Yeni yüzyılın ilk on yılı biterken

KARDEŞÇESİNE - Yetvart Danzikyan

Takvim konusunda hassas olanlara göre, 21. yüzyılın ilk on yılı tamamlanmış değildir herhalde. Zira onlar 1999’dan 2000’e girerken de, gerçek anlamda yeni yüzyıla 2001 yılında gireceğimizi söylüyorlardı. Tutarlıydılar. Nasıl ki 0 yılında ilk yıl bitmiş sayılmıyorduysa, 2000’e girerken de eski yüzyıl bitmiş olmuyordu. Ama dünya bu ayrıntıya takılmadı ve büyük bir coşkuyla 21. yüzyıla girdik. Dünya takılmadığına göre ben de takılmıyorum ve şöyle kabaca, geride bıraktığımız on yıla bir bakıyorum.

insanlık namına parlak bir on yıl geçirdiğimiz söylenemez. 20 Ocak 2001’de George W. Bush’un ABD Başkanlık koltuğuna oturması, on yılın nasıl geçeceği hakkında bir fikir vermeliydi aslında. Musibetlerin çoğu da Bush’un başkanlığı döneminde yaşandı ama olup bitenlerin tohumları tabii ki daha önceki yıllarda atılmıştı. Bush’un başkanlık koltuğuna oturmasını, İsrail’de Ariel Şaron’un seçimleri kazanması izledi. Bir kuvvetli mesaj daha gelmiş oldu, şu on yılın pek de matah bir şey olmayacağına ilişkin. Zaten çok geçmedi ve 2001’deki 11 Eylül saldırıları ile 21. yüzyıl gerçek anlamda başlamış oldu. Yeni bir savaşın, yeni bir gerilimin simgesi oldu bu saldırılar.

Denebilir ki 20. yüzyıla nasıl Nazizm, dünya savaşları ve Soğuk Savaş damgasını vurduysa, 21. yüzyılın en azından ilk yarısına Îslam-Batı gerilimi damgasını vurmuş görünüyor. Aslına bakarsanız, hayli arkaik bir ses değil mi bu çınlayan? Bu cins gerilimlerin Ortaçağ’da kalmış olması gerekirdi, yani şu gerilimi ‘Îslam-Batı’ formülasyonuyla basitleştirdiğimizde, bir tuhaf durmuyor mu? Zaten meselenin ilginçliği ve derinliği de burada. Şu ana kadar Batı dünyası bu gerilime doyurucu bir yanıt verebilmiş değil. Tek yaptığı, savaşla karşılık vermek. Afganistan ve iki yıl sonraki Irak işgalleri bunun en büyük kanıtı. Son yıllarda bu yöntem daha fazla sayıda insan tarafından eleştiriliyorsa ve ABD Başkanlığı’na Obama gibi daha yumuşak bir figür seçildiyse de, genel anlayış terkedilmiş değil. Hatta Oba-ma’nın ilk işi Afganistan’a daha fazla asker göndermek oldu. Irak işgali hiçbir çözüm sağlamadığı gibi El Kadie’nin temsil ettiği îslami radikal şiddetin büyük çaplı eylemleri sürdü. 2004’teki Madrid saldırısı ve 2005’teki Londra saldırısı, örgütün Batı metrolarında eylem yapabildiğini ortaya koydu. Bu arada biz de HSBC ve Sinagog saldırıları ile bu şiddet ve radikalizm dalgasından payımıza düşeni aldık.

Tekrar edecek olursam: Batı düşünce ve siyaset dünyası bu şiddetli karşı çıkışa zihinsel manada bir yanıt verebilmiş değil. Karşı cephede ise son yıllardaki durulmanın ardından yeniden bir canlanma görüyoruz. Teksas üssündeki saldırı ve geçtiğimiz hafta akim kalan uçak saldırısı girişimi, bunun örnekleri.

Türkiye’ye gelecek olursak; hava aynı oranda bulutlu olsa da, statükoya ilişkin bazı temel meselelerde ciddi bir değişim çabası gözleniyor. Çabanın kusursuz yürütüldüğü söylenemez. Ama asıl önemli olan, toplumun buna nasıl yanıt vereceği. Önümüzdeki on yılın en önemli konusu bu olabilir.

yetvartd@ttmail.com

Kategoriler
Köşe YazılarıPolitik

Benzer Konular

  • Mehmet Metiner

    Elveda statüko! Merhaba değişim!

    3 Kasım 2002 seçimlerinde yıllanmış statükocu partiler kaybetti. 28 Mart 2004 yerel seçimlerine ‘gözü dönmüş” bütün statükocu partiler, AB ve Kıbrıs konusu üzerinden milliyetçi bir dalga yaratarak girdiler. AK...
  • cangızbay

    Ne Mutlu Bana

    Kenan Evren; Amerikalıların “our boys” (bizim çocuklar/ oğlanlar) dediklerinin, yani cuntanın başı; Pinochet muadili. Şilililer şerefli: katili yargılayabilmek için epey bir uğraştılar; adam kendine deli raporu aldı da ancak...