Tüm Pop Star ve Televole Aleminden Özür Diliyorum

Aslında başlıktaki özür listesi daha uzun olmalıydı; ama yerimiz dar. Sadece tüm Pop Star ve Televole aleminden değil, Benimle Evlenir misin?, Türkiye Yıldızını Arıyor, Magazin Forever, Acun Firarda, Show...
popstar

Aslında başlıktaki özür listesi daha uzun olmalıydı; ama yerimiz dar.

Sadece tüm Pop Star ve Televole aleminden değil, Benimle Evlenir misin?, Türkiye Yıldızını Arıyor, Magazin Forever, Acun Firarda, Show ve Kanal D Haber ve bilumum vur patlasın çal oynasın- keyfe kurban olmuşum-kaldır kolları şak şak şıkıdım şıkıdım şıkıdım- dam üstünde un eler tombul tombul memeler camiasına gecikmiş özürlerimi sunuyor; kabulünü istirham ediyorum efendim. Beni affediniz, ben ettim, siz etmeyiniz. Bugüne kadar gaflet ve dalalet içerisindeymişim; uyandım.

İster inanın, ister inanmayın; bu programların hiçbirini izlemiyorum. Şirin aklım bende olduğu sürece de izlemeyeceğim.

Hatta ki;

Belleğim beni yanıltmıyorsa, 7-8 yıl önce bir akrabama misafirliğe gitmiştim. Oturduk, sohbet başladı, çay geldi, hane halkı cümbür cemaat televole izlemeye başladı. Bu tür şeyler yapmak huyum değil ama, halkımı uyarıp, “izlemeyin” dedim. Yalandan bir-iki dakika kanal değiştirip, tekrar televoleye geçtiler. Bana da “işte geldim gidiyorum/şen olasın Halep şehri” diyerek misafirlikten ayrılmak düştü. Üstelik ev sahiplerinin tüm “daha meyve getirecektik; karpuz havuzdaydı” şeklinde dillendirilen tüm baştan çıkarıcı tekliflerini kulak ardı ederek…

Ve daha hatta ki;

Yine bir misafirlik ortamında Tülin ve Caner isimleri telaffuz edildi, saygın bir düşün insanı (!) olarak fikrim soruldu; ben hadiseye Sednalı (Sedna: NASAcı abilerin yeni keşfettiği dost ve kardeş gezegen) kaldım ve a’sı bol tarafından “haaaa…” dedim.

Öyleyse bu pişmanlık, af dileği, günah çıkarma girişimi niye?

Yahu bu ülkede Çalışan Gazeteciler Bayramı diye bir bayram ve İşsiz Ziraat Mühendisleri Derneği diye bir dernek yok mu?

24 Ocak 1980’den bu yana insanlara memleketin en üst düzeyde gücü ve hikmetini elinde tutanlar, insanlara “kır şişeyi, dön köşeyi” veya “iş miş yok kardeşim. Taşı sıkacaksın, suyunu çıkaracaksın” demiyorlar mı?

Öyleyse…

Bu camia mesajı doğru almış; o yolda ilerliyor. Hor görmemek, kızmamak lazım.

Zamanım olduğunda televizyonlarda yayınlanan her türlü belgeseli dikkatle izlemeye çalışırım. Birçok kanalda yayınlanan, özellikle doğa ağırlıklı, belgesellerde çok önemli bir şey vurgulanıyor: En büyük mucize, en hayranlık ve şaşkınlık uyarıcı eylem doğada varolan her canlının yaşam mücadelesidir. Kutuplarda buz denizlerinin altında yaşayan planktonlardan tutun en karmaşık biyolojik ve toplumsal özelliklere sahip her canlı ayakta kalmaya, yaşamını sürdürmeye; imkan bulursa da üreyip genleriyle gelecek kuşaklara akmaya çalışıyor.

Hepimiz hayatı seviyoruz. Yaşamak, mümkünse iyi yaşamak için istemimizle veya istem dışı her gayreti gösteriyoruz. İki yada dört ayağımızın üzerinde durabilmek için çaba harcıyoruz.

İstatistik veriler Türkiye’nin Avrupa’da en genç nüfusa sahip olduğunu gösteriyor. Adı üstünde, genç bu. Yaşam, umut, hedef, gelecek kaygısı, gözü peklik, cesaret, arzu onda doğallıkla diğer yaş gruplarından daha fazla.

Türkiye bu gençlerin çoğunu eğitemiyor. Eğitse bile iş veremiyor, vermiyor. Etkisi halen süren son krizlerin Türkiye’den kimleri kaçırttığını, çevrenize bakarak, anımsayınız. Bir anda işsiz kalanlar tek yeteneği davar yaymak veya bağ çapalamak olan insanlar değildi. Hepsi anamız, canımız, kanımız Anadolu’nun ak sütüyle büyümüş, okumuş; hepsi birbirinden değerli, akıllı, çaplı, kapasiteli aslan gibi çocuklardı. İşsizlikten, çaresizlikten, gül yüzlü cennet kokulu bebelerine çikolata alacak parayı bulamadıklarından bu ülkeyi terk ettiler; geride kalanlar da terk etmek için fırsat kolluyor, insanı küçülten vize kuyruklarında ömür tüketiyorlar.

Türkiye’yi, Türk insanını iyi kötü tanıdığımı sanıyorum. Bizim ülkenin insanı, hele gençleri, bu kadar şöhret manyağı, para düşkünü, evlenme delisi, kat yat hastası olamaz. Önemli bir kısmı kendisi ve çoluğu çocuğu namerde muhtaç olmasın ister. Sıcak bir odada, ailesiyle birlikte kuru fasulye pilavın yanına çoban salata ve ayran bulur, ardından sıcacık çayını yudumlarsa şükreder.

Ne var ki, çaresizlik, işsizlik, yaratılan güvensizlik ortamı yaşamayı güçleştirdi ve pop star seçimi, evlilik vb. programlarında boy gösteren bu çocuklar herkes gibi ayakta kalmaya çalışıyorlar. Hemşire, doktor, mühendis, bilgisayar programcısı, berber, öğretmen, biyolog, genetik bilimci, teknisyen vb. olma imkanı onlara tanındı da, onlar mı olmadı? Daha ötesi, toplumun gerçekten ihtiyacı olan mesleklerden birinin eğitimini aldılar, iş buldular da, çalışmadılar mı?

Darısı Onların Başına

Aslen Malatyalı, Hacı Müminlerden Profesör Mustafa İnan 1327’de (1911) Adana’da doğmuş, 1967 Ağustos’u Freiburg’da bir hastane odasında yaşama gözlerini yummuş bir bilim insanımız. Çilelerle dolu öyküsünü romansı bir dille yazmak, maalesef hoca gibi genç yaşta yitirdiğimiz, öğrencisi sevgili ‘tutunamayan’ Oğuz Atay’a (1934-1977)düşmüş. İletişim Yayınlarınca basılan bu değerli eserin adı, Bir Bilim Adamının Romanı. Atay, fantastik bir kurguyla Mustafa İnan’a şunları (sayfa 238-239) söyletiyor:

“Her yerde herkese söyledim: Düşünmek çok enerji isteyen bir iştir. Düşünmek çok zor bir spordur. Futbolcuların ‘kondisyon’u için bu kadar para harcanırken, bizleri neden kötü kondisyona mahkum ediyorsunuz? (…) Ben aylardır hastayım, üniversitedekilerin bile vaziyetimden haberi yok. Oysa bir futbolcunun bileği incinse gazetelere kocaman başlık oluyor bu haber. (…) Bizim de sahaya, antrenöre, yabancı temasa ihtiyacımız var. (…) Yabancı takımlarda oynayan bilim adamlarımızın dış ülkelerde yüzümüzü güldürdüğünü, benim öğrencilerimin en birinci üniversitelerde birinci takımlarda oynadığını insanlarımız artık duymalılar. Benim gibi mahalli ligde oynayanların da belli etmeden ülkenin görünüşünü müspet istikamette değiştirdiğinden haberdar olmalı halkımız. Belli olmaz, bu reklamlar sayesinde biz de halktan bilime esaslı transferler yapabiliriz.”

2004 Nisan ayı itibarıyla, Atay’ın İnan’a söylettiklerinden şu mana çıkmıyor mu?

– Türkiye pop starını, kocasını, karısını arasın arasında… Türkiye artık bilim adamını, şairini, kasabını, manavını, şairini, son ütücüsünü, mühendisini de arasın. Çünkü memleketin alın ve beyin teri harcayan her güzel insana, her emekçiye ihtiyacı var. Sana, bana, ona, buna, şuna, hepimize ağustos böceği de lazım, karınca da.

 

Bülent KORKMAZ
19 Mart 2004 18:18
Kategoriler
Köşe Yazıları
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular