Türkler’in Katılımının Hakiki Önemi

Olivier Abel (Paris Protestan Teoloji Enstitüsü Etik Felsefe Öğretim Üyesi) Fransızca’dan Çeviren: Haldun Bayrı Sözlerin önyargılar karşısında, kamuoyunda çok uzun zamandır yerleşik anlayışlar karşısında fazla bir ağırlığı yok. Bildiklerine...

Olivier Abel (Paris Protestan Teoloji Enstitüsü Etik Felsefe Öğretim Üyesi)

Fransızca’dan Çeviren: Haldun Bayrı

Olivier_Abel

Olivier_Abel

Sözlerin önyargılar karşısında, kamuoyunda çok uzun zamandır yerleşik anlayışlar karşısında fazla bir ağırlığı yok. Bildiklerine tanıklık edebilenler yine de çok geç olmadan bunu yapmayı bıkmadan usanmadan denemelidir. Türkler’in katılımının önemi her şeyden önce derin anlamıyla, hatta dinî anlamıyla “kültürel”dir. “İslam ırmağının laiklik yatağına kaydığını görmek ne korkunç bir şey!” Bir Fransız başbakanına yakışmayan bu sözler hepimizi güç durumda bırakıyor. Türkiye’nin adaylığını 1959’dan beri tâbi tuttuğumuz nesnel (hukuki ve ekonomik) ölçütler belâgatinin ardında, neredeyse bin yıllık bir ihtilâfı silmenin bitmez tükenmez, imkânsız talebini buluyoruz sadece. Bazı demagojik partiler, kamuoyunun huyuna suyuna gittiklerinden emin olarak, seçim mesajlarının başına Türkiye’nin reddedilmesini yerleştirmekte tereddüt etmemişlerdi. Herkesin tonunu belirlemeyi de başardılar. Buna karşı ne denir?

Hafızamız kötü

Önce tarihe yeniden bakmak ve hiçbir ülkenin demokrasisinin, durmadan ötekilere ders verebilecek derecede kusursuz olmadığını anlamak gerekmektedir. Demokrasi, bitmek bilmeyen bir emek ve sürekli bir yeniden icattır. Koyacağım ilk nokta bu: Başkasının gözündeki arpa çöpünü görmeden önce, kendi gözümüzdeki merteği görsek iyi olacaktır. Bunun için kendimizi uzun tarihin gramerine yerleştirmemiz gerekmektedir. 1492 yılının Osmanlı İstanbul’unun İspanya’dan kovulan Yahudiler’i ağırlaması gibi, 1930-1940 yıllarının İstanbul’u da Almanya’dan kovulan Yahudi öğretim üyelerini ağırlamıştır. Bâb-ı li, Sultan Süleyman zamanında Şarlken’e karşı çok güçsüz olan 1. François’nın imdadına yetiştiği gibi, Karşı-Reform tarafından ezilen Protestan Almanya’nın da imdadına koşmuştur. Dolayısıyla, İspanya, Avusturya ya da Polonya gibi ülkelerde halen o kadar baskın olan “Hıristiyan-Demokrat”ların Türk korkusunu bütün Avrupalılar paylaşmamaktadır. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu’nun, yeniden Asya’ya doğru dönmeden önce Balkanlar’da yerleşik olduğunu unutmayalım ; mimari buna tanıklık etmektedir. Tersine, Konstantinopolis, 20. yüzyılın sınırına kadar Türkmen göçebelerini, tek “hakiki” Türkler’i durmadan kapatmış, aşağılamış ve yerleşikleştirmiştir – Türkiye, son Doğu İmparatorluğu’nun “yeni-türkleşmiş” kalıntısından ibarettir ve Türklük olgusu özünde dilseldir.

Dolayısıyla hafızamızı tersyüz etmek yararsız olmayacaktır. Her ne kadar Avrupa uzun zaman Osmanlı İmparatorluğu tarafından kuşatılmışsa da, Türk geçmişine yönelttiğimiz kınamaların çoğu, İmparatorluğa bizim dayattığımız kuşatılmışlığın ve parçalanmanın sonuçlarına yöneliktir. Osmanlı İmparatorluğu’na bizim soktuğumuz milliyetçilik fikri, bilinen soykırım olaylarına ve 1912 ile 1921 arasında süren bir iç savaşa yol açmıştır. Onlardan son Osmanlı hükümeti tarafından planlanmış bir soykırım olduğunu kabul etmelerini istemeden önce, bu işin içinde kendi sorumluluk payımızı kabul etmemiz gerekir. “Jöntürkler”in ideolojilerini biz, yani İngilizler, Fransızlar, Almanlar silahlandırdık; ama aynı zamanda Yunan, Ermeni, Kürt, Arap, vb. milliyetçiliklerin ideolojisini de biz silahlandırdık; üstelik bunu yüce gönüllülüğümüzden de yapmadık. Etnik arındırmayı biz düzenledik. Balkanlar’dan Kafkaslar’a, ya da Filistin’e, Şark Sorunu bizim küstah Versailles ya da Sevr antlaşmalarımızla gerçekte çözülmedi. Bismarck Almanya’sından soğuk savaş ya da günümüz ABD’sine, Türk ordusunu sömürge, petrol ya da imparatorluk stratejilerinde araç olarak kullanıp duran ve onun rejimini bizim “açık toplumlarımız”ın bütün düşmanlarına karşı güçlendiren de bizim diplomasilerimiz ve askeri eğitmenlerimizdi. Bugün yeni duvarın dikilme işi ve buna eşlik edecek baskı için çevremizdeki ülkeleri taşeronlaştırma pazarlıklarını yürüten de biziz.

Oysa çok eskiden beri kentleşmiş, bütün Avrupa ülkelerinden önce çok-dinliliği yaşamış, hukuki olarak “kanun” ile “şeriat”ın ayrımı üzerine kurulu olan bu toplum, birbiri ardına gelen rejimleri kullanmış ve bunları demokratikleştirmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün 1934’te kadınlara oy hakkını Fransa’dan epey önce vermiş olması, kişisel dehasından ziyade, zamanının toplumunun gerçekten o noktada olmasındandır. Askeri rejimden kaçan Yunanlı sanatçılara ve entelektüellere Türkiye kucak açtığında ise, kendisini daha o zamandan AET’ye bağlayan ortaklık antlaşmasının imzalandığı 1963 yılı Türkiye’sinin, albayların Yunanistan’ından (Kıbrıs!), Franko’nun İspanya’sından ya da Salazar’ın Portekiz’inden daha az demokratik olduğu söylenemez. Ama hafızamız o kadar kötü ki! 1974 Kıbrız Krizi’ni de milliyetçi militarizmiyle albaylar rejimi başlatmıştır. Ama kabahat hep Türkler’dedir. Güneyin emekleme devresinde olan, şimdi de doğunun hâlâ kırılgan kalan demokrasilerini desteklemek gerekiyorsa, neden 1940’tan beri Türkiye’den kusursuz bir demokrasi istenmiştir? (Bizim ülkelerimizdeki gibi!) Türkiye’yi Batı’nın askerileşmiş bir sınır ülkesi haline getirirken, bu ülkenin, yakınlaşmak bir yana, azar azar uzaklaştığını ve bu jeopolitik ve kültürel kaymanın benzeri görülmemiş vahamette yer sarsıntılarını ve kırılmaları hazırladığını görmüyoruz.

Bir sorun bir diğerini gizliyor

Avrupalılaşma süreci içinde, Türkiye’yi 1995’te girmeye zorladığımız gümrük birliği, şu anda Avrupa Birliği’nde geçerli tazminat mekanizmaları yürürlükte kalsa Avrupa’nın 10 yıl boyunca aktarması gerekecek tutara patlamıştır Türkiye’ye; ama tabii ki bu mekanizmalar gözden geçirilecektir. Ama onun giriş biletidir bu; hem Avrupa mallarının da engellerle karşılaşmadan dolaşması gerekmektedir! Kuşkusuz Türkiye 70 milyonluk bir ülkedir; Portekiz ya da Macaristan’dan daha zor yutulur bir lokmadır, ama aynı zamanda şaşırtıcı bir dinamizme sahip bir ülkedir ve Avrupa’nın onu kapısında bırakması, kendine Karadeniz’i, Yakındoğu’yu ve Doğu Akdeniz’i de kapatması olur. Kuşkusuz Türkiye’nin adaylığı konusunda açık konuşmakta tereddüt göstermemek ve bazı noktalarda sıkı müzakere etmek gerekir, ama kamuoylarımızın heyecan yüklü demagojilerinin gerçek sorunları perdelememesi de lazımdır. Koyacağım ikinci nokta da şudur: Türkiye’deki durum hakkındaki bilgisizliğimiz, gerçek sorunları ele almamızı engellemektedir. Mesela, eğer Türk ekonomisiyle bir sorun varsa, Avrupa’nın üzerine boşalacak bir yoksul sürüsünün yaratacağı sorun değildir bu; kaldı ki o Avrupa da epey durgundur ve pek çekici değildir. Aksine oradaki üstlü büyüme efsanesidir, oysa gerçek demografik eğri hızlı bir bir biçimde Avrupa ortalamalarına yaklaşmaktadır; ekolojik kirlenme ve dengesizlikler de yakın zamanda pahalıya mal olacak, hatta belki de devasız bir noktaya ulaşacaktır.

Diğer ayrılma noktası: Durmadan Türkiye’ye Kürt sorununu hatırlatıyoruz, oysa gitgide daha sorunsuz bir biçimde, biraz Lombardiya birliklerinin Güney İtalya’yı bırakmak istemeleri gibi, Türkiye’nin yoksul Kürdistan’dan ayrılmasını tasarlayan Türk milliyetçileri de çıkmaktadır. Kaldı ki tek bir Kürt sorunu yoktur, zira farklı dil ve dinlerden birçok Kürdistan vardır ve her ailede nüfus zannedildiğinden çok daha fazla karışmıştır – öyle ki, birçok göçmen Türk, öyle daha iyi ağırlandıklarını gördüklerinde Kürt olduklarını söyleyebilmektedir ve bu tamamiyle yalan olmamaktadır. Ama 20. yüzyılın başında Türk milliyetçiliğiyle aynı zamanda oluşmuş olan Kürt milliyetçiliği, diğerinden daha fazla yüreklendirilmesi gereken bir şey değildir; özellikle de PKK’nın büründüğü Stalinci biçimi altında. Avrupa’yla bütünleşme, orada yerleşmiş olan kırılgan dilsel çoğulculuğu sağlamlaştırmanın en iyi yoludur.

Geriye dipteki sorun, hakiki sorun kalıyor: Dinî sorundur bu. İşte bu noktada benim gibi bir Fransız ve Protestan aydını kuduruyor. Zira benim o kadar bağlı kaldığım laikliğimizin o zaman hakikaten fazla Katolik olduğu çıkıyor ortaya! Canlı bir Katolik inancı anlamında değil! Ama hükmeden, sekülerleşmiş olan, kendinden habersiz olması ölçüsünde de tehlikeli bir kültür anlamında. Zira Türkiye’yi istemeyen şu Avrupa’ya yakından bir bakın: Bir Hıristiyan kulübü; ya da daha doğrusu bir “Post-Hıristiyan” kulübü, bir tarih emeklileri kulübü! Sekülerleşmenin (dinden bağımsızlaşmanın) başka yolları olabileceğini, ilahiyatla siyaseti birbirinden ayırmanın Fransız laikliğinde büründüğü biçimlerden başka yolları olabileceğini aklımız almıyor. Kendi laikliğimizi bir tür Prokrustes yatağına çevirmişiz; kenarından taşan, hareket eden her şeyi kesiyoruz; bizim yurttaş dinimiz bu; bir tür içi boş Katoliklik, epey Jakoben, epey monarşik, epey Fransız – biraz Amerikan yurttaş dinini oluşturan bir tür içi boş Protestan Fundamentalizmi gibi.

Elbette ki böyle bir kulüpte Türkiye hiçbir zaman kendine yer bulamayacaktır. İstediği kadar, Kemalist devrimden beri, yani seksen yıldır laik olsun; hiçbir zaman yeterince olmayacaktır bu. Daha fazla sekülerleşmek için, ve din karşıtı laiklerle laiklik-karşıtı (ve Avrupa karşıtı) dindarlar ikileminden düze çıkmak için, Türk toplumu, pragmatik bir siyasi parti, siyaseten liberal ve ahlâken muhafazakâr (UDF bunu iyi bilir!) bir tür “Müslüman demokrasi” “icat etmiştir”. Bazen hakkında yaratılan imajın aksine bu parti, İslamcı olmadığı gibi (berbat bir Batı stratejisine karşın, siyasi İslam birçok başka ülkede olduğu gibi Türkiye’de de geri çekilme durumundadır), onun hükümetinin yönetimindeki toplum, ordunun laik ve titiz yönetimi altındakine nazaran daha hızlı bir biçimde “sekülerleşmektedir”. Bence sekülerleşme, gerçek çoğulculuk ve dinî inançların öznelleştirilmesidir. Eğer Türkiye’den bir şey isteyebilirsek, bu, Ortadoğu için bir su haznesi ne kadar değerliyse insanlık için de o derece değerli muazzam bir “hafıza” haznesi teşkil eden dinî azınlıklarının hazinesini daha çok keşfetmesi ve korumasıdır. Bu varlıkların muhafaza edilmesi de, hakiki bir dinî özgürlüğün ve bu geleneklerin en canlı, en mucit yönlerinin birlikte yaşamasının desteklenmesini gerektirir.

Kuşatılmışlığını kıran bir Avrupa

Zira sorumuz asıl bu noktada önem kazanmaktadır. Türkiye konusunda bu düzeyde kültürel ve dinî güvensizliğimizin gösterdiği şey çok vahimdir. Kendimize gerçek bir güven noksanlığıdır. Kendi köklerimizi daha fazla sevseydik, bunların canlılığına daha fazla güvenseydik, başkalarının istilasından daha az korkardık. İnsanın kendine güveni yoksa, diğer kültürlerin canlılığını nasıl güvenle selamlasın? Ve insan zaten kendinden nefret ediyorsa, başkalarından nasıl nefret etmesin? Bugün en büyük tehlike budur. Avrupa’nın kendine güveni yoktur, kendini yeterince sevmemektedir. Zaten birçok Türk de bu Avrupa kuşkuculuğunu, muhtemelen fazla Avrupalı oldukları için paylaşıyorlar. Ama diğerleri, Avrupa olduğunu zannettikleri şeyin olağanüstü bir suretini uzatıyorlar bize. Avrupa’nın gerçek sınırlarında söylenen her şeye gözlerimizi ve kulaklarımızı açalım; Avrupa’ya gerçekten girmek isteyenlerin söylediklerine itibar etmeyi deneyelim. Elimizde kalan zenginliği yağmalamaya gelme amacından ziyade, bunun kuvvetli anlamıyla meraktan olduğunu göreceğiz. Çünkü Avrupa, son savaştan sonraki, kendi kendini yıkmış haliyle bile, yakın zaman öncenin dünyasını anlamak, hafızaların çoğulluğunu kalıcı bir biçimde yerleştirmek ve nihayet gelmekte olana tesir etmek için çözülecek bir bilmece ve bir mitostur hâlâ.

Türkiye’siz Avrupa, bir Post-Hıristiyan kulüpten ibarettir; bir tarih emeklileri kulübü. Avrupa’sız Türk milliyetçiliği, kendi hafızasının hayatî bir yeni açılımından koparak çıldırabilir; İslam ise Batı’ya karşı her yerde, banliyölerimizde bile sertleşmektedir. Türkiye’nin Avrupa’yla yakınlaşması, Amerikan sahte-mesihçiliğinin ardında saf tutmuş bir küreselleşme ile yeni-islamcılığın kıyameti hatırlatan bayrağı altında yürütülen bir ayaklanma arasındaki çatışmanın cenderesinden kurtulma fırsatıdır. Onların ak-kara zihniyetlerini karıştırma, kültürsüzlükleri arasındaki çatışmayı gülünçleştirme fırsatıdır bu. Eğer Avrupa için, derinleşmek amacıyla sınırını durdurmak söz konusu ise, çok geçtir artık, bunu daha önce yapmış olması gerekirdi. Artık şimdi başka şey icat etmek zorundadır. Ama kendinden o kadar çekinmektedir ki! Sınırını daha uzağa taşıyarak, sadece tehlikeleri uzaklaştırmakla kalmayıp, bunlara karşı tesir etme olanaklarına kavuşacaktır. Sınırına maruz kalmayı bırakıp, onu inşa edecektir. Hatta öyle bir sınır inşa edebilir ki, bir ülke hem Avrupa’ya ait olup hem de ait olmayabilecektir. Kendine yeni bir biçim, hatta çağdaş meydan okumalarla restleşebilecek genişletilmiş bir laiklik biçimi icat ederek, geçmişe gömülmüş imkânları yeniden açacaktır.

Bizans’ın yıkıntıları üzerinde Konstantinopolis’in ardından yerleşen İstanbul’un, vaktiyle çatışma yeri olduğu gibi, batılı ve doğulu tektanrıcı dinlerin barışma yerine dönüştüğünü düşlediğim olmuştur. Hafıza, anlatı ve aidiyet çoğulluğunun sadece izinli değil, yerleşik olduğu bir tarihsel mekânı birlikte yaratmak söz konusudur. Zira uzlaşma kaynaşma demek değildir: Bakış açılarında birbirine indirgenemeyen bir çoğulluk olduğunun tanınmasıdır. Bizi bekleyen bu heterojen Avrupa için, çok sayıda serbest bağla dokunmuş bu toplum için, Boğaziçi şehrinden iyi amblem mi olur? Roma İmparatorluğu’nun başkentini Bizans’a taşırken, onu sınıra yerleştirirken, Konstantin kuşatılmışlığı kırıyordu. Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu yeni kurum çehrelerinin sınır üzerinde, kıyıdaki konumlarda icat edildiğini biliyoruz. İstanbul’un ayrıcalığı, büyük imparatorlukların, dinlerin, dillerin ve de kültürlerin ölümlü olduğunu bilmesidir. Onu son derece Avrupalı kılan da budur. Evet, elipsimizin odaklarından biri gibi, Avrupa’nın başkentlerinden birinin Boğaziçi’nde yer alması düşlenebilir.

Kategoriler
Analiz
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • ABD, S-400’leri Nedeniyle Türkiye’ye Yaptırım Uyguladı

    ABD, S-400’leri Nedeniyle Türkiye’ye Yaptırım Uyguladı

    ABD Dışişleri Bakanlığı, Rus yapımı S-400 komplekslerinin satın alınması için Türkiye’ye yaptırım uygulandığını duyurdu. Dışişleri Bakanlığı, “S-400 uçaksavar füze sistemlerinin satın alınmasına yönelik Türk yetkililere yönelik yaptırımlar aslında Türkiye’ye...
  • Demokrasi ve İslam

    Demokrasi ve İslam: Birbirine Yabancı İki Fenomen

    Liberal demokrasi, dini inanç ve geleneklerden ilham alan bir toplumda işleyebilir mi? Başka bir deyişle, bir toplumda demokrasi ve siyasal İslam bir arada var olabilir mi? Bu soru bir...
  • Sarı Sayfalardan E-Kitaba

    Sarı Sayfalardan E-Kitaba

    10 Uzun bir hikâye bu. Pek çok akımı içinde barındıran, şairi, şiiri, romanı, Nobeliyle tatlı bir hikâye. Şimdi dijital çağa ayak uydurmaya çalışıyor. Nereden nereye… ‘‘Kitapçıların rivayet ve tahminine...
  • Bu iş Nereye varacak

    Bu İş Nereye Varacak?

    Varması gereken yer, ‘darbe olmayan Türkiye’. Ama bunun gerçekleşmesi son derece önemli bir uzlaşma ile mümkün. Sorun, istemeyenlerin darbeleri engellemesinden ibaret değil. Şimdiye kadar ‘darbe yapmak’la maruf olanların, kendilerinin...