Trajik olay nasıl izlenir?

Zamanımızın tragedya izleyicisi, felaketin içerisinden sürekli yeni hikâyeler, resimler, ilginçlikler çıkarmaya çalışır. Oysa edepli bir medya, böyle zamanlarda, eğlendirme çabasıyla değil de, bu yaşananlara koşut bir şekil alarak, can...

Zamanımızın tragedya izleyicisi, felaketin içerisinden sürekli yeni hikâyeler, resimler, ilginçlikler çıkarmaya çalışır. Oysa edepli bir medya, böyle zamanlarda, eğlendirme çabasıyla değil de, bu yaşananlara koşut bir şekil alarak, can sıkan bir vızırtı, cızırtı gibi izleyenlerin karşısına çıkmayı göze alabilmelidir.

Trajik olay nasıl izlenir

Trajik olay seyirlik bir değer taşıdığı sürece, hem devletin hem de yurttaşın ilgi alanında yer alabilir. Sonrasında, her zamanki gibi, felaketin sahipleri kendi çözümlerini üretmek durumunda kalır.

TRAJİK OLAYLARI İZLEMENİN ADABI

holocaust-300×150Nürnberg Mahkemeleri’ni konu alan 1961 tarihli filmde, mahkemede görevli asker ünlü bir Amerikan gazetecisinden mahkeme süreciyle ilgili bir değerlendirme yazısı yazmasını ister. Gazeteci, halkın Avrupa’da yaşananlara ilgisinin kaybolduğunu gerekçe göstererek bu isteği reddeder. Aradan geçen üç yıl yeryüzünün tanık olduğu en büyük felaketin, Holocaust’un gözden düşmesi için yeterli olmuştur. Buradan devamla herkesi zan altında bırakmadan şu iddia edilebilir: Genel olarak felaketlerin izleyicisi olan toplulukların, bireylerin trajik olaylara katılması bir yana, olayın kendisini izlemek konusunda da ahlâki bir noksanlık taşıdıkları gözlenebilir. Medya izleyicisinin ve çalışanlarının genel olarak trajik olana dönük tanıklığın adabına uygun davranmadıkları var-sayılabilir. Özellikle yeni ve ilginç olanı aktarmaya dönük bir merak bu ölçüsüzlüğün altında yatar. Bu arayışın en önemli parçası da artan ölü sayısını izlemeye, aktarmaya dönük bir ilgidir. Günler geçtikçe, felakete dair her tür ayrıntı eşelenir, üzerinde konuşulur, yorumlanır ve bir süre sonra izleyicisi usandırır. Bu usanma hali, olaya dair duyarlığın da geri çekildiğini işaretler; yardımlar durur, felaketin sahipleri izleyicinin ufkundan çıkar. Trajik olay seyirlik bir değer taşıdığı sürece, hem devletin hem de yurttaşın ilgi alanında yer alabilir. Sonrasında, her zamanki gibi, felaketin sahipleri kendi çözümlerini üretmek durumunda kalır.

Yani felaketin ilk zamanlarına ait ve pek de masum olmayan bir merakın, yararsız bir acımanın, vicdani bir ilginin karşılığı gayretkeşliğin sonucunda belki gerekenden fazla ilgi gören yöre sakinleri, sonrasında bir ıssızlığın içerisine bırakılır. İlk zamanların dayanışması, kararsız ve biraz da vicdani bir rahatlamanın aracı gibi ortaya çıkar ve gerekçeleri zayıf olduğu için de fazla sürmeden kaybolur. Van Depremi ardından, devlet sözcüsünün göçükten insan çıkarmak üzere yöreye gitmek isteyenlere yönelik, yeterince insan olduğunu, daha fazla kimsenin gelmemesini söyleyen ifadesi de tuhaf görünür. İlk zamanlarda gönderilen malzemeler için de böylesi bir bolluk olduğu sıkça dile getirilir. Dayanışma gerekenden fazla ya da azdır. İyi niyetli olduğu kuşku götürmez bu gayretlerin, bir tür doğa sporuna, romantik bir kahramanlık arayışına da dönüşme ihtimali saklıdır. Gerek ferdi kurtarma girişimlerinde, gerekse malzeme yardımlarında, başkasının acısını bölüşme tavrının yerine, katılımcının kendisini daha fazla sevmesine yardım eden bir hayırseverlik, kendine dönük bir güzelleme ağır basabilir. Göçük altından “kendi başına iki kadını kurtardığını” kameralara söyleyen adamınki gibi… Kadınları kurtaran bir kahramandır kendisi. Bu örneklerdeki sorun, birçoğu masum görünen bu gayretlerin kendisi değil de; felaketi bölüşme, kavrama konusunda, sadece izleyicileri değil, katılımcıları da içine alan bir çarpıklıktır. Bu izleme ve katılmaya dair rahatsız edici tarafa, tanık olunan trafik kazalarında da her gün rastlayabiliriz.

TRAGEDYALARDA MUTLU SON OLMAZ

Eski-Yunan%u2019da-trajedilerTrajik bir olaya tank olmanın ve onu paylaşmanın edepli bir yolu nasıl olabilir diye düşündükçe, Eski Yunan’da trajediler, tragedya geleneği üzerinde düşünmek verimli olabilir. Birçokları ve özellikle Nietzsehe, en üretken zamanlarında bir halkın son derece karamsar tragedyaları sahnelemesini az rastlanır bir deneyim sayarlar. Ancak iki bin beş yüz yıl öncesinde klasik tragedyaları sahneye koyanlar ve izleyenler, trajik olayın nasıl izlenmesi gerektiğiyle ilgili dersler verir.

Öncelikle seyirci sahnede olanı gerçek sayar ve kendi başına gelmişçesine olan bitene sahip çıkar. Üstelik sahnede sunulan genellikle kendisini tekrar eden, yeni ve ilginç olanın arayışına cevap vermeyen, izleyicisinin beklentilerine karşılık gelmeyen bir kararlılık sergiler. Yani zamanımızın orta halli izleyicisinin belki de bir anma dahi katlanamayacağı bir sıkıcılık, tekrar, eğlence noksanlığı vardır ortada. Trajik kahraman genellikle telafisi olmayan bir şekilde yok olur. Bu tiyatro temsillerinde seyircinin mutlu son arayışı yoktur; kahramanın kendisini bir yolunu bulup kurtarmasına, durumunu telafi edecek çözümlere yönelmesine dönük bir beklenti bulunmaz. Kahramanın onurlu ve gözüpek duruşu da bu tür çözümler yaratmayı olanaksız kılar. Trajik kahraman genellikle kendisinden oransızca büyük, görkemli bir varlıkla, yücelikle karşılaşır ve onunla yüzleşmesinde uzlaşmaz bir tutum sergiler. Bu sırada zekâsını kullanmaz fazla. Türlü hesaplar yapmaz, kendi koşullarını inkâr etmez ve özellikle hileye başvurmaz. Tüm bunlar da zaten kahramanın yok olması için fazlasıyla yeterlidir.

Seyirciyse dehşetin nasıl bir durum olduğunu öğrenir bu sırada. Her türlü çözümün askıda kaldığı, baş edilemez bir büyüklük karşısında onurlu durmanın yollarını araştırır. Nietzsche ‘Tragedyanın Doğuşu’ adlı yapıtında, seyircinin bu kazanımını ‘metafizik avuntu’, Aristoteles ise ‘Poetika’ adlı kitabında ‘arınma’ olarak niteler. Yani çaresizlikleriyle, başa çıkamadıkları şey karşısında güçlenen bir halk bulurlar her ikisi de. Tragedya onlara boşluğu, çaresiz kalmayı ve belirsizlikte, konuşmanın, yazmanın, resim almanın olanaksızlaştığı yerde aklı başında davranmayı öğretir.

Zamanımızın tragedya izleyicisi, felaketin içerisinden sürekli yeni hikâyeler, resimler, ilginçlikler çıkarmaya çalışır. Oysa edepli bir medya, böyle zamanlarda, eğlendirme çabasıyla değil de, bu yaşananlara koşut bir şekil alarak, izleyicisini sıkmayı, can sıkan bir vızırtı, cızırtı gibi izleyenlerin karşısına çıkmayı göze alabilmelidir. Seyirci, en azından sıkılarak küçük de olsa bir kefaret ödeyebilir böylece. Depremin kendisi de bir tür tekrardır; ondan farklı bir görüntü çıkarmak bir tür yalanlama, çarpıtmadır. Deprem sahnesi bir tür trajedi sahnesidir. Hep farklı umutlar dile gelse de, orada da kaderlerini yaşayan insanlar vardır.

TRAJİK OLAYI BÖLÜŞMEK

tragedya-300×225Tragedyanın açtığı gerçekçi tabloya karşın, romantik ve insancıl sayılabilecek bir başka yaklaşımda, felaketin etrafından dolaşmak adettendir. Örneğin göçük altında kalanlara değil de, oradan kurtarılanlara odaklanan, altüst oluşun içerisinde yararsız yere umutları, sevinçleri fazla büyüten bir yaklaşım vardır. Göçük altındakilerse, bir tragedya unsuru gibi değil de, acıklı, melodramlara ait motiflerle süslenmiş bir insancıl öykünün malzemesi olurlar. Dehşetin içerisinde mutlu sonlar, umut arayışı, esasen bir yazgı gibi taşman ve sürekli geri dönen bir gerçekliğin kendisini anlamayı da olanaksızlaşır. Güzele, yaşama, canlılığa fazla yüz vermenin de bir sonucudur bu durum; iyileşmeyi hep ötele-yen, felaketler karşısında akıl geliştirmeyi daha da zorlaştıran. Çelişkili görünse de, göçükten şu zamanda umut çıkaranlar, sonrası için umutların tükenmesinin nedeni olabilirler.

Felaket sahnesini temaşa ederek, dehşetten eğlence çıkarmamak gerekir. Ya da cılız, gelişigüzel yardım eden, bazen atılacak eşyalarını gönderenler gibi, vicdanı temizlememek gerekir. Üstelik yardımını tam da kendisini kandırmayanlara yaptığını düşünürken, en ufak yağmalama haberinde cesareti kırılır bu hayırseverlerin. Gönlünden kopanların yerine ulaşmadığı karamsarlığına kapılır. Sadece maddeyi değil de, aklı ve görgüyü de böyle zamanlarda paylaşmak gerekir. Böyle bir bölüşme, felakete genel olarak izleyici kalmak durumunda olanların de sıkılmayı, buhrana girmeyi göze alabilmeleriyle olanaklıdır. İzleyiciler için en azından göçük altında kalanları saymadan, olay yerindekiler içinse, sadece koşturmak, ayağa dolaşmadan yardım etmek en doğrusu gibi görünür. Depremin duvarlarını yıktığı, içlerini dışlarını çıkardığı, evlerinin içleri görünen bu insanlara edepli bir şekilde yaklaşmak, merakla bakmamak gerekir her şeyden önce.

ÖZGÜR TABUROĞLU

Kategoriler
AnalizTarih

Benzer Konular