Turkish Delight-Dogmatik Oryantalizm

“Kral çıplak” diye bağırmak kolay. Çocuk işi işte. Çocuk bile anlar ki haksızlıklar insani boyutları çoktan geçmiş durumda. Ama kralın kim olduğu tespitini koymak masal dışı, yüksek nitelikli bir...
Turkish Delight-Dogmatik Oryantalizm

“Kral çıplak” diye bağırmak kolay.

Çocuk işi işte. Çocuk bile anlar ki haksızlıklar insani boyutları çoktan geçmiş durumda. Ama kralın kim olduğu tespitini koymak masal dışı, yüksek nitelikli bir analitik sentezi gerektiriyor. Halimizin kötü kralı, kimisine göre Kenan Evren’dir, kimisine göre Erdoğan, kimisine göre Hollyvvood, NATO Başkanı veya Amerika Birleşik Devletleri başkanı.

kral-ciplak-150929AT

Koca yaz geçti bitti. Gittiğimiz yerlerden dönünce kapitalizmin hormonlu hayatıyla, lokal politikanın sentetik demokrasisiyle ve zenginleri yutacak karadeliklerle karşılaştık. Zaten insanı durmadan tarihleştiren ölüm korkusuyla flört halindeyken bir de hâlâ mitolojiye ait olması gereken efendi kaprisleriyle uğraşacağız. Ne tuhaf rahatlıkla yüce kelimeleri çıkartıyorlar ruhlarından insanlar: Barış, savaş. Kelime olarak bile söylerken için titrek titrek oluyor. ‘Barış’ diyoruz. Hakikaten barış istiyor muyuz? Evet barışalım.

Tek bir yolu var. Yalanları yıkmak.

Yeni yüzyılımız vicdan açılımlarıyla başladı. Benim de bu yaz aklıma yıllar önce Finlandiya’daki bir yaz geldi. 70’li yılarından bir yaz… Uzun bir yaz boyunca Moskova’dan gelmiş sendikacı misafirlerle birlikteydik. Akşamlar boyunca büyüklerin sofra tartışmaları sürerken biz çocuklar, yeni Rus arkadaşlarımızdan yeni oyunlar öğrenip heyecanlı ilişkiler kurmaktan hoşnut olmaktaydık, (ki Fince’de, tarihi nedenlerle en yaygın küfür Rus kelimesiydi). Bizim için başka dil konuşan farklı kültürden arkadaşlarla birlikte olmak büyük bir keyifti. Ortalıkta süren tartışmaların belli bir konuya geldiğinde her seferinde alev almasını biz de fark ettik. O konu kuşkusuz hep ‘Lenin’ olurdu. O yıllarda Stalinistlerlin ağırlıklı olduğu komünist partiden ayrılan solcuların büyük kısmı sosyal demokrat partinin ortak çatısı altında toplanmıştı. (Herhalde Türkiye’deki -biraz cahilce bir karşılaştırma olsa da- IİP’in durumuna benzetirim). Böyle konuşulur-edilir derken, aralarında Fince’yi de öğrenmiş, çocukları pek seven bir Rus kadın vardı. İyice alevlenmiş bir tartışma sırasında ona sorduk, “şu Lenin ne istiyor, Bernstein ne istiyor” diye, o şöyle yanıtladı: “Lenin savaş istiyor, Bernstein barış”, Hatıra da burada bitti.

Neden bu yaz o cıvıl cıvıl sofralardaki sözler tam da bu yaz beni tekrar yakaladı.

Bu kelimelerin ardından Rusya’ya Soğuk Savaş ortamı çökerken sosyalizmin yol ayrımlarına da yol açılmış oldu. Ve bir takım ikinci el kahramanların etkisi altında kalakaldı dünya. Leninistler, Stalinistler, Maoistler, Kemalistler kendi ideolojilerinin kahramanlıklarıyla fikirlerinin doğruluğunu insanlarda denerken, aslında tüm bu bölünmelerin, farklılıkların sabit alt yapısı Marksizme dayanırken, tarihsel proletarya diktatörlüğü yarışmasına kaydedilmiş, gerçekleştirilmesinde görevlendirilmiş olduk, oysa solun tanrısı Marx sayılırsa öbürleri peygamber mi olurlar? Sınıflar arasındaki eşitliğe dayanan ideolojilerin kahramanlaştırılması tuhaf değil mi? Bir kahramanın bir ideolojiyi temsil etmesi ki tersinin olması gerekirken, dogmatizmin belirtisidir. Aslında eşitliği ararken, sınıfların, erkek-kadın veya herhangi iki insan arasında eşitlik olmasının imkânsızlığı insan yapısından kaynaklandığından asıl aranacak alanın hiyerarşi değil iktidar olduğunu görmek gerek. Bireyin ve ideolojinin arasındaki ilişkide yetkinliğin faydası ortaya çıktığında bir çeşit insanlık artı değeri eşitsizliğin zeminini oluşturabilir. Farklılıklarımızı yok etmenin salt iktidar hayranlığına dayalı siyası romantizme dönüştürüldü insanlık. Halbuki tam tersine, farklılığı sevebilmekle bitecekler savaşlar.

Aslında şu an dünyanın her tarafındaki ayaklanmalar kapitalizmin kolonyalizmden kurtulmasının sancılarıdır. Global kapitalizmin yerel olgularının yok edilmesiyle, ülkelerin kendi savunma mekanizmalarından tut, yerel üretimini, yerel kültürlerini öldürmesiyle kültürel kimlikleri de zayıflatılmış oldu. Oysa yine global demokrasiye göre, toplumdaki zayıflar yeni bir kimlik kazanmaları gerekçesiyle, pozitif ayrımcılık muamelesi görmeye başlamışlardır. Bu arada bir sürü ülke şaşkın şaşkın derisini değiştirmektedir. Şu yeni açılmış toplumsal boşluklarında zıtları ölçmektedirler, savaş, barış, açılım, kapanış, falanca her olumlu değişim olumsuzları da doğurmakta. Bir sürü işsiz kahraman dolanmakta ortalıkta… Her ülke de kendi kültürel ifadelerine göre yeni ontolojik biçimleri yaratmaktadır. Türkiye de bu noktaya geldi elbette. Bir takım eski kahramanları yıkarak, ‘negatif ayrımcılık’ yöntemiyle aslında zengin olan toprağı halka zavallılığıyla göstererek, ırka bağımlı yasakları getirerek, kadınları da bir ithal kültürün prototip özgürlüğünün taşıyıcısı olarak görevlendirerek, savaşlar sırasında yapılmış acımasızlıkları kolonyalist korkudan paranoyaya dönüştürerek, insanların arasında devasa kolektif yalanın koruyuculuğunu yaptırarak, sahiden baş döndürücü bir oryantal moderniz-me ulaşmış oldu. Ana kültürden kopuk olmanın çaresizliğiyle kurulmuş sosyal kanunlarla, kamulaştırılmış hale gelmiş birtakım yalanlarla, sütünün kesilmesinin hatırasıyla yaşayan bir halk. Sol-sol durumun emperyal güçler yüzünden öyle olduğunu söyler. Sağ-sol ise, emperyal güçlerden kendisi de faydalanmaya çalışırken liberalizmin getirdiği faydaları önemser. Mo-derniteye tutuculuğuyla çevirirken, bölgeden bölgeye yankıların etkisi değişir: Solun birbirlerine girmiş olduğu durumunun da sonucu, genel dogmatik bir yaklaşımdır, doğu bölgesinin üç boyutlu fayda kavgasında güzel Kürt halkının ne yapacağını anlamaya çalışırken kendi kültürünün güzelliklerini bir diken tarlasına çevirmek zorunda kaldı. Bir taraftan egemen terörü, bir taraftan kendi devletinin terörü, bir taraftan yerel siyasetin terörü varken ne yaparsın. Evrensel para konuştuğu zaman, insanın günlük hayatıyla dalga geçilir.

Hasta kimliklerden; Batılı gibi Türkler, Türk gibi Kürtler, erkek gibi kadınlar, gölge gibi kadınlar, pitbul gibi çocuklar, hayattan başka hayatlar, gibiler gibi tipolojilerle kurulmuş sistem dogmatik olmak zorunda.

NARSİZMİN ÖLÜM SAHNESİ

Neyse ki narsizmin ölüm sahnesine geldik. Oysa ki insanlık tekrardan bir neo realist döneme geçerken, ortaya tek tek çıkartılmış ‘halkın temsilcileri’ artık inandırıcılığını kaybederken, bir sıfırlanmanın verdiği cesarette bulunmak doğal görünmektedir belki de. “Kral çıplak” diye bağırmak kolay. Çocuk işi işte. Çocuk bile anlar ki haksızlıklar insani boyutları çoktan geçmiş durumda. Ama kralın kim olduğu tespitini koymak masaldışı, yüksek nitelikli bir analitik sentezi gerektiriyor. Halimizin kötü kralı, kimisine göre Kenan Evren’dir, kimisine göre Erdoğan, kimisine göre Hollyvvood, NATO başkanı veya Amerika Birleşik Devletleri başkanı. Kimisi de sadece ontolojik bir yaklaşımda bulunur, kendinde arar düşmanı. Öyle ya da böyle ideolojizmin hiyerarşik yapısından kurtulmuş olmuyoruz. İki yıl önce saygı duyduğumuz adam için şimdi linç havalarına katılmaya hazırız. Batıya hissedilen hayranlık, aşağılamak arzusuna dönüştü. Demek ki siyaset hâlâ mitolojinin çağdaş versiyonudur. Kendimizi eşit görmeye layık görmüyoruz, dünyayı objektif olarak kabul etmiyoruz. Sol da yeni kahramanları yaratırken ölçüyü kaçırıyor kolaylıkla. Doğal olarak herkes kendi ideolojisini mitolojikleştirerek ölümsüzlüğe kavuştuğuna inanıyor. Ama solcu bir peygamber, diktatörlükten yana değildir. Ve ayaklanan ülkelerde görülerin meselelerde küçük boyutta, bu sefer, fikir boşluğunu dindarlıkla doldurmaktansa devrilmiş koltukların sahiplerini bulmaktır olayın adı. İşte kutuplaşmada, iyi niyetle karıştığında, pozitif ayrımcılık gibi olaylarda da benzer oluşum görünür. Sol hareketi aslında her zaman barındıran düşüncenin, yani toplumdaki ezilmiş olanları korumak anlayışının, herhalde Amerikan tarzı liberalizmin olayı; düşüncenin akademiklerin arasına yayılması sonucun pratiğe de dökülmesiyle toplumda yeni kimlikler için bilinçli bir şekilde yer açmaktır. Ve birtakım insanlar ırk, cinsiyet, din falanca baskılar nedeniyle solun adaletçi bir bakışına sahip olduklarından sola yanaşırlar. Aslında normalde gelişmemiş toplumsal bilince sahip olamayan bu tipler, solda kendi zayıf noktalarını yeni bir kimliğe dönüştürme imkânı kazanır. Sosyologların pozitif ayrımcılık deneyinin prototipine dönüştürülmüş bir kimliğe sahip olurlar. Buraya kadar insani bir paylaşımdır. Fakat o ithal yaratılmış yeni sol kimlik güç kazandığında hiçbir zaman kolekti-viteye ulaşmamış yeteneği, dar, salt kendi alanıyla ilgilenen bir yetkinliğe dönüşür. Bir çeşit mikro boyutta yürütülen milliyetçiliğe kolayca yol açar. Makro boyutların milliyetçiliği de buna benzer. Kompleksin üzerine kurulmuş kopuk sevdası kadın meselesi olabilir, Kürt ya da Fin kimliği, vatandaş kimliği de bu tür ‘negatif ayrımcılık’la kahramanların çoğalması, elbette ki eski devrilmiş koltukların olduğu boşluklarda yer bulur. Koltukları kaldırmaktansa şu aralar kim oturacak onun hesabını yapıyoruz. Mehmet Ali Aybar’ın özgür sosyalizmden kastettiği (aslında sol liberalizmi de savunduğu ortak noktalar var) iktidarda bir sirkülasyonun bulunması önerisi idi ki idealizmin kurbanlarına dönüşmeyelim, ideolojinin sömürülmesine karşı, kişilerin pozisyonlarıyla uğraşmak değil, ideolojinin kendi konuşma yetkinliğini kaybettiğinde kişileştirilmiş veya nesnelleştirilmiş olması, fikrin, ve bu ölümü anlamına da gelir, asıl ideolojinin özgürlüğünün sağlanması olmalı derdimiz. Kahramanları da tiyatroda izleriz.

BİR KİMLİK İKTİDARIN ÜRÜNÜYSE EĞER ANTİDEMOKRATİK OLMAK ZORUNDADIR

Dönelim güzelim yalanlarımıza… Barış derken, ekonomik krize neden şimdi kriz deriz? Dünya Bankası’nın 2010 raporuna göre dünyanın nüfusundan yarısı aç. 2.5 milyon insan fakirlik sınırının altında yaşamaktadır. Geri kalan ‘gelişmiş ülkeler’de belli standartları kazanmış durumdadır. Demek ki buraya kadar globalizmin global ekonomik boyutlara ulaşmamış oluşu ve paraların dönmemesi daha çok zenginlerin standartlarıyla ilgilidir. Kriz aslında zenginlerin krizi değil mi? Ekonomik demokrasi istiyorsak eğer neden hâlâ kolonyal fayda kültürünü destekliyoruz? Barışalım…

Resmi kabul görmüş gerçek ve ‘hakiki’ gerçek aynı şey mi? Neden değil? Gerçek, gerçeğin kendisi için güzeldir. Barışalım…

Peki, şu güzel dünyamızı deliler gibi malla doldurduktan sonra para da bitiyorsa halimiz garip. İnsanın özelleştirilmesini kabul ettikçe tam da kimin emanetinde olduğumuz da anlaşılmadığından, güvenlik sistemlerinin kendi güvensizliğimizi koruduğunu bir şekilde hissederiz. Ve aynı zamanda güvenlik sistemlerinin daha çok mülkle ilgili olduğu hissettiriliyor diye birtakım önemli olan nesnelerin arasında ‘insan değeri’ iflas eder. İnsanlığın satılmış halleri acı verici bir manzaradır. Ve her şeyini kaybetmiş olma duygusu topluma karşı şiddetli çözümü yaklaştırır insana. Ne yapmalıyız? Epeyce ayva yedik. Tüketmeyelim. Üretelim. Barışalım…

Toplumdaki en zayıfların yanında duralım, barışalım. Ama ezilmiş olanın değil ki en zayıf olanı ezilendir, barışalım…

İktidarsız annelerin, hapis gibi bir dünyaya oğullarını atarak, Oidipus kompleksinin gölgesinde kendi erkekliğinin esirleri olan erkeklerle de barışalım.

Kadınların hakiki toplumsal mücadeleye imkânı olmadığından veya gücü yetmediğinden veya kolay görünen çözümü seçtiğinden, öbür kadınlara kendi zavallılığını yansıtmamayı göze alan kadınlarla barışalım.

Havalı bir dairede oturmak için göbek atan, ki aslında müzik bile sevmeyen vatandaş daha küçük bir daireye taşındığında barışalım.

Çocuklarımızı özel okullarda, ki özellikleri genellikle bildiğimiz yalanı daha kibarca pazarlama konusuna bilgisizliğiyle eğitirken sonradan toplumun tekerleğini döndürmeye devam etme şartlıyla, gerçekten sevgiyle merak etmeye, öğretmeye başladığında, barışalım.

Part-time sosyalistlerle, eşlerini kötü koşullarda yaşatarak, ekonomi yaparak, ev komünisti olarak dışarıda bakımlı burjuva kadınların kucağında mutluluk bulmaktan vazgeçen erkeklerle de barışalım.

Politikanın kolektif bir yalan haline gelmesi kötü değildir belki de, siyasetin yapısal bir durumu olabilir. İnanmamak yeterli. Barışalım…

Çalışanlara köpek gibi davranmaktan, uzaklardan mal almaktan, öğrencileri ‘parasız eğitim’ istedikleri için hapse atmaktan, kadınlarımızı gölgede tutmaktan vazgeçelim. Barışalım…

Yalanın kendisi de kötü bir şey değil, bir savunma mekanizmasıdır sadece, milliyetçilik gibi. Ama sıradan insandan aşırı dürüstlük beklenirken, zirvedekilerin yalanları yalan olarak bile sayılmıyorsa, haksızlıktır. Beyaz yalan, beyaz türkünün küçümseme yöntemi olamaz.

Majakovski: “hareketlendirilmiş cahillikten beter bir şey yoktur”. Barışalım…

Cahillik bilmemek değil, öğrenmemektir, barışalım…

Cahil profesörleri saflıkla beslemekten vazgeçelim. Barışalım…

Daha neler neler. Bu güzel dünyada hep beraber sevgiyle yaşayalım. Barışalım…

Barış derken ki aslında kolay. Bir gün yeter. Bu kadar yalan üzerine kurulmuş sistemi bir üflesek yıkılır.

Biliyoruz artık kim gerçek, kim değil. Türk halkına da demokrasiyi söz verenler, halkı temsil eden Pinokyo’nun arkasında, belki de bazıları şefkat içinde, iyi niyetten ve bilmemekten veya başka hesapları olduğu için inanarak kuklayı canlandırmaya karar verdiler. Ama o da onu sipariş eden kapitalistlerin kendisine fazla güvenen ‘one man shovv’unun kurbanıdır ve kendi kaderinin karışmış iplerini çözmek zorunda kalır. Barışalım.

Oyun bitti. Marx hepimize kolaylık versin.

kaynak-riitta/birgün

Kategoriler
Analiz

Benzer Konular