar doğurabilmesi gibi paradoksal sonuçlarla da Horuskarşılaşılabilir. Öyle ki bu yolda, gerçekliğin doğru algılanabilmesinden ayrılınıp, onun tepetakla edileceği noktaya dek varılabilir. Gerçeklik, böylece yanlış anlaşılabildiği gibi, başkalarına (bilerek bilmeyerek) yanlış anlatılabilir. Başkalarının da gerçekliği yanlış algılamaları, yanlış kavramaları sağlanabilir.

Olumsuz anlamıyla ideolojik düşünüşün ve inanışın ürünü olan algılar ve kurgular, insanlığı bu yolda bekleyen (sınıflı toplum düzenleriyle birlikte görülecek) en karmaşık simge dizgelerine varabilecektir. Böyle ideolojik algıların yapıtaşları, sonuçta simgeler olduğu gibi, onların en etkilileri “sanal özneler” yani karşılığı bulunmayan varlık tasarımları ya da ölüp gitmiş kişilerin kafalarda yaşatılması olacağı ilerde açıklanacak.

Simgelerin, böyle sanal özneler inancıyla tutsaklaştırıcı kullanımı, düşünceleri tutsaklaştırıcı (inançları salıverici) etkileriyle sınırlı kalmayacaktır. Sanal öznelerin, sınıflı toplumlarda onlara verilen “aşkınözneler” (Tanrılar) biçimine sokulmalarıyla (ileride ayrıntılarıyla işlenirken görüleceği gibi) insanların kafaları yanı sıra bedenlerini de tutsaklaştırıcı (köleleştirici) sonuçlarıyla karşılaşılabilecektir. Bu sonuç, nesnel karşılığı bulunmayan aşkınözneler adına verilen buyruklarla, gerçek insan öznelerin istenç ve emekle maddenin biçimini değiştirerek “biçim yaratıcı” etkinliklere (örneğin yiyecek, araç, hizmet üretimine) yönlendirilmeleriyle alınabilecektir. Bu, tanrı yönetici ile kul uyrukları ilişkisi inancında olduğu gibi, bilen gerçek özne olan kimi insanların öznellikleri yadsınarak kotarılacaktır. Sözde tanrılarca yaratılan “kul insan” anlayışıyla yayılan inançlarla (ele alacağımız Enuma Eliş Destanı’nda açıkça belirtildiği gibi) insanın varlık nedeninin, tanrılar (egemen sınıflar ve yöneticiler gibi) çalışmadan yaşayıp, yiyip içip eğlensinler diye tanrılara kul, köle olarak hizmet etmek olduğu inancı aşılayan “dinsel ideoloji” yoluyla yaygınlaştırılacaktır. Pagan tapınak kulları kadar tapınak fahişeleri, hatta Hıristiyan manastır rahibeleri bu anlayışın örnekleridir. İslam dünyasında, savaş tutsakları, tutsak pazarlarından sağlanabilen harem ağası türünden erkek köleler kadar cinsel köleler olan “cariyeler” de, bazı simgesel dizgelerin, nesneler evreninde zor, satın alma, yanı sıra, “gönüllü kulluk” yollarıyla köle sağlamadaki işlevlerinin kanıtlarıdır.

Biyolojik Evrim Patikasından Kültürel Evrim Rayına Geçiş

İlk maddesel aracını yontan, onunla birlikte kafasında aracının im- gesini/simgesini oluşturan canlıyla ve o kimsenin yaptıklarına öykünen (taklit eden) ergin, çocuk kimselerinin oluşturduğu toplulukla, hem insanlığa geçilmiş, hem de insanlığın “kültürel evrim” evresi başlatılmış olur. Bunun önemini dünya tarihçisi William H. McNeill söyle anlatıyor: “İnsan topluluklarını, yeryüzüne onlardan önce yayılmış olan ‘insan benzeri’ yaratıklardan ayıran başlıca farklılık, bebeklik ve çocukluk döneminin uzaması oldu. Bu, çocukların ana ve babalarına daha uzun bir süre bağımlı kalmaları anlamına geldi. Bununla ilişkili olarak, ana ve babaların elinde çocuklarına yaşam sanatını öğretebilmeleri için daha uzun bir sürenin bulunması demekti. Çocuk yönündense daha yavaş ilerleyen olgunlaşma süreci, onun daha uzun bir öğrenme kapasitesine kavuşması olanağını verdi. Daha büyük öğrenme kapasitesi ise, olasılıkla, az çok rastlantıların yardımıyla yapılan buluşlardan ve keşiflerden daha çoğunun bilinçli bir biçimde korunup, sürdürülmesine yol açtı. Bunun gerçekleşmesiyle kültürel evrim, yavaş ilerleyen biyolojik evrimi aşmaya başladı. İnsan davranışları, bireylerin DNA moleküllerinin insana hayranlık veren düzenekleri yoluyla biyolojik olarak kalıtımla edindikleri herhangi bir şeyden çok rastlantıların yardımıyla yapılan buluşlardan ve keşiflerden daha çoğunun çok daha fazla, insanların toplumda öğrendikleri şeylerle yönetilmeye başlandı. Kültürel evrimin öncülüğü biyolojik evrimin elinden almasıyla, en kesin ve özel anlamında insanın tarihi başlamış oldu.”

Kültürel evrimin yapıtaşları

İnsanlığın kültürel evrimi sürecinde ilk insan topluluklarının ilk maddesel ve simgesel araçlarını, sayıları ve karmaşıklıkları artarak, öteki yalın ve birleşik maddesel ve simgesel araçlarının yapılıp yaratılışı izlemiştir. Kültürel evrimin yapıtaşlarını oluşturan söz konusu araçların kapsamı (kullanılma alanı) da giderek genişlemiştir. Öyle ki, bu araçların birölçütleştiri- len (standartlaştırılan) örneklerinin küresel çapa ulaştırıldığı bir çağda yaşıyoruz. Böyle karmaşık maddesel araç dizgelerine (sistemlerine) örnek olarak bazı (küresel) televizyon kanallarının maddesel altyapısı (yapıları, alıcıları, vericiler vb.) ile onlarla ulaştırılan simgesel araç dizgeleri (olayların gerçekçi/uydu- ruk haberleri yanı sıra kültürler, dinler, bilimsel ve teknolojik buluşların bilgileri ve ideolojiler) gösterilebilir.

Kültürel evrimin giderek ivme kazanan devingenliğinin yapıtaşla- rından birini ve itici gücünü oluşturan “simgesel araçlar” üzerinde odaklanmanın sırası geldi.

Linnaeus’un canlıları sınıflandırmasında İnsan’ın yeri

İnsan türü, çeşitli zamanlarda, onu öteki hayvanlardan ayırt edici görülen niteliklerine bakılarak, çeşitli açılardan görülüp tanımlanmıştır. Bu tanımlardan birinde; İnsan, canlıların sınıf- landırıldığı tak- sonomi disiplininin kurucusu İsveçli doğa bilgini Linnaeus (1707-1778) tarafından yazılan Sysisteme Natu- rae (1735) adlı yapıtta, iri beyinli memelileri içine soktuğu Primatlar takımının alt dallarından biri sayılan Homini- dae familyası olarak sınıflandırılmıştı. Bilim çevrelerinde, Linnaeus’un her bir canlıyı içine soktuğu “cins” (genus) ile onun altdalları “tür” (species) için kullandığı iki sözcükle tanımlama geleneği benimsendi. Bu yolda geniş anlamda insan için kullanılan Homo cinsini belirten sözcük ile “bilen”, “bilge” gibi anlamlara gelen sapiens sözcükleri bir araya getirilecekti. Linnaeus geleneğini izleyen daha sonraki düşünürler, Ho- mo sözcüğünü alakoyarak, insanın biyolojik evriminin aşamalarını gösteren Homo habilis, Homo erectus, Homo sapiens adlandırmalarını benimsemişlerdir.

Bunun yanı sıra çağdaş düşünürler, insanın öteki hayvan türlerinden ayırt edici buldukları niteliklerini vurgulama yolunda çeşitli insan tanımlamaları yapmışlardır. Onlardan biri olan örneğin İnsansı 3Benjamin Franklin (1706-1790) evet paratonerin de bulucusu olan bilgin ve politikacı, Homo faber kavramını önermişti. Geniş çevrelerce benimsenen bu tanımda Latincede “araç” (daha doğrusu “araç yapan”, “zanaatçı”) anlamına gelen faber sözcüğüyle,® insanın ayırt edici niteliği olarak görülen araç yapıp kullanması vurgulanıyordu.

Cassirefin Homo symbolicum tanımındaki simgelerin önemi

Yeni Kantçı düşünür Ernst Cas- sirer (1874-1945) bu (Homo faber) insan anlayışına katılmadı. Daha doğrusu onu bir adım daha ileriye taşıdı. Cassirer’e göre bazı hayvan türleri de araç kullanabiliyor, hatta bazı hayvan türleri ise (kırlangıç yuvalarını düşünün) araç yapabiliyorlardı. Ancak, bir araç türü vardır ki, onu yalnızca insanlar yapıp kullanabilirler: simgesel araçlar. Bu anlayışına uygun olarak Cassirer insanı “Homo symbolicum” olarak tanımladı.

İnsan ve simge anlayışına katkısı bununla sınırlı kalmadı. Simgeler üzerine derin incelemelere imzasını attı. Onlardan giderek yaptığı çıkarsamalarla şu büyük ve önemli sonuçlara uzandı: Cassirer’e göre simgelerin sözlüklerde verilen anlamları olan, “semantik” dediği yüklemleri yanı sıra “majik” olarak nitelediği yüklemleri vardı. Simgeler yalnızca anlamlar değil duygular çağrıştırıp iletiyorlardı. Kültürü anlamak ve kültürler arası farklılıkları kavramak için, kültürün yapıtaşı niteliğindeki simgelerin bu ikili niteliği incelenmeliydi. İncelemeleri kendini, bazı kültürlerde simgelerin semantik (demek ki rasyonel) bazılarında ma- jik (büyüleyici, duygusal, dolayısıyla irrasyonel olabilen) yükleminin ağır bastığı sonucuna götürdü.

Ernst Cassirer

Ancak, bir araç türü vardır ki, onu yalnızca insanlar yapıp kullanabilirler: simgesel araçlar. Bu anlayışına uygun olarak Alman düşünür Ernst Cassirer insanı “Homo symbolicum” olarak tanımladı.

Nazi Almanya’sından İngiltere’ye kaçan bu düşünürün, adı dilimize Devlet Efsanesi olarak çevrilen yapıtında yazdıklarına bakılırsa, Na- zilerin dayandığı kültürel gelenek majik yüklemleri ağır basan simgelerle örülmüştü. Naziler, bunun sonucunda, devleti kişileştiren, öz- neleştiren ve insan öznelerin ve toplumun üzerine çıkaran bir mitos yaratmışlardı.(9)

Cassirer’in kazandırdığı çözümleme yöntem ve araçlarıyla, “yerli” kültürümüzden bir simge olarak “kan” sözünün çağrıştırdığı çeşitli anlamlar ve duygular örnek gösterilebilir. Kan sözcüğünün “organlara kandamarları yoluyla oksijen taşıyan alvuyarları, bedene giren yabancı organizmaların toksinlerinin etkisini önleyen antitoksin enzimleri salan alyuvarları ve hücrelere gerekli biyokimyasal maddeleri ulaştıran plazmasıyla kırmızı yaşamsal sıvı” gibi nötr bir anlamı vardır. Onun yanı sıra, işitilmesi, okunması, kimilerinde korku, kimilerinde umut (zıt) duyguları uyandırır. İşsiz kimilerini, kan bağışı ilanını duyunca acile umutla koşuştururken, kimilerini de “her bir karışı şehit kanıyla yoğrulan bu vatan toprakları” sözünü duyunca coşturan çağrışımları görülür.

Sanal Özne Yaratma Koşulları ve Sanal Özne Türleri

Simgesel araçların anlam ve duygu taşıma işlevlerinin ideolojik düşünüşe ve davranışa etkisi var mıdır? Bu sorunun, onoma- topoetik dil kuramı bilgilerinden, Levi-Strauss’un totem ve mitos anlayışından, Althusser’in ideoloji kavramından, ilkel toplulukların doğa görüşlerinden yararlanılarak yanıt- landırılabileceğini düşünüyorum.

Cancılığın sanal özneleri: İlkel toplulukların (tarihsel örneklerinin olsun çağdaş örneklerinin olsun) üyeleri, bilen özne olduklarının bilincinde değillerdi. Gene bilincinde olmadan çevrelerindeki belli başlı doğa nesnelerine, hatta fırtına gibi doğa olaylarına (antroposantrik bir bakış açısıyla) antropomorfik (in- sanbiçimci) özellikler yüklemiş görünürler. Antropologlarca saptanıp “animizm” (cancılık) olarak adlandırılmış bu düşünüş alışkanlığı, ilkel topluluk insanlarını, doğanın, doğa öğelerinin ve doğa güçlerinin, kendileri gibi duygu ve düşünce sahibi oldukları sonucuna götürüyordu. Bu, onlara bir bakıma öznelik tanımaktı. Gerçekte özne olmadıklarına göre böyle düşünme eğiliminin, kafada “sanal özne” yaratma yollarından birini oluşturduğu söylenebilir.

Dilin oluşumunun sanal özne tasarlamaya yol açabilen yapısı: Dilin, konuşmanın gelişmesi süreci de sanal özne yaratmanın bir başka yolunu açmış görünür. Dil edinme yolunda önce insanlar, doğadaki varlıkları ve olayları “sestaklit” (onomatopoetik) yöntemiyle simgelemiş (adlandırmış) olmalılar. Bunun, çocuk dilindeki kalıntıları olabilecek (civciv, vakvak gibi) pek çok örneği bulunabilir. Hayvanları böyle simgelemede pek güçlük çekmemiş görünürler. Sestaklitin yetmediği yerlerde, bir objeyi anlatmada toprağa, kuma parmakla, çomakla çizim yolu ile simgeleme yolu kullanılacaktır. Böylece nesneler simgelendi diyelim. Ya onların devinimleri nasıl simgelenebilir? Bunun yollarından biri, bir nesnenin simgesine (çizimine) bir de o nesnenin devinimini anlatacak anlamın kodlanıp yüklenmesidir. Örneğin, ayağı gösteren bir çizimle, yazı çıktıktan sonra da yapıldığı gibi, “ayak”, artarda iki ayak çizimiyle ise “yürüme” eylemi simgelenebilmiştir. Nesnelerin devinimleriyle oluşan olaylar böyle simgelendi; ya duygular nasıl simgelenmiş olabilir? Çocuğu çocuk çi- zimiyle, anayı genç kadın çizimiyle gösterdiniz. Ya ikisi arası duygusal ilişki olan sevgi nasıl simgelenmiş olabilir dersiniz?

Eski Grek mitolojisinde, genç kadın simgesinin sevgiyi, cinsel tutkuyu; kanatlı, eli ok yaylı bebek simgesinin âşık olmayı anlatmada da kullanılışında bulunabilir.

Totemcilik: Topluluğu simgeleme uğruna sanal özne edinme: Bir topluluğun üyeleri, doğadan esinlenilen simgelerle (örneğin “Çevik Geyik” gibi) bir bir adlandırılmış olabilir. Topluluğun bütün olarak varlığını simgelemek o kadar kolay olmasa gerektir. Topluluğun, o sıradaki üyelerinin hiçbirinin daha doğmadığı geçmişinde yaşanmış ve hiçbirinin yaşamda kalmayacağı geleceğinde sürdürebileceği varlığı düşüncesi nasıl simgelenerek anlatılabilir? Bunun yolu topluluğun üyelerinin (örneğin geçimleri avlanmalarına bağlı olup, çocuklarını besleyerek büyüten) bir hayvan atadan (daha doğrusu ana- tadan) geldikleri mitosunda bulunmuş görünür: Horus (şahin) totemli topluluk! Totemler de gerçek özneler olmadıkları için “sanal özne” sayılabilir.

Levi-Strauss ve sanal özneler savaşı: Totem simgelerle ilgili en yaygın açıklama, totemlerin, bir topluluğun geçimiyle ilgili (avlayıp yediği) hayvanlardan seçilmiş olabileceğidir. Dilsel yapısalcı düşünür

Claude Levi-Strauss bu görüşe karşı çıkarken olasılıkla gerçekliğin gözden kaçan yanlarından birini şöyle aydınlatmaktadır: Totemler “yemeye” elverişli hayvanlar olmaktan çok, öğrenip, belleyip, çağrıştırıp “düşünmeye” elverişli simgelerdir. “İlkellerin midesinde orman tavuğu, kafasında kartal bulunabilir.” Levi- Strauss sonuçta, mitosların, doğadan alınmış simgelere toplumsal anlamların kodlanmasından oluştuğu görüşüne varmaktadır.

Yabana atılmayacak önemde bu görüş, Mısır mitolojisinden yararlanılarak şöyle örneklenebilir. Firavunluk dönemi resimlerinde, firavunluk öncesi geçmişli topluluklar, hayvan totemli sancaklarıyla firavun önünde dizilmiş gösterilirler. Anlaşılan, toplumsal kimliklerini totem hayvanlarla simgeledikleri gibi, kendilerini öteki topluluklardan farklı totemlerle ayırt etmekteydiler. Bu durumda, topluluklar arası ilişkileri de totemler arası ilişki öyküleriyle anlatma yolunu (kolaylıkla) bulacaklardır: Sözgelimi “Şahin (Horus) Suaygırını yuttu” mitosu, Levy Bruhl’un La Mentalite primitive (1922) kitabındaki gibi kimi antropologların bunu mantık öncesi düşünüş evresi sayan kuramına değil, buna göre çözümlenmelidir.

Venüsler

Arkeolojide “Venüsler” adı verilen yontucukların yapılış nedenleri hakkında en sağlam görünen yorum, onların “doğurganlık muskaları” işlevi gördükleridir.Willendorf Venüsü.

“Ata kültü” ile saygın sanal özne yaratma yoluna giriş: Burada, arkeolojik verilerdeki yaygın ata kültü buluntularına dayanılarak (uçsuz bucaksız matriarşi-patriarşi kuramsal tartışmalarına girilmeden) kabile olsun, aşiret olsun, geniş aile olsun ataerkil örgütlenmelerin “atalara saygı” kültünde yansıyan “saygın sanal özne” tasarımının sanal özne tasarımında ilk adımını oluşturduğu yargısıyla yetineceğim. Ölen pat- riarklarla ilgili törensel davranışlar bunu göstermekte. Birçok sanal toplumsal öznenin kafalarda yaratılarak başlangıcı, kültürel evrimin böyle- sine erken evrelerinin ürünü olup, simgesel varlıkları günümüze dek sürdürülebilmiş olabilir.

“Saygın sanal özne” yaratımı süreç ve koşulları

“Venüsler”den Toprak Ana simgesine, Toprak Ana’dan Ana Tanrıça aşkınöznesine: Gelelim “kabaca eşitlikçi” nitelenen ilkel toplulukların yapılarına(10) ve düşünüş biçimlerine; o düşünüş biçimlerinin ürünü saygın sanal öznelere. İlkel topluluklar, üyeleri kadın-er- kek (avcı-toplayıcı) işlev bölümü dışında kolektif geçim etkinliklerinde bulunan, yiyeceklerini bölüşen, yarışmacı olmayan dayanışmacı birliklerdir. Üyeleri arasında sınıf farklılıkları bulunmamakla birlikte, saygınlık konumu farkları bulunabilen “statü toplumları” sayılırlar. Yüksek statüler (patriarklar, şefler, av önderleri, yaşlılar, “sihirci-sağal- tıcı” denen büyücüler) sıradan üyelerden daha fazla saygı görürler. İlkel topluluğun saygın üyelerinden biri, hele sıra dışı sevilen ya da korkulan (karizmatik) kişiyse, öldüğünde (sıradan üyelerin “uyurgezer” ruhlarından farklı olarak) ruhlarının topluluk üzerinde koruyucu, düşmanlar üzerinde korkutucu etkilerini sürdüreceği inancına kapılınır. Söz konusu kimseler, artık yaşamadıklarına göre, duyumsayan (hisseden), düşünen, bilen gerçek özneler sayılamaz. Onlar da sanal öznelerdir. Onları, öteki sanal öznelerden farklı olarak “saygın sanal özneler” sayabiliriz.

likle kurduğu sanal ilişki” olarak tanımladığı biliniyor. Bu yoruma dayanılarak, öznenin böyle ilişkiler kurduğu gerçeklik alanında, gerçekte bulunmayan öznelerin de “sanal özne” yaratmanın önemli bir örneğini oluşturduğu görüşü ileri sürülebilir.

Tüm bu sanal özne türleri, sanal özne yaratma yollarıyla ilgili “varsayımlar” niteliğindedir. Ancak söz konusu varsayımlar, arkeolojide ve mitolojide sanal özne yaratma olgularının ipuçlarıyla desteklenmektedir:

“Venüsler” Toprak Analar, Ana Tanrıçalar: İnsan topluluklarının düşünüş ve duygularının en erken tarihlerdeki ipuçları, gerilerinde bıraktıkları kalıntıları, Z.Ö. 40 – 15 binyılları arasında (son buzul çağında) Avrupa topraklarında yaşamış “uzman avcı” nitelenen topluluklardan gelmektedir. Onların mağara duvarlarına ve kaya yüzeylerine çizip boyadıkları gravürlerde ve resimlerde, daha çok hayvanlar gösterilmiştir. Gösterilen hayvanların dinle, tapınmayla değil, av sihiri törenleriyle ilgili oldukları, dün olduğu gibi bugün için de en sağlam yorum gö- rünmektedir.(11) Öyleyse bu hayvan simgeleri sanal özneler sayılamaz.

Ancak, “taşınmaz sanat yapıtları” nitelenen böyle kalıntıların bulunduğu yerde ya da yakını yerlerde, kimi yazarlarca “taşınır sanat yapıtları” sayılan objeler de toplanmıştı. Bunlar, bir karış dolayı yükseklikte, cinsellik özellikleri abartılmış ya da gebe, şişman kadınların gösterildiği yontucuklardır. Arkeolojide “Venüs- ler” adı verilen bu yontucukların yapılış nedenleri hakkında en sağlam görünen yorum, onların “doğurganlık muskaları” işlevi gördükleridir. Bu yoruma ve avda ya da avda yaralanmalar sonucunda yitirilen avcı üyelerin oranının yüksek olacağı varsayımına dayanılarak Venüsler, karşılaşılan “doğum darboğazı” sorununa sanal çözüm arayışının ürünü görülürler. “Venüsler”, topluluğun kısır kadınlarına doğurganlık kazandıracakları, kısır olmayanların ise daha sık doğurmalarını sağlayacakları umuduyla yapılmışlardır. İnsan duygu ve düşünüşünün bir eğilimi de, gerçeklik evreninde çözümü bulunamayan sorunlara, düşler, simgeler evreninde çözüm bulunacağı umuduna kapılınmasıdır. Artık klişeleşmiş örneğimle, düşmanına diş geçiremeyen ilkelin, onun kuklasına (benzerine, simgesine) şiş geçirerek (kara büyü ile öldürüp) kurtulabileceğini ummasıdır.

“Venüsler”e benzer yapıtlarla, avcılık ve toplayıcılığın egemen geçim biçimi olmaktan çıkıp, yerini bitkisel ve hayvansal besin üretiminin aldığı neolitik çağ yerleşme yerlerinde (örneğin Orta Anadolu’da Hacılar kazı yerinde) de karşılaşılmıştır. Ancak, varlıklarını kültürel gelenekle neolitikte de sürdüren, ama artık taştan, kemikten, boynuzdan çok kilden yapılıp pişirilen bu objelerin, işlev değiştirmiş olacaklarından, “muska” sayılmamaları gerekir. İçlerindeki (Ankara, Anadolu Medeniyetleri Müzesi salonunda sergilenen gibi) bir erkekle çiftleşen örneklerine, memelerinden hayvanları da emzirenlere bakılarak onların, artık toprak anayı simgeledikleri sonucuna varılmıştır. İlkel topluluğun egemen analoji (benzetme) mantığı içinde, toprağın verimliliği ananın doğurganlığına benzetilerek, toprak anayı simgeler olmuşlardır: Öyleyse, üretime geçişle toprak da özneleşti- rilmiştir. Sınıflı toplumda tanrıçalara dönüştürülmek üzere yüksek saygınlıkta bir (sanal) özne yapılmıştır: Toprak Ana.

Şamancılık

Şamancılık kültür düzeyine benzer bir düzeyde bulunan göçebe çoban topluluklarının, saygın sanal öznelerini göklere yerleştirdiklerini biliyoruz.

O tarihlerde tanrıça sayılamazlar; çünkü ilkel topluluğun eşitlikçi insan-insan ilişkileri bağlamında insan-doğa ilişkilerine de eşitlikçi alışkanlıklar ve değerler ile yaklaşılmıştır. Topluluk üyelerinden birinin ötekinden bir şey isteyişi gibi toprak anadan ve doğadan bir şey yapması ya da yapmaması istenmiştir. Sınıflı toplumda bu ilişki değişecek, saygın sanal özneler aşkınözneliğe yükseltilerek, kendilerine yalvarılıp, yakarılıp tapınılacaktır.

Yerleşik çiftçilerde Toprak Ana, göçebe çobanlarda Gök Baba: Sınıflı toplumlara ve onların sanal aşkı- nöznelerine geçmeden önce, üretici topluluklarda geçim biçiminin yerleşik çiftçi topluluklar ile göçebe çoban topluluklar olarak farklılaşmasının saygın sanal öznelerin (bizim “sanal” nitelediğimiz, onların gerçek saydıkları öznelerin) de farklılaşmasına değinivermekte yarar var.

Uzman avcı ve uzman balık avcısı toplulukların Şamancılık (Şamanizm) kültür düzeyine benzer bir düzeyde bulunan göçebe çoban topluluklarının, saygın sanal öznelerini göklere yerleştirdiklerini biliyoruz. Bunu, şamanların göklere sanal tırmanışlarında her bir katta konuştuklarını söyledikleri ruhlardan çıkarabiliyoruz. Yerleşik çiftçi toplulukları Toprak Ana gibi yer ve yeraltı sanal özneleri, sınıflı uygar toplumlarının (Mezopotamya’nın Sümer ve Sami dilli topluluklarında görüleceği gibi) yer (doğa) ve yeraltı aşkınözneleri (İnanna ile İştar) sınıflı toplum öncesi yerleşik çiftçi toplulukların saygın öznelerinin dille aktarılan kültürel geleneklerinin katmanlı toplumda yüceltilmiş uzantıları olmalı.

Sınıflı Uygar Topluma Geçişle Aşkın Öznelerin Yaratılıp Dinsel İdeolojinin Kuruluşu

Yapılan araçlarla birlikte onların simgeleri de arttı. İnsanlık, “araçlar” yanı sıra, insanların doğada gördükleri, kullandıkları, yararlandıkları öteki “nesnelere” de adlar vererek tanımlama yolunda ilerledi.

Kültürel evrimin ve simgesel kültürün uygarlığa ve ideolojiye varacak gelişmeleri: Zamanla, nesnelerdeki “değişmeler”, yani onların “devinimleri”, duran ve devinen (hareket eden) nesnelerin oluşturduğu “olgular” simgelenip, tanımlanıp adlandırıldı. Sözcüklerle simgeleme yanı sıra (onlardan da önce başlatılmış) jestlerle, mimiklerle simgeleme yolları daha da geliştirildi. Sözcükleri (simgeleri) örgütlendirilip tümceler (cümleler) oluşturarak insanlar, yapıp ettiklerini, doğada olup bitenleri anlatabilme, anlayabilme (bilgi edinme) yoluna girdiler. Tekil objeleri simgeleyen adlar yanı sıra, benzer objelerin belleklerindeki simgelerini öbeklen- dirip “cins adlar” kullanır oldular. Kişilere, kişi gruplarına verdikleri adlarla nesnelerin tekil ve cins adlarıyla, devinimi simgeleyen sözcükleri bir araya getirip örgütlendirip tümceler (cümleler) kurarak anlam dizgeleri taşıyan söz takımlarıyla iletişime, yani “konuşmaya” geçtiler.

İnsanların, tekil ve kolektif eylemlerinin simgelere, tümcelere dökülmüş anıları kadar, söyledikleri, dinledikleri tümceler de belleğe atılıp, kuşaktan kuşağa anlatılıp aktarılarak toplumsal belleğe (kültüre) geçirilip korunur oldu. Böylece hızlanan bilgi edinme süreci, topluluğun, topluluk üyelerinin deneyim ve bilgi birikimini (kültürel evrimini) sağladı.

Bu yolda, yaşanan ya da (düşler- dekiler gibi) düşgücüyle tasarlanan olayların tümcelerle aktarıldığı öyküler, mitoslar anlatılmaya başlandı. Bu öykülerden bazıları gerçekliğin kafada oluşturulmuş, simgelerden kurulu modelleriydi. İnsanlığın istenç ve emek etkinliğiyle gerçekliği etkileyici, değiştirici eylemleri yanı sıra, gerçekliği kavrama tutkusu ürünü bilgi edinme etkinliğinin sonuçlarıydı bu modeller. Bazıları ise, insanların gerçeklikle kurulan gerçek ilişkilerini değil (Althusser’in kavradığı gibi) öznenin gerçeklikle kurduğu sanal ilişkilerinin ürünü simgesel modelleri, yani “ideolojik bilgiler” olacaktı.

Simgelerin ideoloji kurma alanında kullanılması, yalnızca sayıları giderek artan, giderek daha karmaşıklaşan simge dizgelerinin kurulmasının ürünü değildi. İdeolojiye de taş uçlu mızrak gibi birden çok parçalı “kompozit” denen araçların ve onlara koşut olarak karmaşıklaşan modellerin daha da karmaşıklaşmalarının sonunda varıldı. Söz konusu aşırı karmaşık simgesel kurguların (onlardan biri olan ideolojinin) oluşturulabilmesi (bunlar yanı sıra) insan-insan, in- san-toplum ilişkilerinin ve toplumsal yapının da karmaşıklaşmasıyla gerçekleştirildi. Gerçekten, ideolojinin “dinsel ideoloji” biçiminde ilk ortaya çıkışının, Mezopotamya’da (MÖ 4. binyılda) ilk sınıflı, eşitsiz- likçi (karmaşık) yapılı, devletli top- lumlarla birlikte geliştirilmiş olması, bir rastlantı değildir. Öyleyse, ideolojinin kodlarının çözümlenip düşünsel yapısının oluşumunun yeterince anlaşılabilmesi için, toplumsal karmaşıklaşmanın izlenip hiç değilse ana çizgilerinin çözümlenmesi gerekir.
Burada, toplumsal karmaşıklaşmanın ana dallarını oluşturan gelişmeler olarak, kadın ile erkek cinsler arası işlevsel farklılaşmaya, çiftçi-çoban yaşam biçimlerinin farklılaşmasına ve çobanlar ile çiftçilerin fetih ve katmanlaşmayla bütünleşmelerine değinilecek. Bunu izleyen (toplumsal artı aktarımı ürünü) ekonomik, toplumsal, siyasal farklılaşmalara ve bu farklılaşmaların iyice belirginleşmesi sonucunda ortaya çıkan bir olguyla “düşünsel farklılaşma” eğilimine bakmak da aydınlatıcı olacaktır.

Biyolojik evrimsel cinsel farklılaşmanın cinsler arası kültürel farklılaşmaya etkisi

Öteki bazı hayvan türlerinde de görüldüğü gibi İnsansı (Hominid) familyası cinslerinde ve Homo cinsi türlerinde, çeşitli oranlarda olmak üzere, erkekler dişilerden daha iriydi. Antropolojide “dimorfizm” (ikibiçimlilik) olarak kavramlaştı- rılan bu olgunun ilk insan topluluklarının geçim biçimleri üzerinde (kolaylıkla saptanabilecek) bir etkisi, “avcı ve toplayıcı” nitelenen topluluklarda erkeğin daha çok avcılık, kadının toplayıcılık işlerini üstlenip bu işlerde uzmanlaşması oldu. Böyle uzmanlaşmaları, kaçınılmaz olarak birbirleriyle ilişkilerinde rollerinin farklılaşmasına yol açtı. Farklılaşmalarının bir sonucu da, kadın ile erkeğin bilgi birikimlerinde ve kültürlerinde (büyük ölçüde ortaklık yanı sıra) ayrım- lanabilir küçük bir çatlağın açılıp, bunun birbirleriyle ilişkilerinde toplumsal cinsiyet ayrımcılığına varacak denli genişletilmesi olacaktı. Özetle, cinsler arasında biyolojik evrimsel cinsel farklılaşma temelleri üzerinde kültürel evrimsel işlev, dolayısıyla rol farklılaşması gelişecekti. “Bunun ideolojiyle ve gönüllü kullukla ne ilişkisi var?” diye düşünülebilir. İlişkisi, ilerde açıklanacağı gibi, erkek egemen kültürün ideolojik açılımında, “ideolojik silahlar” takımıyla kadınların hedef alınması, korkutma, umutlandırma gibi yöntemlerin daha çok kadına yöneltilmesi olacaktı. Sonucu, buna direnemeyip erkek değerlerini içselleştiren kadınların (feminist aydınlanma öncesinde) “erkekten çok erkekçi” olabilmelerinde görülecektir.

Pek önemli sayılmayabilecek (o dönemde bir cinsin öteki cins üzerinde egemenliğine varmayacak) av- cı-toplayıcı işlev farklılaşmasının, ilerde (öteki etmenlerin üst üste binmesiyle) hem cinsler arası hem de topluluklar arası ilişkilerde önemli etkileri olacaktır.

Kadınların insanlığı üretici yaşam biçimine geçirişiyle yerleşik çiftçi toplulukların ortaya çıkışı

Kadınların insanlığı üretici yaşam biçimine geçirişiyle yerleşik çiftçi toplulukların ortaya çıkışı

Kadınların yabanıl tahılları sulayarak, çapalayarak, gübreleyerek, sonunda, tohumlarını alıp doğal yetişme alanları dışındaki uygun iklim ve toprak koşullarına sahip yerlere götürüp ekmeleriyle üretmeye başlarken, insanlığı da üretici yaşam biçimine geçirdikleri biliniyor.

İnsanlığın avcı ve toplayıcı asalak geçim biçimi, yerini, yeryüzünün belli bir coğrafyasında, belli iklimsel değişikliklerin görülmesiyle, üretici geçim biçimlerine bıraktı. Söz konusu değişikliklerden biri, dördüncü buzul çağının (Würm) sona ermesiyle (MÖ 15. binyıl dolaylarında) buzullarla birlikte, avcılığın beslendiği iri otobur sürülerinin (megafaunanın) bazı cinsleri yok olurken, bazı cinslerinin de kuzeye çekilmesidir. Buna ek olarak, özellikle Ortadoğu’da, görece kuraklığın baş göstermesi, buna uyarlanan floranın gelişmesidir.

Böyle değişen koşullara verilen tepkilerle, bölge topluluklarının sofralarında, avcılık ile toplayıcılık ürünleri dengesinin toplayıcılıktan yana bozulmasıdır. Bu değişikliğin, toplayıcılığı üstlenmiş kadınları, yordamlama yoluyla bitki evreni hakkındaki bilgi birikimlerini, kuraklık koşulları içinde, yaşam çemberleri yıllık olan yabanıl tanelileri devşirmeye yöneltmeye ittiği anlaşılıyor. İlerde arkeolog ve tarihçi- lerce “yabanıl tahıl devşiricihği”(12 denecek bu etkinlik alanında kazanılan deneyimler, edinilen bilgi birikimi, kadınların onları sulayarak, çapalayarak, gübreleyerek, sonunda, tohumlarını alıp doğal yetişme alanları dışındaki uygun iklim ve toprak koşullarına sahip yerlere götürüp ekmeleriyle üretmeye başlarken, insanlığı da üretici yaşam biçimine geçirdikleri, karşılaştırmalı arkeolojik araştırmalarla ortaya çıkarılmış bulunuyor.(13)

Tohumların ekilmesinden onlardan alınacak ürünün hasat edilmesine dek tarla başında beklenmesinin, buralarda insanlığı yerleşik çiftçi yaşamına yönlendirdiğine kuşku yok. Çapa tarımı döneminde tarımsal üretimi kadınların üstlenmesine karşılık, erkeklerin, avcılık dönemi kültür birikiminden, ürünleri ve topluluğu koruma işlevini üstlenmede yararlanmış oldukları anlaşılıyor. Bunun yanı sıra, arkeolojik bulgular, tarımsal üretimin sap saman gibi yan ürünlerle, bir dönem avladıkları hayvanlardan uysal sürü türlerini seçip ağıllarda toplayıp besleyerek
hayvanları evcilleştirdikleri yönünde.(14)

Sonuçta, Mısır’dan Filistin’den, İran’a ve Orta Asya’ya uzanan, içine Suriye’yi, Kuzey Irak’ı, Güney Anadolu, Orta Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’yu içeren bölgede, kendine yeterli yerleşik çiftçi topluluklarının, yerden biten mantar gibi yayılıp çoğaldıkları görülmüştür.

Yerleşik çiftçi – göçebe çoban toplulukları farklılaşması

Yerleşik çiftçi yaşamına, insanların daha az çalışmalarına yol açtığı, öteki toplulukların ve hayvanların saldırmaları korkusunu azalttığı için geçilmiş değildi. Yeğlenmesi (tercih edilmesi) çiftçiliğin, insan için en yakın olasılık ve en şiddetli acı verici (dolayısıyla en korku salıcı) olan açlığa karşı daha güvenli olması nedeniyleydi. Şöyle ki, et, meyve gibi yiyeceklerin kısa sürede bozulmasına karşılık taneliler, gelecek için saklanıp ambarlarda korunabiliyor- du. Toprağa yerleşmenin baş nedeni, bunun sağladığı güvenlik duygusu olsa gerekti.

Dolayısıyla, yerleşik çiftçi yaşamı, görece bile olsa, sağladığı güvenlik duygusuyla, çevrelerindeki avcı ve göçebe topluluklara da çekici gelmiş görünüyor. Arkeolojik veriler, onların da bir bir yerleşik çiftçi yaşamına geçtiklerini gösteriyor. Ne var ki, yerleşik çiftçi topluluklar bölgesi genişletilip, kültüre alınan yabanıl taneli habitatı sınırları aşılınca, çetin sorunlarla karşılaşılmıştır. Ortadoğu’daki ilk üretici toplulukların güney sınırlarına komşu bölgelerde, zamanın çapa tarımına uygun yumuşak, kumlu topraklar bulunmaktadır. Ama buralarda yağışlar yeterli değildir. Kuzey sınırına komşu bölgeler ise, bol yağış almaları nedeniyle, toprağı sımsıkı kuşatan sık ve saçak köklü otlardan dolayı, çapa tarımına neredeyse olanak vermemekteydi. Buna karşılık, her iki komşu bölge, uçsuz bucaksız bozkır ve stepleriyle, hayvansal besin üretimine elverişliydi. Bu nedenlerle, buralardaki köylerin bitkisel besin – hayvansal besin dengesi, hayvansal besin üretiminden yana bozulmuştur. Hayvancılığa ağırlık verilişi, sürüleri, köy çevresi otlakları yetersiz kılacak derecede artırmıştır. O zaman çözüm, önce yazlık kışlık otlaklar arası gidip gelmekle, sonra, köyler boşaltılıp otlaktan otlağa göçebe çoban yaşamına geçmekle bulunmuştur.

Yerleşik çiftçi – göçebe çoban topluluklar farklılaşması, buralardaki bırakılan, yangın gibi doğal yıkımların ve başka toplulukların saldırılarının izleri bulunmayan köylerin yıkıntı ve kalıntılarınca da desteklenmektedir.

Göçebe – yerleşik topluluklar arası savaşçı ilişkiler

Yerleşik çiftçi topluluğun geçim ve yaşam biçimi ile göçebe çoban topluluğun geçim ve yaşam biçimi karşılaştırılınca, bunların hem topluluk içinde kendi aralarında ka- dın-erkek ilişkilerinin, hem de topluluklar arasındaki barışçı ve savaşçı ilişkilerin alacağı biçimler kestirilebilir.

Yerleşik çiftçi topluluklarda, çapa tarımı döneminde kadın, üretimdeki rolü nedeniyle saygınlık kazanmış görünüyor. Bunu, neolitikte “toprak ana” kültü simgelerinin yaygınlaşmasından çıkarabiliyoruz. Kadınların artan saygınlığı, erkeklerin tarlaları, ambarları, köy topluluğunu savunma (üretici güçleri koruma) işlevi üstlenmeleri üzerine artan saygınlıklarıyla dengelenmiş olmalı. Ancak, kadınların artan saygınlığı, ürettikleri, pazar ekonomisiyle mal ya da para biçiminde biriktirile- mediği için, topluluk ya da erkekler üzerinde erke, hegemonyaya dönüş- türülememiş, çocukları üzerindeki denetimleriyle sınırlı kalmıştır. Kaldı ki, saban tarımına geçilmesiyle ilerde erkek, evcilleştirdiği hayvanları (eşeği, öküzü, atı) sabana koşarak ve sabanın kulpunu “bileğinin gücü” ile kavrayıp sabanı yönlendirerek, “üretimin verimliliği” ürünü fazlayı, hayvan gücünden de yararlanarak artırmanın getireceği ek bir saygınlıkla gene kadını geride bırakacaktır.
Yerleşik çiftçi topluluklarda, tarlaların sınırları (birkaç kuşak çatışmalara yol açmış olabilse bile) sonuçta belirlenmiştir. Dolayısıyla çiftçiler, komşuların topraklarını ele geçirme çabasından çok, onları öteki topluluklara, özellikle göçebe çoban saldırılarına karşı savunma konumundadır. Bunun yanı sıra üretimde başrolü oynayan kadının kültürünün etkileri hesaba katılırsa, yerleşik çiftçi toplulukların, görece (göçebe çobanlara göre) barışçı bir yaşam biçimi sürdükleri söylenebilir.

Buna karşılık, göçebe çoban topluluklarda çayırların, otlakların sınırı yoktur. Denebilir ki kapanın elinde kalmaktadır. Bu durum, çoban topluluklar arası sürekli sürtüşmelere yol açmaktadır. Ayrıca, hayvan sürüleri, köylerde ağıllarda, ahırlarda tutulup, dışkıları içinde yaşatıl- dıklarından, salgın hastalıklara daha fazla açıktır.

Talan (ayıcılık), yağma (arıcılık), haraç (koruculuk) evreleri:

Öyle ki bir topluluk, tüm sürüsünü ya da sürüsünün önemli bir bölümünü tek bir salgın hastalıkta yitirebilir. Bunun yol açacağı açlık ya da açlık korkusu bile, onları sorunlarını öteki göçebelerin sürülerini (Kırgız Manas Destanı’nda anlatıldığı gibi) hırsızlıkla ya da savaşla ele geçirme çözümüne zorlayacaktır. Bu sorunun ve bitkisel besin açığı veren kendine yetersiz ekonomilerinin sorunlarının bir çözümü de, savaşçı bir yaşam biçimi edinen çobanların, çiftçilerin ambarlarına saldırmaları olagelmiştir. Yerleşik çiftçi toplulukları ise, hem bitkisel hem de (her ailenin tavuk, domuz, birkaç koyun keçi, hatta sütünden yararlandığı bir iki inek edinmesiyle) hayvansal besinlerini de üreten “kendine yeterli bir ekonomi” sahibi oldukları ölçüde, üretici güçleri savunucu, görece barışçıdırlar.

Bu nedenlerle, yerleşik çiftçi topluluklar ile göçebe çoban topluluklar arası barışçı alışveriş ilişkilerinin önünün tıkalı ya da sınırlı olacağı söylenebilir. Savaşçı ilişkilerin ise yolu (göçebe çobanlar üretim alanında çiftçilerden geri kalmış da olsalar) savaşçı yaşam biçimlerinden ve savaşçı kültürlerinden dolayı, açık olacaktır. Söz konusu kaba güçte dengesizlik, fetih, üretici güçlere el koyma, toplumsal artı aktarımı, katmanlaşma ve devletin ortaya çıkması ile noktalanacaktır.

Bu yolda göçebe çoban toplulukları, önce açlığın zorlayacağı, sonra alışkanlık edinecekleri bir hedefe yöneleceklerdir. Ambarlarını yağmaladıkları köylülerin direncini, direnenleri öldürüp köyü yakıp yıkarak kırmayı sınayacaklar- dır. Fetih devleti kuramının yazarı Franz Oppenheimer (1864-1943) Devlet (1909) adlı yapıtında göçebe çoban – yerleşik çiftçi topluluklar arası savaşçı ilişkilerin bu ilk adımını “talan” olarak niteleyip “ayıcılık evresi” saymaktadır. Bunun altın yumurtlayan tavuğu boğazlamaya benzediğini zamanla kavrayan çobanlar, “arıcılık evresi” dediği “yağma” yoluna yöneleceklerdir. Daha sonra, yağmaladıkları bir köyü ya da vadi köylerini başkalarının talan etmeleri ya da yağmalamaları olasılığına, yordamlamayla bir çözüm bulacaklardır. Ürünlerinin belli bir bölümünü kendilerine vermeleri karşılığı olarak çiftçilere koruma hizmeti sunacaklardır. Orduların çıkışını da açıklayıcı olan bu döneme devlete gidişte “haraç” alınan “koruculuk evresi” denmesini önermiştim. Göçebe çobanların, gerçek ya da sözde daha etkili bir koruma sağlama sözü vererek çiftçilerin topraklarına yerleşmeleri ve çiftçilerden ürünün belli bir oranını “vergi” olarak almalarıyla, toplumsal katmanlaşma (sınıflaşma) uygarlaşma (medinelileşme, kentleşme) ve devletleşme noktasına varıp dayanacak yola girilmiş olacaktır. Yazınsal simetri adına bu son adıma “dayıcılık evresi” denebilir.

Fetih, katmanlaşma ve uygarlık:

İnsanlığın ilk uygar toplumlarının, göçebe çoban toplulukların yerleşik çiftçilerin topraklarını fethedip üzerlerinde egemenlik kurmalarıyla ortaya çıktıkları genellemesinin dayandırıldığı Aşağı Mezopotamya ırmak boyu kent devletlerinde göründüğü, başta Franz Oppen- heimer sonda William H. McNe- ill (1917-2016) olmak üzere(15) birçok arkeolog ve tarihçinin üzerinde birleştiği görüştür. Daha özgül belirtmek gerekirse, bu coğrafyada ilk yapı kalıntıları MÖ 5000 dolaylarından kalma olduğu saptanan Eridu’nun MÖ 3500’e tarihlenen kalıntıları bu yerin bir kent çapına ulaştığını göstermektedir “Uygarlık” kavramı (Ar. medeniyet, İng. civilization, Fr. civilisation) en kısa tanımıyla “kentli yaşam biçimi” anlamına gelmektedir. Bu, arkeolojik veriler ile çiviyazılı filolojik verilerin birlikte yorumlanması, Dicle ve Fırat Irmakları vadisine, Sümer- ce konuşan göçebe çoban halkların, çevre dağlarından (Amanoslar, To- roslar, Zagroslar’da bir yerlerden) gelip dağ yamaçlarında birkaç bin yıldır yerleşik çiftçi yaşamı süren köyler üzerinde egemenlik kurmalarıyla, Eridu’nun ve Eridu’yu izleyerek öteki ırmak kıyısı kent devletlerinin MÖ 3500 dolaylarında bir bir ortaya çıktığını gösteriyor. Bunu, Sümerlilerin geleneksel aş- kınöznelerini dağbaşlarında dikilir durumda ve başlarında dağ benzeri külahlarla canlandırmaları kadar ovada diktikleri dağ gibi ziguratlar da destekliyor.

Eski Dünya kıtalarının (Afroavrasya’nın) öteki ırmak boyu çevrelerinin ilk uygarlıklarının da, göçebe çobanların yerleşik çiftçiler üzerinde egemenlik kurmalarıyla doğdukları anlaşılıyor: Eskiçağ uygarlıkları, Mısır’da MÖ 3000 dolaylarında Libya’dan gelen göçebelerin, güneyin ve Nil deltasının çiftçi toplulukları üzerinde; İndus’ta, MÖ 2500 dolaylarında Himalayalar’ı aşan açık derili (Hint-Avrupa dilli?) göçebelerin koyu derili yerli (Dra- vit) halklar üzerinde; sonra Aryan göçebelerin kastlara varacak sonuçlarıyla Ganj Vadisi’nde MÖ 1500 dolaylarında köylüler üzerinde; Çin’de, tunç savaş arabalı Şang fe- tihçilerin Sarıırmak kıyısı darı üreticisi (Anyang gibi) köyler üzerinde egemenlikleriyle kuruldu.

Aşkınöznelerin mitoslardaki ipuçları: Göçebe çoban – yerleşik çiftçi savaşçı ilişkisinin ve iki topluluğun, fethi izleyen (eşitsiz ilişkiler biçiminde de olsa) bütünleşmesinin, uygar toplumların mitolojilerinde (dolaylı da olsa) ipuçları bulunmaktadır. Buna örnek olarak mitolojilerdeki “karışık yaratık” aşkınözneler gösterilebilir. Mısır uygarlığından örnek, şahin başlı insan bedenli Tanrı Kral Horus’tur. (16) Sümer mitolojisinde de ona benzer bir aşkınözne ile karşılaşılır: O- anes, Sümer toplumunun oluşumunu mitoloji terminolojisiyle anlatan Babilonya başdincisi Berosios’un sözünü (Babylonica adlı metinde) ettiği, Körfez’den çıkan, Sümer’e uygarlık getiren keçi, balık, insan karışımı bir tanrıdır. Onun keçi totemli göçebe Sümerliler ile Dicle-Fırat’ın denize karışması öncesi balık kaynayan bataklıklarının topluluklarının toteminin bireşiminden (sentezinden, yani totem simgelerin kafada birleştirilmesinden) oluştuğu yorumu ya- pılmaktadır.(17)
ilk uygar topluma geçilişinde taşkın ırmak vadilerinin ve büyük sulama tarımının önemi: Göçebe çoban toplulukların yerleşik çiftçi köylerini ele geçirip halkları üzerinde egemenlik kurdukları her yerde uygar, sınıflı topluma geçilmiş değildir. Uygarlığa geçişte bu tür bir fetih ve katmanlaşma, gerekli koşul olmakla birlikte yeterli koşul sayılmaz. Yeterli koşulun, katmanlaşmayı (yeni yeni mesleklerle) kesinleştirip kurumlaştıracak çapta toplumsal artı sağlanabilecek bir coğrafya çevresi (taşkın ovasını besleyen ırmak vadisi) ile bu çevrede büyük çaplı ve her yıl toplumsal artı üretilip aktarılabilecek büyük sulama tarımı bayındırlıkları yapımının örgütlendirilip yönetilmesi olduğu anlaşılıyor.

Mezopotamya’da böyle bir coğrafya bulunuyordu. Çünkü Dicle-Fırat Irmakları vadisi tabanında (kuzeyinde taşkınlar, orta kavşaklarında yağışların yetersizliği, körfeze yaklaşılırken bataklıklar nedeniyle)

Sümerlilerin gelişinden önce tarım yapılıp köyler kurulamamıştı. Sümerlilerin fethini izleyen bir-iki yüzyıl içinde, söz konusu su denetleme bayındırlıkları (set, baraj, kanal yapımı) gerçekleştirilmiş, ırmak kıyısı köy yerleşmeleri oluşup, kentlere, kent devletlerine varılacak yönde kalabalıklaşmıştı.

İş yöneticileri ile kamu yöneticileri farklılaşması: Yerleştikleri “Su- mer” denen Aşağı Mezopotamya’nın adından gidilerek “Sümerliler” denecek olan göçebe çoban toplulukları bölgeye olasılıkla (çoğu büyük çaplı barbar akınlarında görüldüğü gibi) kabile konfederasyonları biçiminde örgütlenmiş olarak inmişlerdi. Dolayısıyla “ilkel topluluk” yapılarında, sınıf ayrımları bulunmamakla birlikte, konum (statü) farkları vardı. İçlerinde anlaşılan savaş yöneticisi kabile başkanları, fetihte savaşçı rolünü üstlenmiş ergin erkekler ve büyücü/şaman benzeri işlev gören yarı-zamanlı uzmanlar bulunuyordu. Vadiye bakılan dağ yamaçlarının yerleşik çiftçi topluluklarını yenilgiye uğratıp, onlardan sağladıkları düzenli artı ürün (haraç/vergi) olanaklarıyla yerleşik yaşama geçmişlerdi. Nüfus artışlarına oranlı olarak, savaşçılarının baskısıyla toplanan artıyı da artırmış olmalılar. Nüfus artışının sürmesi üzerine egemenleri, bir noktadan sonra çiftçilere yükledikleri vergilerin oranlarını daha fazla artırama- yarak, kendilerini yeterince besleyemez duruma düşmüş olabilirler. Böyle büyük bir sorunun çözümünü, vadinin tarım yapılamayan koşullarını, tarım yapılabilecek yönde değiştirmekte arayıp bulmuş görünüyorlar.

Göçebe çobanlık döneminde, sürülerini otlaktan otlağa gündüzün sıcağında süremeyip gece serinliğini bekleyen bütün çoban topluluklarda olduğu gibi, içlerinde, yıldızların durumundan yön saptamayı, giderek mevsimlerin, (dolayısıyla sıcağın, soğuğun, yağışın, taşkınların) zamanı hakkında bilgi edinmeyi görev edinmiş bir kesim bulunmaktaydı. Bu kimseler, toprağa yerleşmeden sonra, geleneksel astronomi bilgi birikimlerinden güvenilir bir tarım takvimi hazırlamada yararlanmış görünürler.(18) Bu bilgileri kendilerine, bir saygınlık hatta (sözünü dinletme gücü olarak tanımlanan) erk kazandırdığı gibi, tarım sorunlarını çözüp üretim yapılabilen toprakları, büyük sulama tarımı etkinlikleriyle genişleterek üretimi örgütleyip yönetme işlerini üstlenme olanağı vermiştir. Böylece söz konusu kesim, tarımın ve toplumun yönetimine aday bir “dinci yöneticiler” kadrosuna dönüşmüştür.

Çalışan-çalıştıran, efendi-köle, yöneten-yönetilen farklılaşmaları: Bu çıkarsamaları, arkeolojide Childe’ın Tarihte Neler Oldu yapıtındaki Sümer kent devletleri yerleşim yerlerinin ilk katmanlarında saptanan (olasılıkla kurban yerleri olan) sunakların sonraki katmanları zamanında, önce tapınaklara dönüşüp, sonra çaplarının ziguratlara varacak denli büyüdüğünün saptan- masından(19) yararlanarak yapabiliyoruz. Bu yolda McNeiU’in Dünya Tarihi yapıtında Sümer’de bir iş yöneticileri sınıfının toplumsal artının alınış biçimi ve toplandığı yer hakkında yazılı belgelere dayanan şu açıklamasından destek bulabiliyoruz: “Bir iş yöneticisi sınıfın ilk olarak nasıl doğduğu belli değil.

Çoban-topluluklar,-ürünlerinin-belli-bir-bölümünü-kendilerine-vermeleri-karşılığı-olarak-çiftçilere-koruma-hizmeti-sunacaktır.

Çoban topluluklar, ürünlerinin belli bir bölümünü kendilerine vermeleri karşılığı olarak çiftçilere koruma hizmeti sunacaktır.

Bir topluluğun bir başka topluluğu fethedişi, toplumu, efendiler ve hizmetçiler, işleri yöneten ve yönetilenler olarak bölmüş olabilir. Öte yandan, insan toplumundaki özel yerlerinin çok eskilere dayandığı bilinen doğaüstü uzmanlarıyla gittikçe gelişen bir görevsel uzmanlaşma süreci başlamış olabilir. Daha sonraki dönemlerin Mezopotamya mitoslarında, tanrıların insanları, eksiksiz donatılmış tanrı evinin, yani tapınağın yiyecek, giyecek ve öteki gereksinimlerini karşılamaları için köleleri olarak yarattıkları anlatılır. Böylece tanrılar üretme sıkıntısına girmeksizin gereksinimlerini karşılamış olacaklardı. Bu düşüncelerin nasıl uygulamaya konulduğu konusunda da biraz bilgimiz var. Örneğin Lagaş’ta bulunan bir yazıda, kentin toprakları, onları elinde tutanların tanrıya ödeyecekleri payların tutarına göre üç bölüme ayrılır. Büyük bir olasılıkla, tanrıya en ağır payları ödeyen çiftçilerin ellerinde, geriye kendilerine yetmeyecek kadar az şey kalıyordu. Bu durum onları, yılın bir bölümünde tanrı adına çalışmak, demek ki sulama kuruluşlarında ya da rahip- lerce planlanan öteki projelerde işlemek zorunda bıraktı. Bu yolla, çiftçilerin tapınağa verdikleri tahılın ve öteki tarım ürünlerinin bir bölümü, tanrının özel hizmetçilerine, yani rahiplerin yönetimi altında yürütülen işlerde çalışanlara ücret olarak ödendi.”<20)
Sümerlilerin göç ve fetih öncesi topluluk dönemindeki toplum yapısı bilinmiyor. Topluluk yapıları, ilkel topluluk döneminde yaşadıklarına göre, “kabaca eşitlikçi” olmalı; ama yerleşik çiftçi topluluklara göre biraz da eşitsizlikçi.<21) Mezopotamya’yı çerçeveleyen sıradağ yamaçları çiftçi topluluklarının topraklarına (fetih ile) el konunca, bu tarım topraklarının denetimi (Spartalıların Lakonia’yı fethinde görüleceği gibi)<22) tüm topluluğun ortak sahipliği ile yürütülmüş görünüyor. Gene de bu, topraklardaki tarımsal üretim etkinliklerini topluluk adına yürütüp yöneten kimselerden oluşan bir “yönetici kadro” ortaya çıkmadan yapılamazdı. Yazılı dönem belgelerinden, “tanrının toprakları” üzerinde “tanrının kanalları” ile sulanarak alınan hasadın “tanrının evi” denen yere getirilip biriktirildiğini öğreniyoruz. Toplumsal artının aktarılıp bölüşül- mesinin bu işleri yöneten “tanrının kâhyaları” denen kimseler arasında “tayın” oranlarına göre yapıldığı yazılı olduğuna göre, fetih ertesinde, hiç değilse büyük sulama tarımına geçiş sonrasında “tapınak ekonomisi” denecek bir düzen kurulmuş olmalı.

Düşünsel farklılaşma: Tam zamanlı kapıkulu düşünürleri

Böyle bir üretim biçimi ile bazı köylerin nicelik ve nitelik olarak büyüyüp karmaşıklaşarak kentlere dönüşmüş olması çok olası. Öyle ki, böylece, artarda ve iç içe gelişen ça- lışan-çalıştıran (ekonomik), efendi- köle (toplumsal), yöneten-yönetilen (siyasal) farklılaşmalar süreci başlamış oldu. Farklılaşma, bu noktada durmayıp, yöneten dinciler arasında gelişen bir uzmanlaşmayla birlikte, “düşünsel farklılaşma” noktasına varıp dayanacaktı.

Şöyle ki, tapınak arşivlerinden ve başka yerlerden kazılıp çıkarılan en eski tabletler, çözülünce, üzerlerinde, inançlar, mitoloji “dinsel ideoloji” konularının değil, beklenmedik biçimde tapınak ekonomisi girdi- çıktı kayıtlarının ve hesaplarının bulunduğu ortaya çıktı.(23) Bundan da, insanlığın ilk yazı ve sayı dizgelerinin
tapınak ekonomisi sorunlarını çözme yolunda bulunup geliştirildiği anlaşılır.

Böyle bir ortamda, tapınak görevlisi dincilerde günlük işleri yürütmede “iş yöneticiliği” ve çalışanların denetlenmesinde “kamu yöneticiliği” becerileri gelişecektir. Zamanla bu iki işlevin görülmesinde kazanılan deneyimle, dinci yönetici kadro arasında da farklılaşmayla ortaya iş yöneticiliğinde ve insan yöneticiliğinde uzmanlaşan iki kesim çıkacaktır. Bu yöndeki gelişmeler, işleyenlerin, daha özgül olarak söylenirse, işleyenlerin kafalarının, düşüncelerinin yönlendirilip yönetildiği bir “dinsel ideoloji” kurup yayan, tapınağa (midelerinden ve kafalarından) bağlı bir “profesyonel kapıkulu düşünürler takımı” belirecektir.(24)

Tarım takviminin kuruluşuyla yazgı kavramına varılışı ve aşkınöznelerin kafada yaratılışı

Sümerce-konuşan-göçebe-çoban-halklar,-çevre-dağlardan-gelip-dağ-yamaçlarında-birkaç-binyıldır-yerleşik-çiftçi-yaşamı-süren-köyler-üzerinde-egemenlik-kurdular.

Sümerce konuşan göçebe çoban halklar, çevre dağlardan gelip dağ yamaçlarında birkaç binyıldır yerleşik çiftçi yaşamı süren köyler üzerinde egemenlik kurdular.

Kültürel evrimde sanal öznelerin geliştirilmesi yolundaki devrimci ilk adım, ilk aşkınöznelerin kafada yaratılmasıyla, ekonomik, siyasal, düşünsel farklılaşmaların kurumlaştığı ilk uygar toplumlarda, MÖ 3000 dolaylarında atıldı. Ayrıntılarını ve belgelerini iyi bildiğimiz bu düşünsel süreç özetle şöyle işlemiştir:

Fetihçi Sümerli göçebe çoban kabilelerinin, yerleşmeden sonra “dinciler” (din adamları) kesimine dönüşecek olan yarı-zamanlı si- hirsel eylem ve düşünüş uzmanları, yerleşme öncesi yıldızlarla ilgili bilgi birikimlerinden yararlanarak, ileride “tanrının tarlaları” sayılacak yerlerdeki sulama tarımının sorunlarının çözülmesine yardımcı olacak bir “tarım takvimi” geliştirdiler. Bunu, yıldızların gökyüzündeki ko- numlanışları ile mevsimlerin birbiri ardına dizilişleri arası bağlantıyı kavrayarak başarmışlardı. Mevsimlerle tarımsal üretim süreçleri arasında da değişmez bir bağ, günün (ve bugünün) dinci düşünürlerince “yazgı” olarak nitelenecek değiştirilemez bir bağlantı (ereksellik ilişkisi) görüldü. Söz konusu yazgının, ürünün, daha özgül olarak “toplumsal artı aktarımının” tutarıyla da bağlantılı olması nedeniyle, dinsel yöneticilerin, kent devleti toplumunun yarınını, hatta kent devletleri arası ilişkilerin geleceğini (o yıl verimli bir ürün hasadının yapılıp yapılamamasına göre) belir- leyebiliyordu.(25) Dinciler, işte buna bakarak, bir kent devletinin (tanrının kâhyası olarak gördükleri baş- dinci yöneticisinin) ilerde başsa- vaşçıların eline geçecek işlevi gören kimselerin ve toplumların geleceği hakkında kestirimde (tahminde) bulunabilme gücünü ve yetkisini kendilerinde bulabildiler.

Ancak ileride olabilecekleri bildikleri (yazgıyı okuyabildikleri) savlarının, bir de, bunu nasıl başardıklarının anlatılarak pekiştirilmesi gerekiyordu. Bu işi, söz konusu uzmanlık bilgilerini (bir tür “meslek sırları” denebilecek bilgileri) açıklayarak yapamazlardı. Yapsalar da sıradan kimseler anlayamayacaklardı. Bu koşullarda (yordamla- mayla) şöyle bir anlatım yolu bulunmuş görünüyor: Yıldızlar, değil mi ki söz konusu bilgilerinin kaynağıydı, onların gelecekte olacaklara ilişkin “yazgı” diyecekleri bilgilerini, onlarla “konuşarak” (yazının geliştirilmesinden sonra da onları “okuyarak”, anlamlarını çözerek) edindiklerini söyleyebilirlerdi. Öyle de söylediler. Bunu, sözlü anlatımın simgelerinin yazı simgelerine aktarılması olanağını sunan yazı dizgesinin geliştirilmesinden sonraki tabletlerdeki sözlerin (bilginlerince) çözümünden, neredeyse kesinlikle çıkarabiliyoruz: Gerçekten, konunun uzmanları, gerek çiviya- zılı, gerek ondan önceki resimyazı- lı (piktografik) metinlerde, “dingir” olarak seslendirildiğini (karşılaştırmalı filoloji çalışmalarıyla) ortaya çıkardıkları simgeyi, hem sıradan “yıldız”, hem de “bilen özne” (Tanrı) olarak sundukları (belki buna kendilerini de inandırdıkları) sanal varlıkların belirtilmesinde kullanmışlardı.

Aşkın öznelerin kimliklerinin ve kişiliklerinin efendilerden ve yöneticilerden esinlenilerek kuruluşu

Aşkınözneler olarak tanrıların yaratılmasında girilen yolda atılacak ikinci adım, bu simgelerin içinin doldurulması olacaktı; yani, aşkı- nöznelerin kimliklerinin, kişiliklerinin kurulmasının bir yolu aranacaktı. Ki bu da güç değildi. Bu yolda (dinsel düşünüşün gelişmesiyle, bir inançtan sonuçlar türetmede kullanılacak “tümdengelim” mantığından önceki kültürel evrimin sınıfsız toplumunda) insan-doğa, insan-in- san ilişkileri deneyim ve bilgi birikimiyle varılan “benzetme” (analoji) mantığı kullanılacaktı. Böyle bir analoji mantığıyla gökyüzü sanal aş- kınözneleri ve düzeni, yeryüzü gerçek toplumsal MÖ 3. binyıldan kalma Sümer, MÖ 2. binyıldan kalma Babil tabletlerinde işlenen “Yaratılış Mitosu” içinde yaratılış şöyle anlatılmaktadır.

Kıdemli ve kıdemsiz tanrı kuşaklarının kurgulanışı: “Başlangıçta”(26) Tatlı Sular Tanrısı Apsu ile Tuzlu Sular Tanrıçası Tiamat vardır. Onların (cinsel) sularını birleştirmelerinden Lahmu ile Lahumu varolur (erkek-dişi birliği aile ve doğum analojisi). Böylece bilginlerce Gündüz ile Gece olarak yorumlanan bir tanrı çifti oluşur. Onlardan da, An- şar ile Kinşar (Bataklık ve içindeki Adacık oldukları yorumlanan) tanrı kuşağı doğar. Burada, ilk uygar top- lumların biçimlendiği coğrafya ve iklim koşullarının çağrıştırılıp, şeflik, devlet öncesi örgütlenmeler sırasındaki toplulukların birbirleriyle savaşçı ilişkilerinin yarattığı düzensizlikten, aynı zamanda taşkınların ve bataklıkların kaosundan, yerleşme, katmanlaşma ve farklılaşmayla toplumsal “düzen” kuruluşu, mitos dili ve simgeleriyle anlatılmış olabilir.

Tanrılar savaşının çıkışı ve tutsak tanrılar sorununun çözülüşü: Sonra (anlaşılan) sayıları düzineyi bulunca kıdemli tanrılar ve onların soylarıyla genç tanrılar kuşakları oluşur. Kıdemli tanrılar, gök “annun- nakisi” (tanrılar grubu) olarak orunları (makamları) yükseltilip (terfi ettirilip) yüceltilirler. Kıdemsizler yer anunnakisi’ni oluşturur. Kıdemli tanrıların çocuklarının “tepişip koşuşarak”, yaptıklarından Apsu, Tia- mat ve oğulları, Apsu’nun veziri olan Mummu’nun (Sis Tanrı’nın) rahatları bozulur. Burada da devlet örgütlenmesi öncesindeki toplumsal düzensizlikten esinlenilmiş görünüyor.

Apsu, vezirini alıp, (tanrıça) Tiamat’ın önüne (huzuruna) çıkıp “Gündüz dinlenemiyor, gece uyuyamıyorum” diye yakınır. (Feministler bu anlatıda matriarşiden pat- riarşiye geçiş ipucunu bulabilirler.) Sürdürerek Apsu, “yok edeceğim onları” (feministlere katılmayanlar ise Apsu’nun bu sözünü patriarşi- nin ipucu sayacaklardır) der. Tiamat “Kendi doğurduğumuzu neden yok edecekmişiz” derse de erkek tanrıları vazgeçiremez. Apsu ile Mummu, Tanrıça’yı dinlemeyip düşündüklerini uygulamada kararlıdırlar. Bu, çocukları olan tanrıların kulağına gider. Bilge Tanrı Enki (Sami dilinde Babil mitoslarındaki adıyla Ea) baba tanrıların şamatacı çocukları hak- kındaki niyetlerini okuyup, bilgeliğinin yetilerinden biri olan sihir ile Apsu’yu uyutup öldürür. Baştanrılığı ele geçirmiş olur. “Apsu” adını verdiği o yeri tapınç odağı yapar. Burada, sanki sihirden din kurumuna, tapınmaya geçilerek sınıflı toplumun kuruluşu yansıtılmaktadır. “Apsu”, Yaratılış Mitosu’nun Babil çeşitlemesinde, “yazgıların saptandığı oda” olarak nitelenmektedir. Ancak orada “bilgeler bilgesi, tanrıların en bilgilisi Marduk (Babil’in koruyucu yerel tanrısı) doğdu” denerek.(27) Sümer yaratılış mitosunda Sami dilli halkın en büyük kent devleti olan Babil’in Mezopotamya egemenliğini eline geçirmesinin gerektirdiği değişikliklere hazırlık yapılmakta ve Marduk uzun uzun övülmektedir.

Öyküye dönüldüğünde, Tiamat’ın (Enki’nin yanına katılmayan) çocukları, annelerini babaları (kocası) öldürülürken sessiz kalıp bunu önlememekle suçlar, ondan babalarının öcünü almasını isterler. Tiamat tanrı kuşakları arası savaşı başlatır. Tiamat’ın ve kendisi ile evlenip başkomutanı yaparak yazgı tabletlerini verdiği oğlu canavar kötücül tanrı Kingu’nun karşısına hiçbir tanrı çıkamamaktadır. Çıkamayınca, yazgı tabletlerinin kendine verilip sözünün yasa sayılmasını isteyerek Marduk, Tiamat’ın karşısına çıkma yürekliliğini gösterir. Teke tek savaşı kazanıp, pazarlık gereği tanrıların “han”ı sayılması, Babil çeşitlemesinin odak noktasıdır. Bu tanrı kuşakları arası savaş, savaşı yitiren yanın tanrılarının tutsak alınışı, Sümer çeşitlemesinin bulunabilen tablet parçalarında da vardır. Dahası, insanın yaratılışı orada daha tutarlı bir gerekçe ile işlenmektedir.(28)

Savaş tutsağı tanrılar savaşı kazananlar için çalışmaktan kaçınmaktadırlar. Hatta ayaklanmaları tehlikesi vardır. Bu tehlikeyi gören tarılar, soruna bir çözüm arar. Öyle anlaşılıyor ki, yaratılış mitosunu kuran,düzeninden ve bilen öznelerinden (kafada onlar çağrıştırılarak, onlardan esinlenilerek) analoji ile kurulacaktı.

“Bilen özne” niteliğinin gerçek öznelerden alınıp sanal öznelere bağışlanarak gerçek öznelerin kulluğa düşürülüşü

Gerçekte, tanrılara önce “bilen özne” yetisi yüklenmişti. Sonra, ilerde “her şeyi bilen” (lat. Omnisci- ence) oldukları ileri sürülecekti. En sonunda, insanların “bilen özne” olma nitelikleri ellerinden alınıp tanrılara sunulduğu için, insanlar bilen öznelikten bilmeyen kulluğa düşürülünce, her şeyi bilen sanal öznelerin, gerçek insan öznelerin üstüne çıkarılıp (onları yaratan ve yönetenler sayılarak) “aşkınözneleştirme” düşünsel/inançsal işlemi tanrıların kafada yaratılmasıyla tamamlanacaktı.

İnançlar bu noktaya taşınırken tanrıların kişiliklerinin kurulmasında, dinci ideologlar (bıraktıkları metinlerde açıklamadan, belki kendileri bile önceleri bilincinde olmadan) tanrıları, çalışmayan, çalıştıran “efendiler” katmanından esinlenerek gereksinimlerinin karşılanması görevini, bu amaçla yarattıklarını söyledikleri insanların (kullarının) sırtına yüklediler. Yeryüzündeki düzenin devlet biçiminde örgütlendirilmiş kurumlarla sağlanışına bakıp, bundan analojiyle aşkınöznelerine bir de “yöneticilik” yüklediler. İnsanları, yöneticiler karşısındaki uyruk konumlarına bakarak, tanrılarca yönetilen kullar olarak gördüler.

Sümer-Babil Yaratılış Mitosu

MÖ 3. binyıldan kalma Sümer, MÖ 2. binyıldan kalma Babil tabletlerinde işlenen “Yaratılış Mitosu” içinde yaratılış şöyle anlatılmaktadır.

Marduk

Marduk, Tiamat’ın karşısına çıkma yürekliliğini gösterir. Teke tek savaşı kazanıp, pazarlık gereği tanrıların “han”ı sayılması, Babil çeşitlemesinin odak noktasıdır.

Kıdemli ve kıdemsiz tanrı kuşaklarının kurgulanışı: “Başlangıçta”(26) Tatlı Sular Tanrısı Apsu ile Tuzlu Sular Tanrıçası Tiamat vardır. Onların (cinsel) sularını birleştirmelerinden Lahmu ile Lahumu varolur (erkek-dişi birliği aile ve doğum analojisi). Böylece bilginlerce Gündüz ile Gece olarak yorumlanan bir tanrı çifti oluşur. Onlardan da, An- şar ile Kinşar (Bataklık ve içindeki Adacık oldukları yorumlanan) tanrı kuşağı doğar. Burada, ilk uygar top- lumların biçimlendiği coğrafya ve iklim koşullarının çağrıştırılıp, şeflik, devlet öncesi örgütlenmeler sırasındaki toplulukların birbirleriyle savaşçı ilişkilerinin yarattığı düzensizlikten, aynı zamanda taşkınların ve bataklıkların kaosundan, yerleşme, katmanlaşma ve farklılaşmayla toplumsal “düzen” kuruluşu, mitos dili ve simgeleriyle anlatılmış olabilir.

Tanrılar savaşının çıkışı ve tutsak tanrılar sorununun çözülüşü: Sonra (anlaşılan) sayıları düzineyi bulunca kıdemli tanrılar ve onların soylarıyla genç tanrılar kuşakları oluşur. Kıdemli tanrılar, gök “annun- nakisi” (tanrılar grubu) olarak orunları (makamları) yükseltilip (terfi ettirilip) yüceltilirler. Kıdemsizler yer anunnakisi’ni oluşturur. Kıdemli tanrıların çocuklarının “tepişip koşuşarak”, yaptıklarından Apsu, Tia- mat ve oğulları, Apsu’nun veziri olan Mummu’nun (Sis Tanrı’nın) rahatları bozulur. Burada da devlet örgütlenmesi öncesindeki toplumsal düzensizlikten esinlenilmiş görünüyor.

Apsu, vezirini alıp, (tanrıça) Tiamat’ın önüne (huzuruna) çıkıp “Gündüz dinlenemiyor, gece uyuyamıyorum” diye yakınır. (Feministler bu anlatıda matriarşiden pat- riarşiye geçiş ipucunu bulabilirler.) Sürdürerek Apsu, “yok edeceğim onları” (feministlere katılmayanlar ise Apsu’nun bu sözünü patriarşi- nin ipucu sayacaklardır) der. Tiamat “Kendi doğurduğumuzu neden yok edecekmişiz” derse de erkek tanrıları vazgeçiremez. Apsu ile Mummu, Tanrıça’yı dinlemeyip düşündüklerini uygulamada kararlıdırlar. Bu, çocukları olan tanrıların kulağına gider. Bilge Tanrı Enki (Sami dilinde Babil mitoslarındaki adıyla Ea) baba tanrıların şamatacı çocukları hak- kındaki niyetlerini okuyup, bilgeliğinin yetilerinden biri olan sihir ile Apsu’yu uyutup öldürür. Baştanrılığı ele geçirmiş olur. “Apsu” adını verdiği o yeri tapınç odağı yapar. Burada, sanki sihirden din kurumuna, tapınmaya geçilerek sınıflı toplumun kuruluşu yansıtılmaktadır. “Apsu”, Yaratılış Mitosu’nun Babil çeşitlemesinde, “yazgıların saptandığı oda” olarak nitelenmektedir. Ancak orada “bilgeler bilgesi, tanrıların en bilgilisi Marduk (Babil’in koruyucu yerel tanrısı) doğdu” denerek.(27) Sümer yaratılış mitosunda Sami dilli halkın en büyük kent devleti olan Babil’in Mezopotamya egemenliğini eline geçirmesinin gerektirdiği değişikliklere hazırlık yapılmakta ve Marduk uzun uzun övülmektedir.

Öyküye dönüldüğünde, Tiamat’ın (Enki’nin yanına katılmayan) çocukları, annelerini babaları (kocası) öldürülürken sessiz kalıp bunu önlememekle suçlar, ondan babalarının öcünü almasını isterler. Tiamat tanrı kuşakları arası savaşı başlatır. Tiamat’ın ve kendisi ile evlenip başkomutanı yaparak yazgı tabletlerini verdiği oğlu canavar kötücül tanrı Kingu’nun karşısına hiçbir tanrı çıkamamaktadır. Çıkamayınca, yazgı tabletlerinin kendine verilip sözünün yasa sayılmasını isteyerek Marduk, Tiamat’ın karşısına çıkma yürekliliğini gösterir. Teke tek savaşı kazanıp, pazarlık gereği tanrıların “han”ı sayılması, Babil çeşitlemesinin odak noktasıdır. Bu tanrı kuşakları arası savaş, savaşı yitiren yanın tanrılarının tutsak alınışı, Sümer çeşitlemesinin bulunabilen tablet parçalarında da vardır. Dahası, insanın yaratılışı orada daha tutarlı bir gerekçe ile işlenmektedir.(28)

Savaş tutsağı tanrılar savaşı kazananlar için çalışmaktan kaçınmaktadırlar. Hatta ayaklanmaları tehlikesi vardır. Bu tehlikeyi gören tarılar, soruna bir çözüm arar. Öyle anlaşılıyor ki, yaratılış mitosunu kuran, tanrıların (bu demektir ki egemen katmanın ve yöneticilerin) sözcüleri, savaşı yitiren tanrıların (esinlendikleri insanlar dünyasında savaş utkusu sonrası seçeneklerden birine uyup) köle konumuna indirildiğini söyleseler, mitostan bekledikleri amacı tehlikeye sokabileceklerini düşünmüş olmalılar. Bu durumda mitosu dinleyen insanlar, kazanan tanrıların gereksinimlerini karşılayıp hizmetlerini gören savaşı yitiren tanrılar varken, tapınaklara adak, kurban getirip tapınak hizmetlerini görmeyi gereksiz bulabileceklerdir. Yaratılış mitosu içinde savaş tutsaklarının beynini patlatıp düşmanlarından kurtulma seçeneğini işleseler, başka bir sorunla karşılaşacaklardır: Yavaş yavaş yerleştirmeye çalıştıkları tanrıların ölümsüzlüğü inancı sarsılacaktır. Metinde bunlar yazmıyor, ancak ipuçları var: Soruna bir çözüm bulması için, insanlığın ilk uygar toplumunun örneğini veren Eridu kentinin bilge tanrısına başvurulması. Bu noktada Yaratılış Mitosu’nun odağında buluruz kendimizi. Çünkü Enki (Sami dilindeki ve Babil versiyonundaki adı Ea olan tanrı), tutsak tanrılar yerine, hizmet görevinin yerine getirilmesinin kefilliğini yapması için (dinsel düşünüşte İsa dönemine dek sürecek bir “kefaret” kavramıyla) “tutsak tanrılara benzeyen bir canlı yaratmalarını” öğütler.

insanın yaratılış ve varlık nedeni: Özgün Sümer çeşitlemesi Yaratılış Mitosu’nda anlatıldığına göre Enki’nin önerisi benimsenir. Görev doğum tanrıçası Ninmah’a verilir. Ninmah kafasında (ilk aracı yontan insan canlandırmamı çağrıştırırca- sına) baştanrının imgesini düşünür. Elini enginin derinliğine daldırıp çıkardığı balçığa, bu imgeye benzer bir biçim verir. Onun burnuna yaşam soluğu üflenmesiyle insan, tanrılara hizmet/kölelik/kulluk (üçü de aynı anlama gelir) etmesi amacıyla yaratılmış olur.

Burada insan, tektanrıcı dinin üç açılımının (Musacılık, İsacılık, Mu- hammetcilik) kitaplarında yazılanları ister istemez çağrıştırır:

Sümer/Babil Yaratılış Mitosu’n- dan Kutsal Kitap ve Kuran içinde yaratılış inancına: “Tanrı, ‘insanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım’ dedi… Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu…” Göğün ve yerin yaratılış öyküsüne gelince, Rab Tanrı göğü ve yeri yarattığında, yeryüzünde yabanıl bir fidan, bir ot bile bitmemişti. Toprağı işleyecek insan da yoktu. Yerden yükselen (su kaynakları) bütün toprakları suluyordu. Rab tanrı Adem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğu üfledi. Böylece Adem yaşayan varlık oldu.(29) Rab Tanrı doğu’da Aden’de bir bahçe dikti. Yarattığı Adem’i oraya koydu… “Buradan çıkan ilk ırmağın adı Pişon’dur… İkinci ırmağın adı Gihon’dur… Üçüncü ırmağın adı Dicle’dir. Asur’un doğusundan akar. Dördüncü Irmak ise Fırat’tır. Rab Tanrı Aden bahçesine bakması, onu işlemesi için Adem’i oraya koydu.”(30)

“Gökleri, yeri ve bunların arasın- dakileri altı günde (devirde) yaratan, sonra arşa istivâ eden Allah’tır. Allah gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir… O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır. Sonra onun zürriyetini dayanıksız bir suyun özünden üretmiştir. Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş, ona kendi ruhundan üflemiştir. Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz.’^3^ “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye ya- rattım.”(32)

SONUÇ YERİNE BİRKAÇ NOT

İdeoloji düşünsel kurumu, insanlığın ilk sınıflı toplumuyla birlikte “dinsel ideoloji” biçiminde türetilmiştir. Sınıflı toplumu, tanrı-kul (yaratan efendi – yaratılan kul) arası eşitsizlikçi ilişki modeli ile anlamak, aklamak amacıyla kullanılırken, her türlü eşitsizlikçi ilişkinin türetile- bilerek kopyalandığı bir kalıp işlevi görmüştür. Varlığı, egemen sınıflarca, sınıflı toplumlar boyunca, her kuşakta yeniden üretilen bir inançlar dizgesi olarak bugüne dek sür- dürülebilmiştir.

Fransız (burjuva) Devrimi düşünürleri, insan düşünüşünün bilimsel çözümlemesini yaparken, “ideoloji” kavramını “düşüncelerin bilimi” (olumlu) anlamıyla önermişlerdir. Napoleon dönemi siyasal restorasyon evresinde, devrimin “ideolo- jistleri” aşağılanırken ideolojiye olumsuz anlamı yüklenmiştir. Marx, devrimci düşünüşün hedefinin, tüm insanlık yararına gösterilip burjuva çıkarına işleyen “ideolojinin maskesini düşürmek” olduğunu yazarken ideoloji kavramını bu olumsuz anlamıyla kullanmıştı. Burjuvazinin tepeden tırnağa örgütlü olduğu saptamasında bulunan Lenin, emekçilerin onunla savaşımını düşünceler ve değerler alanında da sürdürmesi gereğini görerek, “proletaryanın devrimci ideolojisi” kavramıyla, ideolojiler arasında hem devrimci, hem bilimsel olanlarının bulunabileceğini göstermiştir. Bu çizgide Grams- ci, “ideolojik hegemonya” kavramını geliştirmiştir. İdeoloji kavramına yüklenen bu anlamlar göz önüne alınarak, “genel ideoloji” ve onun alt dalları kavramlar olarak “bilimsel ideolojiler”, “gerici ideoloji”, “tutucu ideoloji”, “ilerici ideoloji” gibi kavramlara gereksinim duyulduğu söy-
lenebilir. Ama bu, bu yazının sınırlarını aşacak, başka yazı dizilerini gerektirecek bir konudur.

Alâeddin Şenel

DİPNOTLAR
1) İdeolog sözcüğü, Kaya Türkay, Yeni Özleştirme Kılavuzu (Kırmızı Kedi-Dil Derneği, 2016) “düşuncü” ile karşılanmış.
2) Harun Yahya, Hayalin Diğer Adı: Madde, Kültür Yayıncılık, 2008; bak. kapak ve çeşitli yaprakları, özellikle y.45. Bugün Harun Yahya takma adlı Adnan Oktar cezaevinde ve yargılanıyor. Bu eleştiri bir “vur abalıya” tutumu değildir. Benzer eleştirileri, Oktar devlet ve iktidar katlarında pek makbulken de yapmıştık.
3) Buradaki “uzak hayvan anatalarımız” ve “yakın hayvan anatalarımız” terminolojisi için bak. Alâeddin Şenel, İnsanlık Tarihi, İstanbul, 2016, İmge Kitabevi Yayınları, y.63-75.
4) Bak. Kutsal Kitap, Yeni Antlaşma, “Pavlos’tan Timoteos’a Birinci mektup”, 2/12-14 (2001 Yeni Çeviri).
5) Lucy popüler adıyla tanınan Australopithecus afarensis fosil buluntuları hakkında çeşitli arkeoloji yapıtlarından (“Dizin”lerine bakılarak) bilgi edinilebilir.
6) Yapıtını “İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi” diye sunan Yuval Noah Harari, Hayvanlardan Tanrılara SAPIENS, Çev. Ertuğrul Genç, İstanbul, 2015, Kolektif Kitap, y.35’te) dili de içerdiği anlaşılan “yeni düşünce ve iletişim biçimi” dediği bilişsel yeteneği “Bilişsel Devrim” olarak niteleyip 70-30 binyıl öncesine koyuyor.
7) William H. McNeill, Dünya Tarihi, Çev. Alâeddin Şenel, İstanbul, 2013, y.26.
8) Bak. The Pocket Oxford Latin Dictionary, Oxford University Press, 1995; karş. Latince/Türkçe Sözlük, Dr. Sina Kabaağaç/Erdal Alova (Sosyal Yayınlar, 1995).
9) Karş. Ernst Cassirer, Devlet Efsanesi, Çev. Necla Arat, İstanbul, 2005, Remzi Kitabevi. Cassirer’in insan ve simgelerle ilgili öteki yapıtları (aynı çevirmenin ve kitabevinin) İnsan Üstüne Bir Deneme ve Simgesel Formların Felsefesi, Çev. Milay Köktürk (Hece, 2016).
10) Yapılarıyla ilgili “ilkel toplulukların eşitlikçi kararlı denge yasası” için bak. Alâeddin Şenel, İlkel Topluluktan Uygar Topluma, Ankara, 1995, Bilim ve Sanat Yayınları, y.305 ve Şenel, İnsanlık Tarihi, y.154.
11) Şenel, İnsanlık Tarihi, y.186.
12) Bak. Şenel, İlkel Topluluktan Uygar Topluma, Kavram Dizini, “devşiricilik” girdisi.
13) Örneğin bak. Halet Çambel “The Southeast Anatolian Prehistoric Project and Its Singificance for Cultural History” Belleten, Cilt XXXVII, No.149-152, Ankara, TTK Yayınları’ndan Şenel, İlkel Topluluktan Uygar Topluma, y.34n, 113n, 222n.
14) Bak. Şenel, İlkel Topluluktan Uygar Topluma, Dizin “hayvanların evcilleştirilmesi” girdisi.
15) Bak. McNeill, Dünya Tarihi, y.34 ve 48: “İlk çiftçi topluluklar oldukça barışçı ve eşitlikçiydi. Çoban yaşamında ise, başarılı büyük [iri] hayvan avcılarının ayırt edici özelliği olan savaşçı örgütleniş ve şiddete başvurma alışkanlıkları sürdü ve önemini yitirmedi. Aralarındaki bu zıtlık, çobanlara, çiftçilerle herhangi bir askeri çatışmada açık bir üstünlük sağladı. Gerçekten çobanlar öylesine büyük bir üstünlüğe sahip oldular ki, her zaman öteki insanları boyun eğdirerek ve onları hayvanlarıymış gibi sömürerek evcilleştirmeye kalktıkları görüldü.”
16) Karş. Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, Çev. Alâeddin Şenel, İstanbul, 2018, Kırmızı Yayınları, y.151-153.
17) Bak. Şenel, İlkel Topluluktan Uygar Topluma, y.207, 236n.
18) McNeill, Dünya Tarihi,y.36-37.
19) V. Gordon Childe, Kendini Yaratan İnsan, Çev. Filiz (Karabey) Ofluoğlu, İstanbul, 1978, Varlık Yayınevi, y.145-146.
20) McNeill, Dünya Tarihi,y.34-35.
21) İndus ve Ganj uygarlıklarının kuruluşu hakkında yöreye saldıran Hint-Avrupa dilli kabilelerin, göçebelik dönemi topluluk yapısında, sıradan savaşçılar, savaşçı şefler ve dincilerin saygın konumda bulunup, bunların yendikleri koyu derili yerlilerle birlikte, yerleşme üzerine, kastların gelişeceği tohumları atmış olabilecekleri yorumu yapılmaktadır. Benzeri bir yorum, Sümerlilerin göçebelik dönemi yapısının, fetih ve yerleşmeyle katmanlı uygar topluma geçişe yol açmış olabileceği ileri sürülerek, Sümer uygarlığının kökenlerinin açıklanmasında yapılmaktadır.
22) Bak. Alâeddin Şenel, Eski Yunan’da Eşitlik ve Eşitsizlik Üstüne, Ankara, 1971, İmge Kitabevi Yayınları, y.172-173. Mezopotamya’da da tarım mevsimi dışında kalan aylarda köylerden toplanan angaryacı emek orduları çalıştırılarak gerçekleştirilen set, baraj, sulama ve (bataklık kurutmada) akaçlama kanalları gibi bayındırlıklar sonucunda vadi tabanında tarıma açılan topraklar üzerinde çiftçi üreticiler sahiplik savında bulunacak konumda değillerdi.
23) Bak. Childe, Tarihte Neler Oldu, y.126.
24) “Tam zamanlı kapıkulu düşünürler” tanımlamasının önemi, onların, Eski Grek (Yunan) “özgür düşün emekçileri” olarak nitelediğim Sofist’lerin doğuş koşulları ve düşünüşü etkileyiş biçimleri bakımından karşılaştırılmasıyla daha iyi anlaşılacaktır; bak. Alâeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, Ankara, 2013, Bilim ve Sanat Yayınları, y.139.
25) Yazgı kavramının çıkışı hakkında daha ayrıntılı bir yorum için bak. Şenel, İnsanlık Tarihi, y.409.
26) “Başlangıçta göklerde” anlamına gelen Enuma Eliş (Babil Yaratılış Destanı) gibi, Tevrat kitabının da “Başlangıçta” (İng. çeviride “In the beginning” sözleriyle başlatılması, rastlantıdan öte bir alıntıdır.)
27) Bu bölümün, Yaratılış Mitosu’nun özgün Sümer çeşitlemesine Babil dincilerinin sokuşturması olduğu anlaşılıyor. Çünkü, öyküyü özetlediğim elimizdeki en az eksikli metin olan Babil çeşitlemesinin ana temalarında, bundan önce olduğu gibi bundan sonra da Sümer çeşitlemesinin izlenmesi sürmektedir.
28) Babil çeşitlemesinde Marduk’un insanı yaratışı, kazandığı utku (zafer) üzerine, yüreğindeki yeni utkular kazanma tutkusuyla açıklanırken, Sümer çeşitlemesine dönülüp, insanın yaratılış nedeninin tanrıların çalışma yükünden kurtarılıp dinlenmelerinin sağlanması olduğu yazılıdır.
Kramer’in çevirdiği Enki ile Ninmah mitosunda savaş tutsağı tanrılar çalışmaya yanaşmadıkları için olmalı, savaşı kazanan tarılar yiyeceklerini alamadıklarından yakınınca, soruna bir çözüm bulması için Enki’ye başvururlar (bak. Samuel Henry Hooke, Ortadoğu Mitolojisi, Çev. Alâeddin Şenel, Ankara, 2011, İmge Kitabevi Yayınları, y.36,37).
29) Burada “Rab” sözcüğünün toprak ve köle sahibi “efendi”, Adem’in ise “balçıktan” anlamlarına geldiklerini anımsamakta yarar var.
30) Kutsal Kitap, Eski ve Yeni Antlaşma (Tevrat, Zebur, İncil) İstanbul, Kitabı Mukaddes Şirketi, 2001, Yeni Çeviri; “Yaratılış” 1/26-2/15) karş. Kitabı Mukaddes, Eski ve Yeni Ahit, Tevrat; Zebur (Mezmurlar) ve İncil, İstanbul, Kitabı Mukaddes Şirketi, 2000; “Tekvin (Musa’nın Birinci Kitabı) Bap 1/26 – Bap 2 / 15; her iki çeviride de “baksın ve korusun diye” deniyor.
31) Kur’ân-ı Kerîm ve Açıklamalı Meâli, “Secde Suresi”, 7-9; Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2001.
32) Kur’ân-ı Kerim, “Zariyat”, 56.

 

 

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
Kategoriler
Bilim
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular