Stephen Krashen’in ‘Yabancı Dil’ Öğrenimi Üzerine “Doğal Yaklaşım” Teorisi

Dil öğrenimi; hızla gelişen ve globalleşerek küçük bir köy haline gelen dünyamızda, hepimizi şu veya bu şekilde ilgilendirmektedir. Ya çevremizdeki yabancılarla iletişim kurmak için, ya bir iş bulmak için,...
Yabancı Dil Öğrenimi

Dil öğrenimi; hızla gelişen ve globalleşerek küçük bir köy haline gelen dünyamızda, hepimizi şu veya bu şekilde ilgilendirmektedir. Ya çevremizdeki yabancılarla iletişim kurmak için, ya bir iş bulmak için, ya da sadece okullarda dil eğitimi zorunlu olduğu için…

Sebep ne olursa olsun, dil öğrenimi hayatımızın çok önemli bir parçası haline gelmiştir. Peki, hayatımızın önemli bir parçası haline gelen ve aslında oldukça karmaşık bir konu olan dil öğrenimi hakkında ne kadar bilgiye sahibiz ve bu konuda ne kadar bilinçliyiz? İşte bu yazımızda, dil öğrenimi konusunda daha bilinçli hale gelebilmemiz için dil hakkında son zamanlarda en çok konuşulan Southern California dilbilimcilerinden Stephen Krashen ve onun dil öğrenimi yaklaşımı olan “Doğal Yaklaşım”ı, ayrıntılı bir şekilde inceleyeceğiz.

Yaklaşımın teorik açıklaması

Yukarıda da belirtildiği gibi, Krashen’in teorisi ‘Doğal Yaklaşım’ olarak adlandırılmaktadır. ‘Doğal Yaklaşım’ olarak adlandırılmasının sebebi de, Krashen’in dil öğrenimini insanlarda doğal bir süreç olarak görmesinden kaynaklanmaktadır. Diğer bir ifadeyle, nasıl ki çocuklar daha 2-3 yaşlarında ana dillerini ‘edinirler’; yetişkinler de aynen bu şekilde bir dili ‘öğrenebilirler’ der. Ama çocukların dil öğrenmesini ‘dil edinimi’ olarak adlandırırken, yetişkinlerin dil öğrenmesini ‘dil öğrenimi’ olarak adlandırmaktadır. Çünkü yetişkinler dil öğrenirken çocuklarda da bulunan doğal süreçlerin yanında, problem çözme ve analitik düşünme gibi bir takım zihni mekanizmaları da kullanmakta ve bilinçli olarak o dil üzerinde odaklanmaktadırlar. İşte bu noktada Krashen, dil öğrenenlerin ‘dil üzerine bilinçli olarak odaklanma’ yerine, ‘doğal süreçlerin kullanılmasını’ tavsiye etmektedir. Peki bu nasıl sağlanacaktır?

Krashen’e göre dil öğrenimi en iyi şekliyle dilin iletişim amaçlı kullanılması yoluyla, kuralların doğal olarak asimile edilmesi, zihne yerleştirilmesi yoluyla gerçekleştirilir. Bunun için de, dil öğrenen kişinin her zaman, kendi dil seviyesinin bir seviye üstünde dil seviyesine maruz bırakılmasını savunur. Mesela, başlangıç seviyesinde dil bilen bir öğrenciye, başlangıç seviyesinin biraz üstünde bilgi, iletişim yoluyla, yani konuşarak ve karşılıklı iletişim kurarak verilmelidir. Ona göre ancak bu şekilde bir dil akıcı olarak öğrenilebilir.

Bu noktada Krashen, dilbilgisi, yani grammar, öğretiminin en alt seviyede tutulmasını savunur. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Krashen çocukların ‘dil edinimlerini’ yabancı dil öğreniminde model olarak almakta ve bunun sonucu olarak da dil ediniminde yeri olmayan dilbilgisi öğrenimi gibi hususların da zorunlu olmadıkça uygulanmaması gerektiğini düşünmektedir. Son olarak da, dil öğrenen yetişkinlerin, duygusal açıdan dil öğrenimi konusunda rahat olmaları gerektiğini söylemektedir. Çocuklarda bulunmayan ‘dil öğrenip öğrenememe korkusu ve endişesi’ veya ‘küçük düşme korkusu’ yetişkinlerde bulunmaktadır ve dil öğrenimine ciddi zarar vermektedir. Bunun için Krashen dil öğrenen kişinin bu duygusal etmenleri en aza indirmesinin ve kendisine güvenmesinin zorunlu olduğunun altını çizer. Dil öğrenen kişi kendine güvenmelidir. Zira dil öğrenme ‘doğal’ bir süreçtir ve nasıl ki çocukluğumuzda dilimizi bilinçsizce öğrenmiştik, aynen öyle de yabancı bir dili öğrenebiliriz.

Şu ana kadar belirttiğimiz Krashen’in yaklaşımının teorik kısmını özetleyecek olursak, Krashen dil öğreniminin doğal bir süreç olduğunu ve kişilerden bağımsız olarak herkeste aynı süreci takip ettiğini öne sürmektedir. Dil öğreniminin gerçekleşmesi için de kişinin öğreneceği dile kendi seviyesinin biraz üzerinde olarak maruz kalması gerektiğine inanır. Bu ‘maruz kalma’ karşılıklı iletişim şeklinde olmalıdır.

Yaklaşımın Uygulanması

Şimdi de kısaca bu yaklaşımın dil öğreniminde ne şekilde uygulanabileceği üzerinde duralım. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, dil öğrenen bir kişiye, sahip olduğu seviyenin biraz üzeri seviyede bilgi sunmak etkili bir yöntemdir. Bu, öğrencinin bir dilde seviye seviye uzmanlaşması manasına gelir. Ama böyle bir yöntem, dil öğrenen kişinin daha çok yabancı dilde konuşma kabiliyetini ve dilbilgisini geliştirirken, öğrenilen dilde ‘yazma’ kabiliyetlerine bir etkide bulunmaz (burada ‘yazma’ ifadesiyle kastedilen kelime ve cümlelerin doğru harflerle ifadesi değil, cümlelerin etkili bir biçimde yapılandırılması ve yazıda belli bir düzenin izlenmesidir). Bu yüzden dil öğrenen birisi sadece konuşma -daha genel ma-nada iletişim- ve dilbilgisinin yanında, yazma yeteneğinin gelişmesine de önem vermelidir. Şunu aklımızda bulundurmamız gerekiyor ki, dil öğrencileri kendi dillerinde bile, yazmayı geliştirici bir takım ‘kompozisyon’ derslerine çok büyük gereksinim duymaktadırlar. Mesele yabancı bir dil öğrenimi olduğunda bunun gerekliliği daha da artmaktadır. Dil Öğreniminde

Okumanın Önemi

İkinci olarak, dil öğreniminde ‘okuma’nın önemine değinmekte fayda var. Krashen’e göre dil öğreniminde başarının en önemli belirleyicilerinden birisi, öğrenilen dilde yazılan yazıların okunmasıdır. Gerçekten de, öğrenilen dilde yazılan yazıların okunması, kişinin dili anlama, o dilde yazma, ve dilbilgisini geliştirmesinin en önemli anahtarıdır. Buna rağmen okuma, dil öğrenenler tarafından çok ihmal edilen bir noktadır. Buna çözüm olarak Krashen, öğrencilerin öncelikli olarak zevk aldıkları yazı türlerini ve kitapları okumalarını, daha sonra dil öğreniminde ilerledikçe daha teknik okumalara girmeleri gerektiğini söyler. Mesela mizah okumayı seven bir öğrenci dil öğreniminin ilk safhalarında kendi seviyesinin biraz üzerinde mizah kitapları okumalı, belli bir seviye kat edildikten sonra daha genel okumalara girmelidir. Krashen bu bilgileri sunarken genel olarak bize dil öğrenimi adına değerli bilgiler sunmaktadır. Ama şunu da görmekteyiz ki Krashen, dilbilgisi öğreniminin hemen hemen hiç yapılmamasını ve her şeyin öğrenilen dilde konuşma ve okumaya dayandırılmasını savunmaktadır. Fakat şunu da belirtmek gerekir ki, belli miktarlarda dilbilgisi eğitimi, öğrencinin okuduğu ve konuştuğu şeyleri daha bilinçli bir şekilde konuşup okumasını sağlar. Bu yüzden biz, dilbilgisi eğitimi gereksizdir diyemeyiz. Şu da var ki, şu an dünyanın çoğu yerinde geçerli olduğu gibi, dilbilgisi eğitimi dil öğreniminde asla başarının belirleyicisi değil, sadece bir ön koşuludur. Oysa şu an dünyanın pek çok yerinde, dilbilgisi eğitimi dilin diğer yönlerine nazaran çok daha fazla önem verilerek öğretiliyor-ki çok büyük bir hatadır.

Öğrenilen Dilde İletişimin Önemi

Krashen’ın önemle altını çizdiği nokta ‘iletişim’dir. Ona göre öğrenilen dilde iletişim kurmak, yani o dilde konuşulan cümleleri dinlemek ve o dilde konuşmak, dil öğreniminin en büyük şartıdır. Yaptığı araştırmalar da bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır. Şu da var ki, onun yaptığı araştırmalarda çoğunlukla öğrenilen dil, doğal ortamında öğrenilmektedir. Mesela, İngilizce öğrenen birisi bu dili İngiltere’de, doğal ortamında, öğrenmektedir. Ancak böyle bir durum dil öğrencileri için pek geçerli olamamaktadır. Yani dil öğrenenlerin çoğu bu dili sınıf ortamında, dilin doğalortamından uzak olarak öğrenmektedirler. Bu yüzden bir dil öğrencisinin yapması gereken şey, öğrendiği dili ana dil olarak konuşan kişilerle iletişim kurabilmek için elinden gelen çabayı harcamaktır.

Eğer böyle bir fırsatı hiçbir şekilde bulamıyorsa, en azından, televizyon veya bilgisayar gibi kitle iletişim organlarını kullanarak o dilin doğal olarak konuşulduğu şekli dinlemeli ve her fırsatta öğrendiği dilde konuşmalıdır.

Bir öğrenci eğer kafasındaki düşünceleri bile artık yabancı dilde yapılandırabiliyorsa, ki bunu yapmaya çalışmalıdır, ciddi bir aşama kaydetmiş demektir.

Dil öğreniminde yanlış yapmaktan korkmamak

Son olarak şunu da belirtmek gerekiyor ki, bir dil öğrencisi kendi üzerindeki belli duygusal kısıtlamalardan da kurtulmalıdır ki dil öğreniminde tam bir başarı sağlansın. Çoğu öğrencide bulunan “Acaba öğrenebilecek miyim?” endişesi veya “Acaba yanlış bir şeyler söylersem, alaya alınır mıyım?” düşüncesi bu tür duygusal kısıtlamalardan başlıcalarıdır. Bir dil öğretmeni veya öğrencisi şunu unutmamalıdır ki, dil hatalar yaparak öğrenilir. Hiç kimse kusursuz bir şekilde ortaya çıkıp, bir dili konuşmaya başlamamıştır. Bunun için, bir dil öğretmeninin öğrencilerinin yaptığı hatalara karşı toleranslı davranması ve olabildiğince az düzeltme yapması -ki dil öğreniminde ‘hata düzeltme’nin daha çok olumsuz sonuçlar doğurduğu çok bilinen bir gerçektir- gerekmektedir. Bir dil öğrencisinin ise hata yapmaktan korkmaması ve her konuşma şansını bir fırsat olarak değerlendirip, o dili konuşması gerekmektedir.

Şu ana kadar tüm söylediklerimizi toparlamak gerekirse, dil öğrenimi gerektiği şekliyle gerçekleştirilirse kusursuza yakın bir biçimde bir dil öğrenilebilir. Bunu sağlamak için, altyapı olarak dilbilgisi kurallarının kısa bir şekilde öğrenilmesi ve bu bilginin üzerine esas dil öğrenimimizi gerçekleştirecek olan öğrenilen dilde a. Dinleme b. Konuşma c. Okuma d. Yazma becerilerinin geliştirilmesi gerekmektedir. Eğer bu dört maddeyi dengeli bir şekilde gerçekleştirebilirsek, aslında çok büyük çabalar gerektiren dil öğrenimini, eğlenceli bir sürece çevirebiliriz. Neden olmasın?

Ülkü Küçükakın

Kaynak:
Krashen, Stephen. ‘The Comprehension Hypothesis and Second Language Acquisition’, languagebooks com, 1997.

Kategoriler
Eğitim

Benzer Konular