Toplumun hep unutulan ve dışlanan kadınları: Dullar

Tarih boyunca gelenekler dulları hep belli kalıpların içine sokmaya çalıştı. Eşi ölen bir kadın siyahlara büründürüldü, toplumsal yaşamdan uzaklaştırıldı, cinselliğini unutmaya zorlandı. Yeniden evlenmeyi başaramadığı takdirde de, bütün haklardan...
Toplumun hep unutulan ve dışlanan kadınları Dullar

Tarih boyunca gelenekler dulları hep belli kalıpların içine sokmaya çalıştı. Eşi ölen bir kadın siyahlara büründürüldü, toplumsal yaşamdan uzaklaştırıldı, cinselliğini unutmaya zorlandı. Yeniden evlenmeyi başaramadığı takdirde de, bütün haklardan yoksun kaldı. Kendine çok güvenen ve yeterli enerjiye sahip olanlar, yanlarında güçlü bir erkek bulunmadan da başarılı oldular. Ancak onların sayıları hep sınırlı kaldı.

Özenilen örnekler

Dul kadınlar içinde en imrenileni o olmalıydı. Enerji dolu Fransız kadın, ürettiği “Veuve Clicquol Ponsardin”adlı markayla, önce Avrupa’yı, sonra da bütün dünyayı mest etti. Bu lüks içecek, büyüleyici Nicole Barbe du Ponsardin’in adını taşıyordu. Nicole 1794’te daha 17 yaşındayken evlenmişti, 1805 yılında eşi, ardında küçük bir şampanya üretim tesisiyle birlikte hamarat bir eş bırakmıştı. Ponsardin, her türlü zorluğa rağmen, medeni durumunu (Fransızca’da Veuve = dul) dünyanın en tanınan şampanya markası haline getirmeyi başardı. Bu akıllı kadın, erkekler dünyasından sıyrılarak, toplumda kendine bir rol üstlenebilen nadir dullardan. Böyle bir rol, genellikle bekar ve evli kadınlara bile çok görülüyordu.

Koşullar, kadınlar adına hiçbir yerde ve hiçbir zaman iyi olmadı. Antik dünyada kadın neredeyse hiçbir hakka sahip değildi. Erkeğin egemenliği altında yaşamak, ev işleri yapmak ve çocuklara bakmak zorundaydı. Kazanç sağlayabileceği herhangi bir işi yoktu ve bir vasiye ihtiyacı vardı. Koca öldüğü takdirde, arkada bir “vidua” bırakıyordu. Bu tanım, Latince viduus (boş) kelimesinden türetilmiş ve yalnız yaşayan bütün kadınlar için kullanılmış.

Dul kalmak, zaman zaman kadına özgürlük konusunda zayıf bir ümit ışığı yakmış. Ancak bu ışık, küçük bir grup olan soylu tabakaya, sıradan halka oranla hep daha güçlü bir pırıltı yaymış. Mısırlı dul Hatşepsut (M.Ö.1479-1458), bir kadın firavun olarak halkını uzun yıllar barış içinde yaşattı, inşa ettirdiği görkemli tapınak ve diğer yapılarla adından hala söz ettiriyor. Ancak bir firavun eşi olmasaydı, tek başına bir ülke yönetimine geçmek, onun için de mümkün olmazdı. Bilinçli bir şekilde, yönetimde güçlü özelliklere sahip bütün erkeklerden yararlandı. Ancak erkekler dünyasına bu kadar uyum sağlaması, onun, eşinin ölümünden sonra aldığı keyfi kararları nedeniyle cezalandırılmasını engelleyemedi.

Sıradan kadın daha çok savaşıyordu

Sıradan kadınlar, cinsiyetler arasındaki eşitsizlikten kaynaklanan sorunlarla daha çok savaşmak zorunda kaldılar, M.Ö. 7. yüzyılda ve daha önce, Yunanistan’da dul kadınlar aile ve akrabalarının kanatları altında yaşıyorlardı. Gerçi Girit’te bulunan Gortyn kentindeki taş tabletlere yazılı yasalar (5. yüzyıl) dul kadınlara yalnız yaşama ve sahip olduğu mal ve mülke tek başına hükmetme hakkı veriyordu. Ancak bu durum, Yunan dünyası içinde bir istisna idi. Karnını doyuran erkeğin ölümü, sade koşullarda tek başına bir yaşam sürdürmeyi pek mümkün kılmıyordu zaten. Yine de kadın, seçimi konusunda özgürdü.

İsa’dan önceki Romalı dullara fazla seçenek tanınmıyordu. Eşi ölen kadın yeniden ailesinin yanına dönüyor ve babasının ya da erkek kardeşlerinin hegemonyasına giriyordu. Germenlerde de durum aynıydı. Kadınlar eşinin ölümünden sonra ailesinin velayetine geri dönüyordu. Romalı yazar Tacitus, bazen de kadının, evliliği yeniden bütünleyebilmek için eşinin ardından ölüme gittiğini belirtiyor. Eşinin en yakın akrabasıyla evlendirildiği de oluyordu.

Roma neslinin devamı konusunda kaygılara kapılan İmparator Augustus (M.Ö 38- M.S 14). yeniden evlenmeleri için dul kadınlara altı ay süre veriyordu. Bu acele, daha çok önceki evliliğinden çocuk sahibi olan kadınlar için geçerliydi. Çünkü onlar doğurganlıklarını kanıtlamışlardı. Çocuğu olmayan ya da daha yaşlı dullara, yeni eş bulmaları konusunda daha geniş zaman tanınıyordu. Ancak “Augustus yasaları” yeterince başarılı olamayınca, 4. yüzyılda yürürlükten kaldırıldı. Bütün zorluklara rağmen tek yaşamayı, yeniden evlenmeye tercih eden güçlü kadınlar da vardı. Örneğin, sosyal reformist Tiberius ve Gaius Gracehus’un anneleri Comelia, oğullarının yetiştirilmesiyle tek başına ilgilenmişti!.

Hep parayla ilgili

Dul kadının yaşamını nasıl geçireceği, aslında hep doğrudan parayla ilgili oldu. Maddi durumu iyi olan dul, yeniden bir erkeğin egemenliği altına girmeyi genellikle düşünmedi. Batılı ülkelerde yaşayanlar evi ve servetiyle ilgilenecek bir erkek hizmetçi temin ediyor, kendi için de bir sevgili tutuyorlardı. Belirli geleneklere uydukları sürece, toplum onu bu davranışları nedeniyle aşağılamıyor, aksine özenerek bakıyordu. Doğulu ülkelerde “namus faktörü hep önemli bir yere sahip oldu. Dolayısıyla kadın ya kendini çocuklarına adıyordu ya da hemen evleniyordu. Ancak, sürekli yeniden evlenenler hiçbir toplum tarafından hoş karşılanmadılar.

Hıristiyanlık dünyası, dizginleri biraz daha sıkı tutmuştu. Namuslu ve aklı başında bir dul, ölünceye kadar eşine sadık kalmalıydı. Onun geçimiyle toplum, ruh sağlığıyla da piskoposlar, rahipler ilgileniyorlardı. Dul kadınlar, kiliselerde hayır işleriyle meşgul oluyorlardı. Ortaçağ’da kiliseler büyük bakım evlerine dönüştü. Bazı zengin dullar, paralarıyla manastırlarda kendilerine sakinlik ve huzur satın aldılar. Gerçi erkekler, potansiyel bir eşin parasıyla birlikte çekip gitmesinden hiçbir zaman pek hoşlanmadılar. İstanbul Üniversitesi Kadın Araştırmaları Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Serpil Çakır, Osmanlı döneminde kimsesiz kalan dul kadınların da tekkelere sığınıp hayır isleriyle uğraştıklarını söylüyor. Bu kadınlara o dönemde “evliya kadınlar” deniyordu.

Kadın sığınakları

Dullar, 13. yüzyıldan itibaren karar verme ve yalnız kalma özgürlüğü konusunda ciddi yol aldılar. O dönemlerde, manastırlardaki ne benzer bir birlikte yaşam da Beginler arasında gelişmişti. Bugün hala tek tük de olsa, Belçika ve Hollanda’da yaşamaya devam eden bu kadın grubu, ne yeniden evlenmek ne de kiliseye bağlı yaşamak istiyordu. Bağlayıcı bir vaat olmaksızın kendilerini fakirler ile haslaların bakımına adamışlardı. Begin evlerine çok sayıda dul kadın katılıyor ve yaşam konusunda ki deneyimleriyle çok başarılı işler yapıyorlardı. Kadının başarılı olmasına alışkın olunmadığı için, çoğunlukla dokumacılıkla uğraşan Beginlerin kazançlarına şüphe ve kaygıyla bakılıyordu. Esnaf birlikleri onların rekabetinden çok korkuyordu.

Bu arada, kaderleriyle tek başına mücadele eden kadınlar da vardı. 1365-1429 yılları arasında yaşayan yazar Christine de Pisan çok genç yaşlarda dul kalmış, yaşamına bu şekilde devam etmek konusunda da ısrarlı davranmıştı.

Yazılarından kazandığı parayla üç çocuğu, henüz reşit olmamış iki erkek kardeşi ve annesinin geçimini sağlamaya çalışıyordu. Pisan, mahkeme kararıyla evine gelip eşyalarını toplayan icra memurlarını seyrederken çok acı çektiğini, ancak insanlardan borç para istemenin onun canını daha çok yaktığını söylemişti. Zeki, yüksek eğitimli genç kadın, o günlerini büyük sabır göstererek atlattı ve döneminin en büyük yazarlarından biri oldu. Geçimini de yazarlık yaparak sağladı. “Kadınlar Kenti” adlı yazısıyla, o dönemlerde yaşanan kadın düşmanlığına karşı çıktı ve büyük ün kazandı.

Kategoriler
KadınYaşam
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular