Tüketici Hakları Derneği’ne Açık Mektup

Tüketici Hakları Derneği’nin sayın yetkilileri, Maruzatım, aşağıdaki gibidir. Bilgilerinize, gereğini… **** Derneğinizin kurulduğu günden beri tüketicilerin korunması için bazı çalışmalar yaptığını duyuyoruz. Satın aldığı salça bayat, ayakkabı topuğu kırık,...
166514

Tüketici Hakları Derneği’nin sayın yetkilileri,
Maruzatım, aşağıdaki gibidir.
Bilgilerinize, gereğini…

****

Derneğinizin kurulduğu günden beri tüketicilerin korunması için bazı çalışmalar yaptığını duyuyoruz. Satın aldığı salça bayat, ayakkabı topuğu kırık, ayran ekşi, çorap kaçık, pantolon sökük, televizyon bozuk, prezervatif patlak çıkan vatandaş soluğu sizde alıyormuş. Siz de onlara gereken desteği veriyormuşsunuz. Sayenizde ödediği paranın karşılığında hak ettiği hizmeti alma hakkı bulunan çok sayıda yurdum insanının işi görülmüş.

Sağ olun, var olun!

Benim de, bu yönde hiçbir talebim olmadığı halde, şahsıma iradem dışı verilen bir ürünle ilgili şikayetim var. Açıkçası bugüne kadar derneğinizin kapısını hiç çalmadım. İlk kez başınızı ağrıtacağım; bana yardımcı olabilirseniz, ziyadesiyle mutlu olacağım.

Şöyle ki efendim:

Üç tarafı denizlerle, dört tarafı düşmanlarla çevrili güzeller güzeli Anadolu’nun ücra bir köşesinde dünyaya geldim. Gözlerimi açtığımda, baktım ki yeryüzünün en cennet yerlerinden birinde yaşama merhaba demişim. Tanrıma şükürler ettim.

Yeryüzünün en saf, en temiz, en sağlıklı, en bereketli gıdası anne sütünü içmeye başladığımda bu sütün ileride burnumdan fitil fitil geleceğini nerden bilebilirdim?

Beni ve başka kardeşlerimi doyurmak isteyen babam gece gündüz çalışıyor, kendisi yemiyor, bize yediriyordu. Annem de keza öyle. Bizim çamaşırlarımızdan, bitmek tükenmek bilmeyen isteklerimizden, yaramazlıklarımızdan, velhasıl bilumum sorunlarımızdan bunalıyor; işlerinden arta kalan zamanda terlikle, sopayla, tokatla günün stresini bizden çıkarıyordu.

Olsundu, annemizdi, bize yaşam vermişti, sırtımızda Mekke’ye götürüp Kabe’nin etrafında on tur attırsak hakkını ödeşemezdik, iki tane odunun lafı mı olurdu?
Babamız, annemiz çok emek harcamasına karşın bizlere iyi kötü karnımızı doyurmanın ötesinde fazla bir imkan sunamıyorlardı. Sanki ellerinde fazlası vardı da, bizden mi esirgiyorlardı?

Gün geldi, okula gitmemiz gerekti. Büyüklerimiz diyordu ki, “Okuyun da, adam olun”. Öyle diyorlardı demesine ama, biz onları bir gün ellerinde bir şey okurken görmemiştik. Köy kahvesinde al papazı-ver kızı veya televizyonla günlerini geçiriyorlardı. Büyüklerimiz, “Büyüğün sözünü tut, yolundan gitme” de demişlerdi; biz de sözlerini tutup, yollarından gitmeyelim diye, okula gittik.

Allah eksikliğini vermesin devletimiz bize okul yapmış, annemiz önlüğümüzü dikmiş, babamız güç bela cici mi cici bir ayakkabı almıştı. Dünyanın en mutlu insanıydık. Ah bir de okulumuza öğretmen gönderilmiş olsaydı.

Gerçi bir öğretmen atanmıştı atanmasına ama, bizim köyü uzak bulmuş, gelmemişti. Sonra muhtar ilçeye gitti, geldi, büyüklerimize dilekçeler verildi, bize bir öğretmen geldi. Sobalı bir sınıfta arkadaşlarımla eğitim hayatımdaki ilk yılımı sağ salim bitirdim, yavaş yavaş okumayı sökmeye başlamıştım. Okumak, ne güzel şeydi!

Ertesi yıl, yine öğretmen gelmedi. Yine muhtar ilçenin, hatta vilayetin yolunu tuttu, zor bela öğretmen bulundu. O öğretmen de üç ay geldi, bir ay gelmedi derken, ilkokulu bitirdik. Ortaokula gidecektik, ama köyde yoktu. Bu yüzden birçoğumuz okulu bıraktı ve yaz mevsimi hepimizin yaptığı iş olan davar gütme şanssız arkadaşlarımızın ömür boyu yapacakları iş oldu.

Ben şanslılar arasındaydım. Kimileri akrabalarının yanında kalırken, ben ve birkaç arkadaşım ebeveynlerimizin fedakarlığı sayesinde bir eve yerleştik. Öylece ortaokula başladık. Bir de ne görelim? Biz o beş yılı haybeye geçirmişiz. Şehir çocuklarının henüz ilkokul ikinci sınıfta iken gördüklerini bile öğrenememişiz. Zaten doğru dürüst öğretmen görmemiştik ki…

Lisede büyüklerimiz vardı. Onlar derslerden çok, başka şeylerle de ilgileniyorlardı. Çok saftılar, güzel bir dünya kuracaklarını söylüyorlar, dilimizin dönmediği sözcükler telaffuz ediyorlardı. Dediklerine göre, devrim yapacaklardı, dünyanın tüm sorunlarını çözeceklerdi. Elimizden gelse biz de o dediklerinden yapacaktık, ama bu işin büyüklerin işi olduğunu hissediyor, uzaktan uzağa onları gıptayla izliyorduk. Sonra bu büyüklerimizle ilgili yaşamımızı alt üst eden haberler duyduk. Birileri, onları öldürüyorlardı. Cenazeleri törenle, “….ölmez” sloganlarıyla kaldırılıyor, ama onlar ölüyorlardı. Akşamları sokakta dolaşmak akıl karı değildi.

Sonra biz de büyüdük. Artık kimse kimseyi öldürmez olmuştu. Anlayış değişmişti: Her koyunun kendi bacağından asılması, her kaptanının kendi gemisini kurtarması gerekiyordu. En önemlisi de, mutlaka köşeyi dönmeliydik. Öyle toplumsal düşünme, insanların iyiliğini isteme, doğruluktan dürüstlükten yana olma gibi kavramlar saçmaydı. Herkes kendisini kurtaracaktı ki, toplum kurtulsun, insanlık huzura ersin, felah bulsun. Öyle kitap mitap okumak, bilim, felsefe gibi şeylerle uğraşmak sade lüzumsuzdu. Viski içtin mi, havyar yedin mi, uçağa bindin mi, en pahalı arabadan alıp kızları koluna taktın mı, cebinden deste halinde kredi kartı çıkarttın mı çağ atlıyordun.

Tüm engelleri, zorlukları aşan şanslı arkadaşlarımla birlikte ben de üniversiteye gittim. Tek derdim, bir an önce okulumu bitirmek, anne babama daha fazla yük olmamak için iş bulmaktı. Yurtlar çekilecek gibi değildi, hocaların anlattığı dersler dişe dokunur şeyler hiç değildi, dersini ezberleyip sınıfını geçmen yetiyordu, bilimmiş, farklı düşünmekmiş saçma sapan şeylerdi. Katlandım, okulumu bitirdim.

Gazetelerden iş ilanlarına bakmaya başladım. Nereye gitsem, İngilizce ve bilgisayar şartı koşuluyordu. Bilgisayar tamamdı, İngilizce hazırlık da okumuştuk, ama kabul görmüyordu. Çünkü, neredeyse 20 yıla yaklaşan eğitim hayatım boyunca bana ve arkadaşlarıma, “Sana yabancı dil öğretiyoruz” diye uyduruk kaydırık şeyler öğretmişlerdi. Aslında Matematik, Fizik, Kimya, Biyoloji için de aynı şeyler olmuştu; ama konu dil olunca, kullanmak gerekince, takke düşüp kel görünmüştü.

Tüketici Derneği’nin sayın yetkilileri,

Sabrınızı zorladığımı biliyorum, lütfen biraz da siz sabırlı olun, beni dinleyin. Sadede geleceğim.

Sıkıntılarım eğitim hayatımla sınırlı kalmadı. Şahsen beni doğrudan etkilemese bile ailemin, akrabalarımın, arkadaşlarımın ve diğer sevdiklerimin başına gelenler hayatımı doğrudan ve dolaylı olarak etkiledi.

Ekonomik krizler nedeniyle babamın yüzü bir türlü gülmedi, çok çalışmasına ve dürüst bir insan olmasına yoksulluktan kurtulamadı. Babamın işlerine bağlı olarak annem de gün görmedi.

Kuzenlerimden ve eşi dişinden tırnağından arttırdığı parayla kooperatiften ev almıştı. Depremde yıkıldı, kendisi ve çocukları gencecik yaşlarında bu dünyadan göçüp gittiler.

Akraba ve tanıdıklarımdan en az on beş kişiyi trafik kazasında yitirdim. Çevremdeki insanlardan trafik kazasında bir sevdiğini yitirmeyen neredeyse yok. Büyüklerimize sorarsan, kaza-kader-trafik canavarı. Ama ben bunun 1950li yıllardan beri Türkiye’yi demiryolsuzlaştıranların cinayeti olduğunu çok iyi biliyorum.

Küçük kardeşim çok başarılı birisiydi. Okuduğu tüm okulları dereceyle bitirdi. Lafımızı dinlemedi, başka işler yapabilecekken gitti devlet işine girdi. “Ben bu ülkenin insanlarından aldığımı, bu ülkenin insanlarına vermek istiyorum” diyordu. Yıllarca çalıştı, didindi, ama terfi zamanı geldiğinde yükselen o değil, Ankara’dan ‘torpil’ bulan yalakalar oldu.

Üniversitede çok başarılı, güzel olduğu için de herkesin sevgilisi, bir kız arkadaşımız vardı. O da bizler gibi dar gelirli bir ailenin evladıydı. Bir gün telefon etti, ağlıyordu, buluşmak, dertleşmek istiyordu. Tatlı sözlerine aldanıp birisiyle evlenmiş, oğlanın beş para etmezliğini anlayınca boşanmıştı. Boşandıktan sonra işyerinde tacizler, imalar, sarkıntılıklar bir diğerini izlemişti. Duldu ya, o yolun yolcusuydu!

Sayın yetkililer,

Akmayan sulardan, kar yağınca yolları kapanan köyden bozma büyük şehirlerden, yıkılan apartmanlardan, şofben ölümlerinden, devletin on yılda bir affettiği uğursuzlardan, halkı bozmak için elinden geleni ardına koymayan medyadan, rüşvetten, batırılan bankalardan ve diğerlerinden bahsederek sizlerin içini daha fazla karartmak istemiyorum.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi, büyük patronun sayesinde küresel ısınma denen bir şey çıktı başımıza. Büyük patronun beşgeni diyor ki, “Üç yıl sonra kıyamete ramak kaldı”. Yahu benim suçum ne, çocuklarımın suçu ne? Kendi payımıza kuru fasulyeyi yemeyiz, ama buna biz değil gözünü para hırsı bürümüş manyaklar yol açtı.

Yukarıda örneklerle anlatmaya çalıştığım gibi, özellikle vurguluyorum, bana iradem dışında KÖTÜ-BAYAT-KOKUŞMUŞ-İĞRENÇ bir hayat sokuşturduklarını fark etmiş bulunuyorum. Ben annem-babam veya başka yüce bir makamdan böyle bir yaşam talebinde bulunduğumu hatırlamıyorum. Yanlış anlama olmasın, yaşamı, yaşamayı, ağaçları, kuşları çok seviyorum. Ama gördüğünüz gibi bana sunulan bu hayat çok kötü, adi, değersiz, süprüntü.

Kurumunuzun bu konuda hassasiyet göstermesini bekler, başka çaresi olmadığı için günbe gün saatbe saat bu hayatı tüketen şahsıma YENİ-İYİ-GÜZEL-ADİL bir yaşam ürünü verilmesi hususunda gereğinin yapılmasını dilerim.

En derin saygılarımla.

 

Bülent KORKMAZ
25 Şubat 2004 16:02
Kategoriler
Köşe Yazıları
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular