Anadolu’nun Keşfi

Anadolu eski dünyanın en işlek, fakat modern doğa bilimi teknikleri ile pek az çalışılmış bir coğrafyası. 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda modern doğa bilimlerinin öncü adımları atılırken, natüralistler kıta kıta...
İhsan-Ketin-Doğa-Tarihi-Müzesi-koleksiyonundan-bir-omurgalı-kafatası-fosili.

Anadolu eski dünyanın en işlek, fakat modern doğa bilimi teknikleri ile pek az çalışılmış bir coğrafyası.

18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda modern doğa bilimlerinin öncü adımları atılırken, natüralistler kıta kıta dolaşıp doğayı tanıyıp kayıt altına almanın peşine düştüler. Anadolu bu bilimsel yarışa biraz geç katıldı. 200 yıldır hâlâ kurumsallaşmış ulusal bir doğa tarihi müzesi kuramadık.

YAZI: DR. GÖNENÇ GÖÇMENGİL

Anadolu’nun engin dağ sıraları ve bozkırları arasında arazi çalışması yaparken, toprağın renginin, bitki örtüsünün, buralarda yaşayan hayvan cinslerinin kısa mesafelerde hızla değiştiğini görürsünüz. Bir jeolog olarak, bütün bu değişimleri kontrol eden milyonlarca yıllık süreçleri anlamaya büyük bir merak duyarım. Geçmişteki arazi çalışmalarım sırasında, örneğin bir dağın zirvesinde fosil kavkılarını incelerken, sönmüş bir volkandan çıkmış lavlara hapsolmuş mineralleri gözlerken veya bir fayın hareketlerini anlamak için elimi eski fay çiziklerinin üzerinde gezdirirken, Anadolu coğrafyasının evrimini ilk keşfedenleri düşünürdüm.

Anadolu’nun natüralistleriyle de böyle tanıştım… Anadolu eski dünyanın en işlek, fakat modern doğa bilimi teknikleri ile pek az çalışılmış bir coğrafyasıdır. Bununla beraber, 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda Anadolu’yu keşfetmek için büyük bir merak duyan natüralistlerin (doğa bilimci) olduğunu ve bu toprakları arşınladığını da biliyoruz.

İhsan-Ketin-Doğa-Tarihi-Müzesi-koleksiyonundan-bir-omurgalı-kafatası-fosili.

İhsan Ketin Doğa Tarihi Müzesi koleksiyonundan bir omurgalı kafatası fosili. Türkiye’de jeoloji biliminin en önemli isimlerinden Prof. Dr. İhsan Ketin adına oluşturulan müze, İTÜ Maden Fakültesi’nde bulunuyor (üstte). 1870’lerde Osmanlı İmparatorluğu nun Anadolu ve Anadolu dışındaki topraklarında gezginler, kâşifler, natüralist denilen doğa bilimciler at, eşek, katır sırtında ve yaya olarak geziyor, yeni buluşlara imza atıyordu

Peki, gittikleri ülkeleri neredeyse baştan sona yürüyerek dolaşan ve gördükleri her şeyi kayıt altına alan bu kişiler kimlerdi? Keşif merakları nereden geliyordu? Kitap ve makalelerinde ne gibi gözlemler saklıydı? Anadolu’da topladıkları doğa tarihi nesneleri şimdi nerelerdeydi?

Modern doğa bilimlerinin yeşermeye başladığı Rönesans ve sonraki dönemde natüralist akımlar, coğrafi keşiflerin her kıtaya ulaşarak doğayı kayıt altına alması, bu keşiflerde toplanan nesnelerin kitaplar ve yayınlarla duyurulması ve sonrasında biriktirilip teşhir edilmeleriyle gelişiyordu. Natüralistler de farklı coğrafyalarda topladıkları doğa nesnelerini “nadire kabineleri-salonları” denilen alanlarda teşhir ediyordu. Bu nesneler, arkeolojik, antropolojik, jeolojik ve biyolojik örneklerin birbiriyle iç içe geçtiği bir cümbüş halindeydi. Bu nesneler, bilimsellikten uzak şekilde, toplayanın atfettiği özelliklere göre “anlam” kazanabiliyordu.

Vincent-Levin’ın-Doğanın-Harikaları-(1719-civarı)-kitabından-alınmış-bu-illüstrasyonda,-bir-nadire-salonu-görülüyor

Vincent Levin’ın Doğanın Harikaları (1719 civarı) kitabından alınmış bu illüstrasyonda, bir nadire salonu görülüyor. Salonda kaba bir ayrım olsa da, ziyaretçilerin bulunduğu mekânda doğadaki karmaşıklığa ihtafen, doğa tarihi nesneleri de gelişigüzel sergileniyordu ve Tanrı’nın yarattığı inanılmaz çeşitliliğin sergilenmesi hedefleniyordu. Salonu ziyaret eden konuklar büyük bir heyecanla tartışıyor ve nesneler üzerine kafa yoruyordu.

18’inci yüzyıla kadar kişisel şan, karizma, yaratıcının mükemmelliği-karmaşıklığı ve insanın doğaya hükmetme gücünün bir yansıması haline gelen bu alanlar, bu dönemden itibaren kurumsal doğa tarihi müzelerine dönüşmeye başladı. Doğa tarihi müzelerindeki sistematik ve kronolojik sıra, natüralistlerin çalışmalarıyla eşzamanlı ilerledi. Çalışmalarıyla bu müzelerin oluşmasını sağlayan natüralistler ise farklı sosyal gruplara mensuptu. Bazıları dünyayı keşif arzusuyla yanıp tutuşan soylu ailelerin mensuplarıyken, bazıları bir devlet ya da hükümet adına sefere çıkan doğa bilimciler, bazılarıysa sadece doğa tarihi nesnelerinin ticaretini yapmaya çalışan kişilerdi.

SULTAN ABDÜLMECİD’İN ADINI TAŞIYAN MİNERAL

Journal de Constantinople gazetesinin 16 Mart 1847 tarihli sayısında çıkan bir haberde, Rus natüralist Piyotr Aleksandroviç Çihaçof’un Anadolu’daki uzun yolculuğuna çıkmadan önce SultanSULTAN ABDÜLMECİD’İN ADINI TAŞIYAN MİNERAL 1 Abdülmecid’i ziyaret ederek Altay Dağları’nı anlatan kitabını sunduğu ve kendisine takdir nişanı verildiği yazar. Gazetenin sayfalarında gezerken bir başka ilginç haber daha göze çarpar. John Lawrence Smith ismindeki Amerikalı jeoloğun Batı Anadolu’da mineral ve maden yatağı keşiflerinde bulunduğu heyecanla bildirilmektedir. Smith’in kariyerine baktığımızda, Anadolu’nun farklı bölgelerinde hem termal kaynaklar, hem de mineraller üzerinde öncü kimyasal analizler ve keşiflerde bulunduğunu, Sultan Abdülmecid’e ithafen keşfettiği bir minerale “Mecidit” , Efes harebelerinin yakınlarında keşfettiği minerale de “Efesit” ismini verdiğini görürüz. Söz konusu çalışmalar, 19’uncu yüzyılın ilk yarısında natüralistlerin ülke yönetiminin de desteğini aldığını ve Anadolu’nun keşfinin kozmopolit bir doğa bilimi camiasının ürünü olduğunu gösterir.

ANADOLU’NUN KEŞFİ

Avrupa merkezli, dünyayı heyecanlandıran coğrafi keşiflerin zirve noktasında, yine soylu bir aileden gelen Alexander von Humboldt’un eşsiz seferleri ve kitapları yer almaktaydı. Dünyanın farklı coğrafyalarını hem gözlemsel, hem de aletsel olarak kayıt altına alan Humboldt’un açtığı yoldan yürüyen natüralistler, Anadolu gibi diyarlardaki coğrafi ve doğa tarihi öğelerinin gözlenmesi, sınıflanması, tasnif edilmesi ve toplanmasında bir katalizör görevi görmüştü. Bununla birlikte, tüm dünyadan doğa tarihi, mitoloji ve efsanelerle ilgili yeni bilgilerin Avrupa’daki doğa bilimi camiası ve müzelere doğru aktığı sırada, 18’inci ve 19’uncu yüzyılda Osmanlı toprakları bir süre daha gizemini korumaya devam etti.

Edirne civarında keşfedilen Mecidit minerali

Edirne civarında keşfedilen Mecidit minerali. Günümüzde Liebigit ismi ile anılıyor (üstte sağda). Efes harebelerinin yakınında keşfedilen Efesit minerali

Özellikle 19’uncu yüzyılda, Avrupa dünyasında hem “orient” (doğu) kültüre duyulan merak, hem de Nuh Tufanı, Çarpışan Kayalar, Efes, Kapadokya gibi dini-mitolojik öykülerdeki yer-gizemlere dönük ilgi sebebiyle Osmanlı topraklarına pek çok seyyah ve natüralist geldi. Bu kişilerin elindeki bilgiler genel olarak Strabon, Homeros ve Batlam- yus’un eserlerine dayanmakla beraber, o yüzyılın başındaki araştırmacıların yazdığı eserlerle ufak bir literatür oluşmaya başladı.

Anadolu’da gezen natüralistlerin önemli bir kısmı Avrupalı kâşiflerden oluşuyordu. Bir kısmı burada geçirdikleri uzun zaman ve çalışmalar ile yavaş yavaş Anadolulu olmuştu. Bazıları ise burada doğup büyümüş ve Anadolu coğrafyasının keşfine katkıda bulunmuşlardı. Bu kâşiflerden hiç kuşkusuz en önemlilerinden biri, Türkiye adına Humboldt kadar önemli bir araştırmacı olan Piyotr Aleksandroviç Çihaçofdu (Pierre de Tchihatchef).

1808 yılında doğan Rus soylusu ve natüralisti Çihaçof, 1845 yılında Konstantiniyyedeki (İstanbul) Rus konsolosluğunda ateşe olarak göreve başlamıştı. Osmanlı 19’uncu yüzyılda hem eğitimde, hem de mühendislik alanlarında reform yapmak üzere farklı bilim insanlarını davet ediyor ve imparatorluk sınırlarında çalışmalarını teşvik ediyordu. 1838 yılında Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane içinde bir doğa tarihi koleksiyonu oluşturulmuş, II. Mahmud ve Sultan Abdülmecid tarafından bu küçük müzenin gelişmesi teşvik edilmişti. Anadolu’ya gelmeden önce Avrupa’da jeoloji eğitimi alan ve uzun yıllar Sibirya’da Altay Dağları’nın coğrafyasını ve doğasını keşfeden Çihaçof, ataşe olarak geçirdiği kısa bir zamandan sonra Anadolu’yu baştan sona kat edeceği uzun seyahatine çıktı. Bu sırada Türkçe de öğrenmişti. 1847-1858 yılları arasında Anadolu ve civarında toplam 14 bin kilometrelik bir güzergâhı yaya kat eden Çihaçof, Anadolu’nun coğrafyası, jeolojisi, klimatolojisi, zoolojisi, botaniği ve paleontolojisini anlatan sekiz ciltlik kitap serisini, 16 yıllık bir sürede farklı temalar altında yayımladı. Küçük Asya: Bu Ülkenin Fiziki, İstatistiki ve Arkeolojik Tasviri adlı bu dev külliyat, Anadolu doğa tarihi çalışmaları konusunda beni de en çok etkileyen kitap serilerinden biri olmuştu. 1848de Erciyes Dağı’na tırmanıp Humboldt’un And Dağları üzerinde yaptığına benzer şekilde vejetasyon zonlarını kayda alan Çihaçof, 1860da basılan Küçük Asya’nın Botaniği kitabının başına Humboldt’a üç sayfalık teşekkür yazısı eklemişti.

Piyotr Aleksandroviç Çihaçof

OsmanlI’da geçirdiği yıllara benzer şekilde “oryantalist” bir kıyafet içinde görülen Piyotr Aleksandroviç Çihaçof’un (1882) ismini taşıyan Centaurea tchihatcheffii, yani sevgi çiçeği, yanardöner (üstte).

Çihaçof’un-bir-kitabından-alınan-İzmir-yakınlarında-gözlenen-ve-öldürülmüş-panterin-illüstrasyonu

Çihaçof’un bir kitabından alınan İzmir yakınlarında gözlenen ve öldürülmüş panterin illüstrasyonu

OSMANLI’DA ARSLANHANELER

Osmanlı İmparatorluğumda doğanın ehlileştirilmesi çabaları var olsa da, bu çabalar doğa bilimlerinden ziyade kişisel merak, şöhret ve ihtişam aracı olarak kendine yer bulmuştu. OSMANLI’DA-ARSLANHANELER

15001ü yıllardan beri canlı hayvanların teşhiri ve saklanması ile kendini göstermekte olan öncü hayvanat bahçeleri olan arslanhaneler bu durumun en belirgin temsilcileriydi. 19’uncu yüzyıla gelindiğinde daha düzenli olan bu kurumlar, padişahların doğa üzerindeki hükmünü göstermesinin yanı sıra, özellikle sultanların kişisel merak olarak uğraştığı egzotik kuşları besleme ve üretme faaliyetleri için saray konutlarına yakın yerlerdeydi. Arslanhanelerde çağlar boyunca aslan, ayı, domuz, devekuşu, geyik, fil, firavun faresi, misk kedisi, kaplan, kar leoparı, pars, karaca, kurt, leopar, vaşak ve zürafa gibi hayvanların saklandığı ve teşhir edildiği biliniyor. Arslanhane’nin II. Mahmud tarafından kaldırıldığı, ancak daha sonra tekrar ihya edildiği ve Sultan Abdülaziz tarafından özel ilgi gösterildiği biliniyor. Arslanhane, 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında Beylerbeyi, Çırağan ve Yıldız Sarayları’nda, 20’nci yüzyılın başında ise köşklerde varlığını devam ettirdi.

ANADOLU’NUN İLK JEOLOJİ HARİTASI

Prof. Dr. A. M. Celâl Şengör arşivinden elde edilen ve kendisinin izniyle kullandığımız bu harita, Anadolu’nun ilk kez Çihaçof tarafından oluşturulan 1/2.000.000 ölçekli genel “Küçük Asya’nın Jeoloji Haritası”. Bu harita 1930’lu yıllara kadar kaynak harita olarak kullanmış ve Anadolu’da araştırma yapan her doğa bilimcinin temel eseri olmuştu. 1869 yılında, Çihaçof’un Küçük Asya külliyatı dahilinde üç ciltlik jeoloji kitapları serisi ile basılan bu haritadaki sınırların bazıları (özellikle İstanbul ve çevresi) şaşırtıcı biçimde halen doğruluğunu koruyor. Günümüzde GPS, otomobil veya modern analiz teknikleri kullanmadan bu haritayı oluşturmayı hayal etmek oldukça güç.

ANADOLU’NUN-İLK-JEOLOJİ-HARİTASI

ERCİYES DAĞI’NDA İLK BİLİMSEL ÇALIŞMALAR

1848 yılının Ağustos ayında Erciyes Dağı nın (3917 metre) zirvesine tırmanan Piyotr Aleksandroviç Çihaçof, farklı disiplinlerdeki hâkimiyetine dayanarak, bu volkanın coğrafi özelliklerini, kayaların tür ve cinslerini, hangi yükseklikte hangi bitkilerin belirip kaybolduğunu kaydetti. Bazalt ve andezit türü (o zamanlar trakit ismiyle anılıyordu) volkanik kayaları ve bu kayaların hangi platoları oluşturduğunu kaydeden Çihaçof, 2400 metre civarında nadir bitki türlerinden dedegülü bitkileri topladı. Bu bitkilerin 2400 ile 2700-2800 metre arasında görüldüğünü belirten Çihaçof, 2600 metrede ise çalı türü bitkilerin tamamen kaybolduğunu kaydetti. 3000 metre civarında, zirvenin kenarlarında geven, kumotu, fındıkotu, benekli tilkikuyruğu gibi türlerin yetiştiğini belirleyen Çihaçof, o zaman dağın zirvesi olarak kabul edilen 3841 metreye de çıkarak, burada ismini dağdan alan Erciyes nakıllı, eğri tıstıs, altınbaşak çiçeği, sütleğen türleri, ulu sıracaotu bitkilerini kayda aldı ve örnekledi. Bu çabası, Alexander von Humboldt’un dünyadaki dağların klimatolojik-ekolojik zonlarını coğrafi yüksekliklerle korele etmesine benzer bir araştırma güdüsünün Anadolu’ya uygulanması olarak düşünülebilir.

ERCİYES-DAĞI’NDA-İLK-BİLİMSEL-ÇALIŞMALAR

OSMANLI’NIN KAYIP MÜZESİ

Anadolu doğasını karış karış kaydeden Çi- haçof’in çizdiği genel çerçeve, kendisinden sonra gelen natüralistler ve araştırmacılar için eşsiz bir kaynak oluşturmuştu. Anadolu’daki çalışmalarından sonra Fransa’ya giden Çihaçof’un bıraktığı mirasla, Anadolu coğrafyasının keşfi, doğa tarihi nesnesi toplama faaliyetleriyle somutlaşmaya başladı ve bu keşiflerin fiziki olarak saklanıp halka duyurulacağı doğa tarihi müzelerinin temelleri atıldı.

Dr.-Abdullah-Bey’in-(en-üstte)-İstanbul-Boğazındaki-Devoniyen-fosil-ve-kayaç-türlerini-gösterdiği-illüstrasyon-(sağda),-bitkilerin-üreme-organlarını-(üstte)-incelediği-çalışmalarından-bir-örnek

Dr. Abdullah Bey’in (en üstte) İstanbul Boğazındaki Devoniyen fosil ve kayaç türlerini gösterdiği illüstrasyon (sağda), bitkilerin üreme organlarını (üstte) incelediği çalışmalarından bir örnek.

Bu temelin üzerine çalışmalarını kuran önemli bir isim de, aynı zamanda Türk Kızılay’ının kurucusu olan Karl Eduard Hammer- schmidt’ti. Avusturya-Ma- caristan İmparatorluğu’ndan iltica ederek Abdullah Bey adını alan Hammerschmi- dt, uzun süre Mekteb-i Tıbbiye-i Şahanede hocalık ve Kırım ve Suriye gibi çeşitli eyaletlerde askeri hekimlik yapmıştı. Özellikle İstanbul ve çevresinin jeolojisini ve fosil alanlarını çalışan Dr. Abdullah Bey, Yarımburgaz Mağarası’nı ilk kez sistematik araştırmalarla 19’uncu yüzyılın ortalarında dünyaya duyuran kişilerdendi. Çihaçof’la bilimsel olarak 1860’larda işbirliği kuran Abdullah Bey, Anadolu coğrafyasının özelliklerini ve doğa bilimleri keşiflerini bir kurum altında toplayarak, okulda daha önce kurulmaya çalışılan doğa tarihi müzesini yeniden dirilten kişi oldu.

İTÜ-İhsan-Ketin-Doğa-Tarihi-Müzesi-paleontoloji-koleksiyonunda-özellikle-İstanbul-paleo-memeli-faunasını-içeren-önemli-örnekler-saklanıyor

İTÜ İhsan Ketin Doğa Tarihi Müzesi paleontoloji koleksiyonunda özellikle İstanbul paleo-memeli faunasını içeren önemli örnekler saklanıyor ve sergileniyor

Müzede-yer-alan-ilk-uçan-dinozor-Archaeopteryx’in-Almanya-Solnhofen’de-bulunmuş-fosilinin-bir-kopyası

Manisacıyan’ın hazırladığı, Merzifon Anadolu Koleji Müzesi’nde oluşturulan doğa tarihi müzesi kataloğu (1918) (

Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane içerisinde doğa tarihi müzesi kurma girişimleri Abdullah Bey’in 1870’de müze müdürü olarak atanması ile kurumsal bir kimliğe bürünmüştü. 1872’de, Sultan Abdülaziz zamanında imparatorluğun kamuya açık ilk doğa tarihi müzesini duyurdu Abdullah Bey. “Le Musee d’histoire naturelle decole Imperiale de Medicine a Constantinople” ismi verilen imparatorluk doğa tarihi müzesi koleksiyonunda yer alan fosil, mineral, entomolojik ve zoolojik örnek, kitap ve atlasların genel bir listesi de yine Abdullah Bey’in yazdığı bir makaleyle duyuruldu. Müzenin koleksiyonundaki 30 bine yakın örnekle, Avrupadaki öncülleriyle yarışır hale gelmesi umuluyordu. Buna karşın, büyük bir arzuyla girişilen bu çabalar Abdullah Bey’in 1874 yılında ani vefatı ile sekteye uğradı. Bu ölümden sonra akıbeti bulanıklaşan müze materyalinin yıllar içinde dağılıp büyük bir kısmının 1918’deki Vefa yangınında yok olduğu biliniyor. Günümüzde bu müzeden sadece Avrupa’daki müzelere gönderilmiş olan duplikeleri (aynı örneğin ikizi) sağ kalabildi. Geçmişe bakınca, bu büyük kaybın Türkiye’deki doğa tarihi müzeciliğinin kurumsallaşmasındaki en büyük darbelerden biri olduğunu düşünülebilir.

Müzede yer alan ilk uçan dinozor Archaeopteryx’in Almanya Solnhofen’de bulunmuş fosilinin bir kopyası. Bu canlılar günümüzden 150 milyon yıl önce yaşamıştı ve yarım metre boya kadar ulaşabiliyorlardı.

UNUTULAN MERZİFON MÜZESİ

Buna karşın Anadolu coğrafyasının keşfinin fitilini ateşleyen natüralistlerin çalışmaları 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında daha da arttı. İstanbul dışındaki şehirlerde de doğadan toplanan materyalleri biriktirme, tasnif etme ve müzeleşme çabaları yeşermeye başladı. Bunlardan belki de en önemlisi, 19’uncu yüzyılın sonu ve 20’nci yüzyılın başında Merzi- fonda oluşturulan doğa tarihi müzesiydi.
Amasya’da bulunan müzenin kurucusu ve küratörü, 1862 yılında Niksar’daki Alman ziraat kolonisinde doğan Ohannes Agop (Hov- hannes Hagop) Manisacıyandı. Yurtdışından gelen natüralistlere rehberlik yaparak büyüyen Manisacıyan, hayatının ilerleyen yıllarında Almanyada yüksek lisans eğitimi görecek ve bir doğa bilimleri hocası ve natüralist olarak Merzifon Anadolu Koleji’nde çalışmaya başlayacaktı. Bitki, böcek, fosil türleri konusunda uzman olan Manisacıyan’ın tayin için Avrupa’daki kişilere gönderdiği bitki ve böcekler zamanla onun ismiyle anılır hale gelecekti: Iris manissadjiani Freyn, Axiopoena manissadjiani. Anadolu’nun Van, Maraş, Malatya, Sivas, Antep, Amasya, Tokat, Zonguldak gibi farklı yerlerinde arazi araştırmaları yaptı ve Brezilya, Madagaskar, İsviçre, Rusya, Almanya, Amerika, Lübnan gibi ülkelerden örnekler elde etti. Mani- sacıyan, bu çabaları tek başına gerçekleştirmemiş, okuldaki diğer hocaları ve öğrencileri de müze için toplama tasnif ve koruma konusunda bir araya getirerek koleksiyonu inşa etmişti.

Agop-Manisacıyan,-öğrencileriyle-jeolojik-zaman-tablosu-önünde-poz-veriyor

Agop Manisacıyan, öğrencileriyle jeolojik zaman tablosu önünde poz veriyor (tarih bilinmiyor).

Bu kapsamlı, fakat az bilinen doğa tarihi müzesinden geriye kalanlar, yıllardır depolarda ve tarihi belgeler arasında tozlanmış halde bekliyordu. Benim de Manisacıyan ve doğa tarihi müzesi ile karşılaşmam, 2016 yılında SALT Galatada gösterilen “Boş Alanlar” sergiyle oldu. Bu sergi vesilesiyle SALT online arşivine yüklenen belgelerde, Mani- sacıyan’ın detaylı müze kataloğuna ulaşınca, Karadeniz’in iç kesimlerine yakın bu küçük şehirde inşa edilen müze, bunları kuran ve yaşatan kişiler ile koleksiyonun hikâyesine karşı durdurulamaz bir meraka kapılmıştım. Bu müzeden geriye neler kalmıştı acaba? İstanbul’daki örneği gibi burası da kurumsal ilgisizlikten yok olmuş olabilir miydi?

Yine SALT arşivinde yer alan American Board belgelerine bakıldığı zaman, müze koleksiyonunun bir kısmının günümüzde halen Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Herbaryumu’nda olduğu, geriye kalan önemli kısmının da 1938de Tarsus Amerikan Kolejine gönderildiği anlaşılıyordu. Manisacıyan, Birinci Dünya Savaşının yıkıcı atmosferi sonrası 1923 yılında Türkiye’yi terk etmişti fakat gitmeden önce en az koleksiyon kadar değerli olan müze kataloğunu, müzenin sonraki koruyucularına bırakmıştı. Bu eşsiz katalog, belki de Osmanlıdan kalan en kapsamlı ve en iyi tutulmuş doğa tarihi müzesi arşivi kaydıydı.

Yaptığım ön araştırmada, Tarsus Amerikan Koleji 1968 yılı mezunları Şeref Etker, Semih Bilgin ve Nihat Taner’in bilgilendirmesiyle müzeden kalanların bir kısmının okulun merdiven altında kötü şartlarda kaderine terk edildiğini fark ettik. Mezunların daveti üzerine Tarsus’a giderek, kötü durumda olan koleksiyonu tasnif ve uygun bir sergi mekânında toplama adına çalışmalara başladık.

1890’lardan beri oluşturulmuş koleksiyonun hali çok üzücüydü. Binbir emekle araziden toplanan bu örnekleri en azından korunaklı bir alanda saklamak gerekiyordu. Yaptığımız tasnif sonucunda Merzifon’dan gelen orijinal müze dolapları içerisinde entomoloji koleksiyonu ile mineral, kaya ve fosillerden oluşan koleksiyonun bir kısmını kurtarmayı başardık. Manisacıyan’ın kendi topladığı kelebek ve böcekler halen renklerini korusa da bazı örnekler saklama şartlarından dolayı tahrip olmuştu. 2019 yılında, kalan örneklerden oluşturduğumuz bir sergiyi okul kompleksi içindeki Sadık Paşa Konağı’nda yeni bir doğa tarihi müzesinin çekirdeğini oluşturması amacıyla ilgililere teslim ettik. Bu alan şimdi bir Doğa Bilimleri Araştırma Merkezi olarak pandeminin izin verdiği bir zamanda aktif olarak çalışmayı bekliyor.

TÜRKİYE’NİN İLK HERBARYUMU’NDAN MANİSACIYAN KOLEKSİYONU

Kurt Krause ve Hikmet Birand tarafından 1933 yılında kurulan ve Türkiye Cumhuriyetinin ilk herbaryumu olan Ankara Herbaryumu’nda (Herbarium Turcicum) Ohannes Agop Manisacıyan koleksiyonundan örnekler de bulunuyor. Herbaryumu Atlas’a açan Öğr. Gör. S. Tuğrul Körüklü, bu bitki örneklerinin tamamının 1891-1892 yıllarında topladığını belirtiyor. Üstte, Amasya civarındaki Akdağ’dan toplanmış ve Batı Karadeniz’de yayılış gösteren üvez türü Sorbus graecus, solda Kastamonu civarından bir civanperçemi türü olan Achillea setacea, altta Merzifon civarından bir sıklamen türü Cyclamen coum görülüyor.

TÜRKİYE’NİN-İLK-HERBARYUMU’NDAN-MANİSACIYAN-KOLEKSİYONU

TÜRKİYE’NİN-İLK-HERBARYUMU’NDAN-MANİSACIYAN-KOLEKSİYONU-1

200 YILLIK BEKLEYİŞ

Günümüzde-Tarsus-Amerikan-Koleji-içinde-Manisacıyan-tarafından-toplanmış-entomolojik-örneklerin-olduğu-çekmecelerÇihaçof, Dr. Abdullah Bey, Manisacıyan ve bu yazıda isimleri geçmeyen daha nice araştırmacı ve meraklı, Anadolu topraklarını kayda alan doğa tarihi neferleri olarak çalıştı. Merzifon’dan kalan parçaların bir kısmını kurtarmış olsak da, neredeyse 200 yıldır Anadolu’yu arşınlayan modern natüralistlerin çabaları sonucu toplanan bilgi ve nesnelerin yer alacağı, referans kaynak olacak bir doğa tarihi müzemiz bulunmuyor.

Osmanlı’dan itibaren hep yarım kalan doğa tarihi müzesi kurma girişimleri, günümüzde farklı kurumların çatısı altında sürüyor.

Türkiye’nin ve dünyanın çeşitli yerlerinden derlenmiş fosil, kayaç, mineral ve maden örnekleriyle halihazırda ülkemizde alanının en büyüğü olan MTA Şehit Cuma Dağ Tabiat Tarihi Müzesi (Ankara), İhsan Ketin Doğa Tarihi Müzesi ve Saint Joseph Doğa Bilimleri Merkezi (İstanbul), Ege Üniversitesi Tabiat Tarihi Müzesi (İzmir) ve Kemaliye Ali Demirsoy Doğa Tarihi Müzesi (Erzincan) gibi kurumlar eğitim açısından sıklıkla öğrenci ve meraklılarca ziyaret ediliyor. Bu kurumların bir kısmı önemli araştırma faaliyetleri yürütse de, doğa bilimlerinin bütün kollarını kapsayan, kendi bağımsız araştırma enstitüsüne sahip, ulusal ve uluslararası indekslerle taranan bir koleksiyonu olan doğa tarihi müzemiz ve müze ağlarımızın olmayışı, özellikle iklim, çevre ve ekolojik krizlerin birbirini kovaladığı bir kitlesel yok oluş döneminde halen büyük bir eksiklik olarak göze çarpıyor

Günümüzde Tarsus Amerikan Koleji içinde Manisacıyan tarafından toplanmış entomolojik örneklerin olduğu çekmeceler (yanda). Merzifon’dan 1938 yılında bu okula gönderilen doğa tarihi müzesi örneklerinden geriye kalanlar. Solda fosil örnekleri, ortada fosil ve entomoloji koleksiyonu içeren kabineler, sağda kaya ve mineral örneği içeren dolaplar. Oldukça kötü şartlar altında saklanan koleksiyonu 2019 yılında tasnif etmiştik.

 

 

Kategoriler
Tarih
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular