Telefon beynimizi nasıl aldatabilir?

Telefondaki sesin, telefonun içine girmiş birisinden geldiğini söyleyenlere raslayabilirsiniz, yaşı 2-3 civarında olanlar arasında… Sesle sesin kaynağının ayrı mekânlarda olduğunu anlamak beynin doğal gelişiminin sonucu. Peki, ya anlamazsak? Karşı...
Telefon beynimizi nasıl aldatabilir

Telefondaki sesin, telefonun içine girmiş birisinden geldiğini söyleyenlere raslayabilirsiniz, yaşı 2-3 civarında olanlar arasında… Sesle sesin kaynağının ayrı mekânlarda olduğunu anlamak beynin doğal gelişiminin sonucu. Peki, ya anlamazsak?

Yankı Yazgan

Prof. Dr. Yankı Yazgan

Karşı taraftaki telefon açıldıktan sonra neler işiteceğimi kestirmek zor değil. Her seferinde hep aynı oluyor: “Yahu, sesin ne yakından geliyor, sanki buradaymışsın gibi” veya “Allah Allah, sanki kulağımın dibindeymişsin gibi.” Bu tepkilere ilk başta dudak bükmeli cevaplar veriyordum. Sonra çetele tutmaya başladım. Farklı yaşlardan farklı şehirlerden ve değişik kültürlerden yaklaşık 20 kişilik bir “deney” grubu oluştu. Sonuç pek çok araştırmacıyı hasetinden çatlatacak bir tutarlılık ve “istatiksel anlamlılık”taydı; herkes, evet, herkes (benim “herkesim”), ilk iki-üç dakika içinde “çok yakındaymışlık” duyumunu bir şekilde belirtiyordu.

Bir süre sonra, aradaki gerçek mesafenin sesimle kulağı arasındaki mesafeden çok farklı olduğunu kavrayan karşı tarafın beyni, baştaki soruyu bir kenara kaldırıveriyor. Bu kenara kalkma, en azından benimle konuşmalar için geçerli. Ama, beynimizdeki “mekân belirleme” sistemini zorlayacak başka bir sürü olay, yakınlık-uzaklık sorusunu defalarca raftan indirebilir. Gerçeklik duygularımızı büyüleyebilecek müzik- görüntü bileşimleri ile; veya sadece bir başka telefon görüşmesi, bu defa siyam veya kutuplar ile!

Telefonun acayipliği, algılarımızı ve algılama yeteneklerimizi alıştığımızdan çok farklı kullanmaya zorlanmamızdan geliyor. Hiç görmediğiniz, o anda nasıl bir mekânda, nasıl bir kılıkta olduğunu bilmediğimiz bir kişiyle konuşurken beynimizdeki neler olmuyor ki? Bir kere, işitme ve konuşma dışında hiçbir işlevin geçerli olmadığı bir alışveriş içinde kalıyor insan. Hele, konuşmalarda karşısındakinin gözüne, yüzüne ya da el-kol hareketlerine bakarak sözleri anlamlandırabilen biriyseniz, telefonda konuşup tanışmak bir eziyet. ‘Sahici’ duygu ve düşüncelerin sadece sözle ifadesiyle yetinmiyorsanız… Ayrıca, karşı karşıya olduğunuz birini dinlerken sağa-sola bakmayan, hele sırtını hiç dönemeyenlerdenseniz…

Kim bilebilir, telefonda size “aynı fikirdeyim vallahi” diyenin, aynı zamanda telefonun öbür yanında size dil çıkarmadığını, ya da, ne bileyim, yanındakilere bir takım notlar çiziktirerek sizin hakkınızda olmadık yorumlar yapmadığını…

Bebekliğimizdeki ilk duygu alışverişlerimizi gözlerimizle yaptığımızı düşünürsek, beynimizin telefon aracılığıyla aldığı “mesaj”ların duygusal yüklerinin çözümünün iyice güç olduğu anlaşılabilir. Öfke, sevgi, istek ya da tiksinti gibi duyguları, sözlerden anlamak çok zor olmasa da, “gizli” anlamlar olarak yüz mimikleri ya da ses tonları ile dile gelen duygular, kulakla tam anlaşılamayabilir.

Bereket versin, beynimizin gerçek hayattaki çalışma tarzı benim bu yazıda yansıttığım kadar köşeli ve katı değil. Dolayısıyla, duygu ayırd etme yeteneği açısından zaman içinde en az göz kadar uzmanlaşan kulağımız (kulaklarımız) telefon meselesinde işin içine girer.

Görerek değerlendirme yeteneğimizi sıfırlayan telefon, karşımızdakinin kulağımızın dibine girmesine fırsat verdiğinden ötürü, pek çok duyguyu kaçırmayız. Ses titremesi, hormurtu ya da tıslayarak konuşma kulağımızın avuç içine yerleşir. Görme ve dokunma gibi duyu sistemlerine dikkat harcamamıza gerek olmadığından, işittiklerimize kulak kesilebiliriz.

Telefonda konuştuğumuz her kişi, aslında hayatımızda pek fazla insana tanımadığımız bir ayrıcalıktan yararlanır. Nerede olursak olalım, o kulağımızın dibine kadar sokulur ve söyleyeceğini söyler.

Bu garip durum hem hem Haydarpaşa Danışma’ya tren saatini sorarken, hem de sevdiğimiz birisiyle konuşurken aynı ölçüde geçerlidir. “Aynı ölçüde” tanımlaması biraz tartışmalı. Örneğin, tren saati öğrenirken bu “kulaksal” yakınlık akla bile getirilmez. Ama, şu 900’lü telefon diye bilinen “sıcak hat”larda ahizenin içinden çıkıverecek birisi iç geçiriyormuş gibi de algılanabilir. Kulağa üflenen sözler duyguları öylesine ayağa kaldırabilir ki, (telefonda) normalde pek kullanmadığımız görme duyunuz, belleğimizin de yardımıyla “kulağımızın dibindeki ses”e bir varlık kazandırabilir.

Yani, sesin yakınlığı ile sesin sahibinin yakınlığını yeterince ayırdemememize yol açan bu “beyin aldanması”, duyguların devreye girip, algıları kendi doğrultusunda şekillendiriyor olabilir.

Çok uzakta olmasından memnun olmadığınız birisiyle konuşurken de, bu sistem devreye geç girebilir. Türkçesi, özlediğiniz bir kişinin sesini bize hissetirdiği yakınlığı, onun coğrafi ulaşılabilirliği şeklinde yorumlayabiliriz. Bu yorumu kendi yaşadıklarıma uyguladığımda, “sesin ne kadar yakından geliyor” diyenlere söylediklerim için derin pişmanlıklara düştüm.

Hemen içlerinden birine telefon ettim: “geçen ay hani sen, sesin çok yakından geliyor, demiştin de… Ben, seni şu çocukluğumuzun Pazar sabah seanslarında gösterilen filmlerdeki “yamyam”lara benzetmiştim. Hani, gökten bir radyo düşer de, filmlerdeki siyahlar radyonun içinde adam ararlar.” Karşımdaki ses çıkarmadan beni dinliyor. “Yani demem o ki, ben sana, ‘beyninin frontal lobu çalışmıyor’ diye sataştıydım. Oysa sen beni özlediğinden öyle diyormuşsun..” Karşımdaki bir yandan kıkırdıyor: “Senin bu beyinsel açıklamalarına aklım ermiyor. O sırada aklıma söyleyecek bir şey gelmedi ben de öyle çok özledim, diyiverdim.” Buyrun bakalım!

Okurlara not:
1. Beynin mekâna ilişkin aldanmasının bir benzeri zaman içinde yaşanabiliyor. Ancak bu aldanma da, o kadar kısa sürüyor ki, genellikle fark edilmiyor. Örneğin, bir mektubu okurken orada yazıların, okunan an’a mı, yoksa mektuptaki tarihe mi ait olduğuna karar vermek beyin için birkaç milisaniyelik bir iş. Olayların zaman içinde dizilişini yapan beyin sisteminin aksaması, yanlış yapılmasına yol açabiliyor. Bunama, özellikle Alzheimer hastalığındaki bunama böyle bir algı çarpılması ile seyrediyor.
2. Bu yazının ilk formunu 1992de Kuzey Amerika kıtasındayken yazmıştım. Yıllar sonra, çok şey değişmiş değil.

Kategoriler
Köşe YazılarıPsikiyatrist
Prof. Dr. Yankı Yazgan (Psikiyatrist)

Prof. Dr. Yankı Yazgan, içinde kendinizi de bulacağınız yazılarıyla sizlerle...
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • Kadercilik

    Kaderime elleşme

    Acaba kantine şimdi mi insem, yoksa öbür teneffüste mi? Hangisinde inersem, beğendiğim kızın gözüne daha çok çarpabilirim? Şimdi inersem, ya o henüz gelmediyse, ya o öbür seferinde iner de...
  • Göltürkbükü

    Gümüşlük ile GTB arasında

    Alışkanlıklarımız yakamızı bırakmayıp, bizi hep yaptığımız, kendimizi rahat hissetiğimiz şeylere sürüklediğinde, muhafazakâr yanımızla yüzyüze buluveririz kendimizi. Tatiller muhafazakâr yanlarımızla, devrimci yanlarımız arasındaki çatışmanın gizlenemez olduğu kriz anlarını temsil eder....
  • sebep-sonuç ilişkisi

    Herkes öyle diyor

    Ben ne diyorum önemi yok, ama herkes öyle diyor. Ve öyleyse öyledir. Bu noktaya gelip tıkandığınız hiç olmuyor mu? Herkesin dediği doğruysa, herkes de adeta parlamentonun salt çoğunluğuymuşcasına yasama...
  • Tersinden İstiklâl Marşı

    Tersinden İstiklâl Marşı

    Yatılı okulun nesi meşhurdu? İşkencesi… Hafta sonu evci çıkarken, okul otobüsünde kazara “abi”lerden önce yerinize oturup saygısızlık yaptığınızda, en basit ceza enseye bir şaplak. Sınıfta akşam mütalaa saatinde, abiniz...