Bilim ve toplumsal cinsiyet meselesi

Bilim nedir sorusu bilim felsefesinin temel hareket noktalarından biri olmakla beraber, felsefe alanı dışında bu soru sorulduğunda alınan cevaplar kültürden kültüre çok büyük farklılıklar göstermez. Basit bir Google araması...

Bilim nedir sorusu bilim felsefesinin temel hareket noktalarından biri olmakla beraber, felsefe alanı dışında bu soru sorulduğunda alınan cevaplar kültürden kültüre çok büyük farklılıklar göstermez. Basit bir Google araması bile bilim ile ilgili algının fen bilimleri ile sınırlı, deney tüplerinin eşlik ettiği, genellikle iç mekânlarda, belirli birtakım kişilerce icra edilen bir eylem olduğunu gözler önüne serer. Faklı ülkelerde yapılmış çeşitli araştırmalar her sınıf seviyesinden öğrencinin ve farklı meslek gruplarından yetişkinlerin de bilim dendiğinde benzer imgeleri akıllarına getirdiğini ortaya koyuyor. Buna göre bilim kapalı mekânlarda ve genellikle laboratuvarlarda, beyaz önlüklü kişilerce (ki bunlar genellikle erkektir), deney tüpleri ve birtakım teknolojik araçlar yoluyla yapılan inceleme, araştırma ve deney faaliyetleri olarak tanımlanıyor. Bu algı son yıllarda yavaş da olsa değişmeye başlamış olsa bile, 1990’lı yılların ünlü film serisi Geleceğe Dönüş’ün meşhur Dr. Emmett Brown’ı uzun yıllar insanların bilim insanı algısının bir temsili oldu. Belki de karakterin yaratılmasında esas olan toplumların genelinde rastlanılan yarı-deli, dalgın, biraz şaşkın, beyaz önlüklü, dağınık saçlı, sürekli birtakım deneylerle meşgul bilim “adamı” algısıydı. Elbette burada Einstein’ı da bize dil çıkaran fotoğrafı ile hatırlamak gerekiyor.

Einstein’ın ikonik fotoğrafı

Einstein’ın ikonik fotoğrafı, yarı-deli, dalgın, biraz şaşkın, beyaz önlüklü, dağınık saçlı, sürekli birtakım deneylerle meşgul “bilim adamı” algısını güçlendiren imajlardan biridir.

‘Bilimsel yöntem’

Bilimin ne olduğuna dair algımız uzun yıllar fen bilimleri alanındaki ders kitaplarında da yer alan “bilimsel yöntem” tanımı ile şekillenmiştir. Bu tanıma göre bilim araştırılacak problemin ortaya konmasıyla başlar. Ardından probleme ilişkin gözlemler yapılır ve bir hipotez kurulur. Hipotezi test etmek için deney yapılır, deneyden elde edilen veriler hipotezi destekler ise ulaşılan çıkarımlar önce bir teoriye, daha sonra birçok deney ve gözlem ile desteklendiğinde ise kanuna dönüşür. Bilimin ve bilimsel bilgi üretiminin nasıl gerçekleştiğine dair bu öğreti 20. yüzyıl içerisinde eleştirilmiş, geçerliliğini yitirmiş olsa da hâlâ “teorilerin bir gün ispatlandıklarında kanun olacağına” dair yaygın inanç varlığını sürdürmektedir.

Bilim ve bilim insanı hakkındaki bu algı aynı zamanda bilimin tarafsız ve tam anlamıyla nesnel bir uğraş olduğuna dair algı ile birlikte varlık buldu. Dolayısıyla bilimsel bilgi mutlak gerçeği temsil eden, üretildiği kültürün değer yargılarından bağımsız, nesnel bir bilgiydi. Ancak bilimin ne olduğuna dair toplumsal ve felsefi tartışmalar bilimin gelişimini ve bilimsel bilgi üretim süreçlerini siyasal ve toplumsal bağlam içerisinde ele alarak bilime dair var olan bu algıları şiddetli bir biçimde sarsmaya başladı. Özellikle Thomas Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı eserinde bilimsel devrimlerin basitten karmaşığa doğru ilerleyen bilgi birikimlerinin doğal sonucu olarak ortaya çıktıklarının söylenemeyeceğini ifade eder. Kuhn, bilimin basitçe daha iyi teorilerin ortaya çıkmasıyla oluşmadığını ancak paradigma değişimleri sonucu gerçekleşen yön/ bakış açısı değişikliğinin ürünü olduğunu ortaya koyar. Bilimsel bilginin gelişimini etkileyen siyasal ve toplumsal kuvvetlerin neler olduğunu belirlemeye çalışırken, aynı zamanda bilimin özerk ve mutlak anlamda ilerlemeci olduğu, gerçekliğin eksiksiz ve kesin bir tasvirine yaklaşmaya çalıştığı görüşünü de eleştirir. Yani bilim içinde üretildiği zamanın siyasal ve kültürel değerlerinden, toplumsal normlarından, dinsel öğretilerinden, bilim yapanların dünya görüşlerinden ve sosyal statülerinden bağımsız bir şekilde işlemez. Elbette cinsiyetin ve toplumsal cinsiyet rollerinin de bilimin nasıl işlediğine dair önemli bir etken olduğunu feminist hareket ve bilim tarihine getirilen feminist bakış açısı ortaya koymuştur.

Avrupalı, beyaz, zengin

Bilimsel bilginin nasıl, kim tarafından, hangi zaman diliminde ve şartlar altında üretildiği, üretilen bilginin toplum tarafından nasıl karşılanacağını ve onunla ne yapılacağını belirler. Bilimin nasıl yapılacağını belirleyen tüm faktörler paradigma kavramı içinde ele alınabilir. Paradigmayı bir çerçeve olarak düşünmek mümkündür. Doğrunun ve gerçeğin ne olduğuna dair varsayımlar, neyin araştırma konusu olabileceği ve bu araştırmanın nasıl yapılacağı bilim insanlarının benimsediği paradigma tarafından belirlenir. Bilim tarihine baktığımızda önemli bilimsel buluşların ve yaygın bilimsel yaklaşımların tek bir cinsiyetin ağırlıklı olduğu bir bilim topluluğu tarafından gerçekleştirildiğini (ya da bizlere ulaşan bilginin bu doğrultuda olduğunu) görürüz.

Özellikle modern bilimin doğuşu ile birlikte bilim yapanların ayrıcalıklı bir tür zümre olduğunu söylemek zor değil. 19. yüzyıl başlarından itibaren bilimle uğraşanlar ve bu alanda söz sahibi olanlar Avrupalı, beyaz, zengin ve çoğunlukla aristokrat erkeklerdi. Dolayısıyla erkek egemen bir çalışma ve bilgi üretme alanında neyin nasıl araştırılacağını, hangi konunun araştırmaya değer olduğunu ve elde edilen bulguların nasıl yorumlanacağını belirleyen paradigmanın da bir cinsiyeti olduğunu ve bunun eril bir cinsiyet olduğunu söyleyebiliriz.

Simone de Beauvoir

Simone de Beauvoir: “Dünyanın temsili, tıpkı dünyanın kendisi gibi erkeklerin eseridir; onu mutlak doğru saydıkları kendi bakış açılarından tanımlarlar.”

Simone de Beauvoir “Dünyanın temsili, tıpkı dünyanın kendisi gibi erkeklerin eseridir; onu mutlak doğru saydıkları kendi bakış açılarından tanımlarlar” derken verili kabul edilen tüm toplumsal yapı ve rollerin birer kurgu olduğunu ve kurguyu yapan egemen sınıfın erkekler olduğunu ifade eder. De Beauvoire’a gönderme yapan feminist düşünür ve bilimci Evelyn Fox Keller’ın şu önermesi oldukça zihin açıcıdır: Kadın doğulmuyor kadın olunuyorsa bu erkekler için de böyledir, bilim için de. Bilim bir toplumsal faaliyet alanı olarak, sadece basit mantıksal deliller ve deneysel ispatlar tarafından tanımlanmayan bir dizi uygulama ve bilgiler manzumesidir. Tekdüze, doğrusal ve gerçeğe doğru ilerleyen bir bilimsel bilgi üretim sürecinden ve tek tip bir bilimsel yöntemden bahsetmek mümkün değil. Benzer biçimde toplumsal cinsiyet rolleri düşünüldüğünde de kadın ve erkek toplumsal cinsiyet rollerinin “bilimsel” dayanağı olarak ileri sürülen eril ve dişi kavramlarının da biyolojik bir zorunluluk değil, kültürel ve toplumsal olarak tanımlanan kategoriler olduğu söylenebilir. Dolayısıyla Keller’ın ifade ettiği gibi, kadınlar, erkekler ve bilim karmaşık ve iç içe geçmiş bilişsel, duygusal ve toplumsal güçler dinamiğinden birlikte doğarlar. Bu karmaşık sistem içinde bilim ve erillik arasında tarihsel bir birlikteliğe tanık olurken, toplumsal cinsiyet ideolojisinin bilimin oluşumuna ve tam tersi doğrultuda bilimin toplumsal cinsiyet ideolojisinin oluşumuna nasıl etki ettiğini gözlemlemek de mümkün.

İkili cinsiyet sistemi

Patriyarkal toplum yapısının temel ögesi olan ikili cinsiyet sistemi bilimsel düşüncenin üzerine kurulduğu ikili karşıtlık sisteminden beslenmiştir. Bilimsel bilginin temelini oluşturan özne ile nesne arasındaki ilişkinin tarihsel süreç içerisinde cinsel ilişki, cinsiyet ve toplumsal cinsiyet metaforları ile tarif edildiğini görebiliriz. İkili karşıtlık sistemlerinin kadınerkek karşıtlığı ile ilişkilendirilme biçimleri doğa bilimlerinin toplumsal ve kültürel yapılara yansıtılması sonucu oluşur. Eril ve dişil kavramları mutlak birer kategori değil hem biyolojide hem toplumsal yapı içerisinde geçişli ve değişkendirler. Biyolojiden devşirilen bu kategorilerin kültürel olarak kurgulanan kadınerkek cinsiyet rollerine “bilimsel” bir dayanak olarak sunulması beraberinde hem toplumsal hem entelektüel alanların ikili bir karşıtlık sistemi ile kurgulanmasına ve kimi niteliklerin eril, kimi niteliklerin dişil olarak sınıflandırılmasına yol açmıştır. Bu sınıflandırma ise, örneğin nesnellik, akıl ve zihin ile ilgili kavram ve özelliklerin eril bir doğası olduğu, öznellik, duygu ve doğa ile ilişkili kavram ve özelliklerin dişil bir doğası olduğu, dolayısıyla erkeklerin daha nesnel, daha akıllı kadınların ise öznel ve duygusal olduğunun “bilimsel birer gerçek” olarak algılanmasına neden olmaktadır. Böylesi bir ayrışma ise sadece kadınları bilim alanından dışlamakla kalmıyor, dişi ile eril, öznel ile nesnel, sevgi ile erk arasında geniş ve derin bir uçurum yaratır.

Modern bilimin ‘babası’

Bilimin ve bilgi üretiminin geçmişte ve günümüzde farklı biçimlerde ele alındığı söylenebilir. Antik Yunan’da sevginin rehberliğinde bilgiye giden yol olarak tanımlanan bilim, modern zamanlara geldikçe doğa ve işlev bakımından oldukça değişmiştir. Modern bilimin “babası” olarak kabul edilen Francis Bacon’un bilimin tanımı ve işlevi üzerine düşünceleri, bilimin maddi doğanın bilgisine ulaşmak için bir araç olduğu, bilginin ise erk olarak kabul edildiği yönündedir. Bacon bilimi “akıl ve doğa arasında iffetli bir evlilik” olarak tanımlamış ve doğanın yasalara bağlı ancak akıldan yoksun olduğunu söylemiştir. Maddi doğanın akıl tarafından “baştan çıkarılmasının” ve “fethedilmesi”nin mümkün olduğunu söyleyen Bacon’ın bilime yaklaşımında doğanın dişil, aklın ise eril olarak nitelendiği görülebilir. Doğanın izini sürerek, fethetmek ve boyunduruk altına almak ve böylece onu temellerine kadar sarmak bilimin temel gayesi olarak görülmüştür. Nihayetinde akıldan yoksun ancak yasalara bağlı doğa/kadın, ancak bilim/iffetli bir evlilik yoluyla boyunduruk altına alınabilir ve üzerine hâkimiyet kurulabilirdi. Bacon’ın akıl ve doğa arasındaki ilişkiyi heteroseksüel bir evliliğe benzeterek yaptığı bu tanım kadın ve erkek arasındaki ayırımın bilimsel düşünce ve bilim yapma yollarıyla yaygınlaşmasına da hizmet eder. Aynı zamanda 1600’lü yıllardan bugüne geldiğimizde neden hâlâ birçok devlet tarafından kabul edilir tek ilişki biçiminin kadın ve erkek arasında evlilik bağı ile kutsanmış ilişki olduğunu sorgulamaya da hizmet etmelidir.

Eril tahakküm

Günümüzde toplumsal cinsiyet kavramı ile ilişkili olarak ele alınan birçok soru ve sorunun modern bilimin temellerinin atıldığı döneme hâkim olan eril tahakküm zihniyetinden kaynaklandığını söylemek abartılı olmaz. Kadın cinayetlerindeki akıl almaz artış, kadını çalışma hayatının dışına iten sosyal politikasızlıklar, LGBTİQ hareketinin öznelerine yönelik nefret söylemleri ve yok sayma politikaları, çocuk istismarının artışı, kadına ve çocuğa karşı işlenen suçların cezasız kalması ve tüm yaşananların neticesi olarak hepimizin adalet duygusunun tamirin ötesinde örselenmesi, aklı duygudan, nesneyi özneden, erki sevgiden ayrıştırarak hakikat arayışı iddiasında bulunan eril bir bilim anlayışının günümüze yansımasıdır. Elbette ki iktidar hakikat arayışında insanı duygu ve düşünceden müteşekkil bir varlık olarak merkeze alan, istatistiklerde standart sapma olarak dağılım dışı kalanların sesine kulak kesilen, resmi olmayan dillerde konuşanların sorunlarına yönelen ve öznenin beyanını esas alan bir bilim anlayışına tahammül edemez. Ancak unutmamak gerekir ki hakikat engel tanımaz, tüm gerçekliği ile onu yok sayanların karşısına dikilir çünkü bilim ve akademi hiçbir zaman biat etmemiştir ve etmeyecektir!

Pelin Yalçınoğlu

KAYNAKÇA
S.J. Hekman, Toplumsal Cinsiyet ve Bilgi: Postmodern bir Feminizmin Öğeleri, çev. Ü. Tatlıcan, B. Balkız (İstanbul: Say, 2016).

E.F. Keller, Toplumsal Cinsiyet ve Bilim Üzerine Düşünceler, çev. F.B. Aydar (İstanbul: Metis Yayınları, 2007).

T. Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, çev. N. Kuyaş (İstanbul: Kırmızı Yayınları, 2014).

Kategoriler
Akademi

Benzer Konular

  • Carl-Sagan

    Yirminci Yüzyılda Bilim

    “Toplum asla ilerlemeyecek. Bir yandan yavaşlar, diğer yandan aynı hızda hareket eder. Sürekli değişiyor; barbardır, medenidir, hristiyandır, zengindir, bilimseldir, ama… ..verilen her şeyin karşılığında bir şey vardır. ” –...
  • Galile

    Kaostan Doğan Bir Düzen

    17. yüzyılın bilimsel devriminden önce dünya, bilim adamlarının bugün kullandığı anlamdan biraz farklı, ancak bugün birçok insanın kullandığı anlamda kaos tarafından yönetiliyor gibiydi. Dünyanın karmaşıklığının temelinin basit ve sistematik...
  • 190416-nasa-the-big-bang-time-arrow-arrow2-ac-1110p_5798231f87ad507fcb26606d2fb851e8.social_share_1024x768_scale

    Tüm zamanların en büyük patlamasını nasıl kanıtladılar?

    The Big Bang Theory: Tüm zamanların en büyük patlamasını nasıl kanıtladılar? Yazar: Nigel Henbest – Cambridge Doktoru, astronom, The History of Astronomy ve Journal of the British Astronomical Association...
  • Bilimden Bahsetmeden Önce Düşündün mü

    Bilimden Bahsetmeden Önce Düşündün mü?

    Bu yazıda okuyacaklarınız, bilimin şu anki konumu ve geleceği hakkında tarihteki önemli kişilerin bazı sözlerini içermektedir. Bu kelimeleri dikkatlice okumanızı tavsiye ederiz. Bugünün ünlülerinin ağızlarının ne kadar benzer olduğuna...