Solcuların ‘ANA’sı Leman Fırtına

Bir arkadaşım oğlunu Gayrettepe’de arıyordu “Yok” diyorlardı, oysa arabasını görüyorduk, oradaydı. Oysa genci öldürmüşler, ertesi gün gittiğimizde araba da yok oldu. Vedat Aydın’ı da Diyarbakır’da evinden, karısının yanından alarak...

Bir arkadaşım oğlunu Gayrettepe’de arıyordu “Yok” diyorlardı, oysa arabasını görüyorduk, oradaydı. Oysa genci öldürmüşler, ertesi gün gittiğimizde araba da yok oldu. Vedat Aydın’ı da Diyarbakır’da evinden, karısının yanından alarak ifadesini alacakmış gibi götürüp öldürdüler. Şimdi itiraf ediyorlar.

Leman Fırtına

Leman Fırtına, şu anda 85 yaşında, duru bilinci, güçlü belleğiyle hepimizi şaşırtan, bizim unuttuk­larımızı anımsatan, su yeşili yüzlerinden sevgi savrulan, dimdik, her an haksızlıkla savaşa hazır bir ka­dındır. Fırtına gibi bir yaşamı göğüslemiş, sözlüğünde keşkelere yer uermemiş, güçlü, direngen, örnek bir yaşam sürmüştür. Kendisine sorduğumda; “Ben memur çocuğu, asker eşi olmaktan dolayı Anadolu’yu karış karış gez­dim, çelişkileri çocukluğumda çözdüm, başka türlüsü mümkün mü?” demişti. Onunla ülkede 80 yıllık bir ge­zintiye çıkalım istedim.

‘Yaşama başlarken’ diyelim ve çocukluğunuza gidelim isterseniz.

Leman-Fırtına_solcu_anaBabam memur olduğu için Anadolu’yu dolaştık, çoğu yerde okul olmadığından, Ankara’da babaan­nemin yanında okudum. Ortaokulu Mardin’de bi­tirdim. Ankara’da liseyi okurken, son sınıfta evlen­dim. Birbirimizi tanımıyorduk. Uzun zaman ona “Siz” dedim. Eşim Sivas’a atandı, ilk çocuğumu doğururken tifo hastasıydım, bebek yedi ay yaşadı, öldü. Daha yaşamın başında evlat acısını tattım. O zamanlarda salgın hastalıkların en korkuncu, tifo, sıtma, veremdi. Sivas o zamanlarda demokrat bir kentti. Hepimiz açık giyinirdik. Gece balolara gi­derdik. Eğlenceler olurdu.

Cumhuriyet’in kurulduğundan beri sizin gözle­minize göre gidiş nasıl?

Mardin’de okurken, 19 Mayıs’lara şortlu çıkardık. Terziler Süryanilerdi. Mardinli kadınlar, Süryani erkek terzilere diktirirdi giysilerini. Bundan bir çekince düşünülmezdi. Etnik çatışmalar yoktu, insanlar birbirine saygılıydı. 1936-42 yıllarından bahsediyorum. Ülke daha medeniydi. Bence şim­di daha geriye gitti.

Siyasete ne zaman girdiniz?

Ben oldum olası sol görüşlüydüm. Eşim de öyle. Subaydı, ama solcuydu. O zamanlar asker içinde solcu çoğunluktaydı. Ben hep aktif olarak çalış­tım. Ev kadını gibi oturmadım. Çocuklarım ilko­kuldayken, ‘Okul Aile Birliği’nde oldum. Ayan­cık’ta ‘Türle Kadınlar Birliği’ni kurdum (1961). Orada kadınlar, dikiş, nakış, resim, takı gibi kurs­lar alırdı, sergiler yapardık. Kadının sosyal yaşa­ma karışmasını sağlardık. Bunlar küçük, önemsiz işler gibi görünse de kadını evden dışarıya çıkar­ması anlamında önemlidir.

Çocuklarınızı konuşalım mı?

Üç oğlum var. İstanbul’da çalışıyorlar. Oğlum Do­ğan, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okurken çok iş­kenceler gördü, takip edildi, hapis yattı. 12 Mart’ta işkenceden sonra mide kanaması geçirirken, ha­pishanede doktor aspirin verdi, kanaması artsın diye. Komaya girdi, hastaneye kaldırıldı. Doktoru Tabipler Odası’na şikâyet ettik. 6 ay doktorluk yap­mama cezası aldı. 12 Mart’ta çok çektik.

Hipokrat yeminiyle başlayan, can kurtarmak için eğitim alan doktorların bu davranışını nasıl yorumlayalım? Tıp Fakülteleri’ne insan sevgisi dersi mi konmalı?

Derse gerek yok.  İnsan olan işkence yapamaz. Eğer yapıyorsa, ruhu yoktur ya da yok edilmiştir. Şu anda yaptıklarını itiraf etmeye başladılar. Özel hare- kâtçılar anlatıyor, pişman değiller. Evren de pişman değil. Ben onları insan olarak görmüyorum. 50 gen­ci astılar. Yasaklanmasaydı, daha asacaklardı.

Leman Fırtına’nın adı ülkede duyuldu ve solcu­ların ‘Ana’sı oldu.

protesto_sol_gençlik_direnişEvet, hepsinin anasıydım. Bende cezaevinden ge­len bir tomar mektup vardır. Onların açık görüş al­maları, insanca yaşamaları, ilaçlarının temini için ülkenin her yerindeki cezaevlerini dolaştık. Hafta­nın iki günü Ankara’ya gidiyorduk. Üç kişiydik, hasta tutukluların ilaçlarını sağlamak için gece otobüste, gündüz cezaevlerinde dolaştık. Savcılar­la konuşarak, izin alarak, ihtiyaçlarını sağlıyorduk. Tutuklu yakınlarının toplanacağı bir yerimiz yoktu, SHP’nin bir odasında toplanıyorduk. Tutukluların insanca yaşamaları için Sultanahmet’te oturma ey­lemi yaptık. Üç gün oturduk. Önceleri içeriye yiye­cek, giyecek veremiyorduk. Bir dizi eylemden son­ra mümkün oldu. 12 Eylül’de Doğan tekrar alındı. Dört sene yattı. Tutuklandıklarında, onları bulmak çok zor oldu. Bulamayanların yakınları öldürüldü. Bulunca, tutanak tutuluyordu çünkü. Bir arkada­şım oğlunu Gayrettepe’de arıyordu “Yok” diyorlar­dı, oysa arabasını görüyorduk, oradaydı. Oysa gen­ci öldürmüşler, ertesi gün gittiğimizde araba da yok oldu. Vedat Aydın’ı da Diyarbakır’da evinden, karısının yanından alarak ifadesini alacakmış gibi götürüp öldürdüler. Şimdi itiraf ediyorlar.

Tutuklu yakınları nasıl toplanabiliyordunuz? Si­ze yardım eden kurumlar var mıydı?

Önceleri toplanacağımız bir yerimiz yoktu. SHP bir arkadaşın bir odasında, haftada bir gün toplanıp ne­ler yapacağımızı konuşuyorduk. 17 Temmuz 1986’da İnsan Hakları Derneği’ni kurduk. Aramız­da doktor, avukat da vardı. Onlar yasaları biliyor­du, uzun zaman tüzük hazırladık. Dayanışma için­deydik. Acılar insanları ortaklaştırıyor. Maddi şey­ler değerini yitiriyor.

Umudunu yitirenin neyi kalır ki?

İnsan Hakları Demeği, önce cezaevinin karşı­sındaki kahvehanede açıldı. Orada toplandık. Eşim emekli oldu, retina yırtılmasından gözleri kör ol­du. Beş ameliyat geçirdi, ama iyi olamadı. Ben yal­nız koşturmak zorunda kaldım. Çoğu zaman As­lan Başer Kafaoğlu’nun bürosunda toplanırdık. Devlet tüzüğü üç kere geri çevirdi. “Siz devlet misi­niz bu kadar yapacak?” diyordu.

Sonunda Ankara’da kuruldu. Ben genel merkez­de beş sene başkan yardımcılığı yaptım. Sonra İs­tanbul şubesini açtık. Demek olmadan da koşturu­yorduk, ama demek olunca daha aktif çalışmaya başladık. Yürüyüş örgütledik, cezaevlerinde açlık grevi vardı. Her açlık grevinde ben cezaevinin önündeydim.

Eskişehir Cezaevi’nde açlık grevi vardı. O sırada tutuklu aileleri de açlık grevine başladık. Avukat Hüsnü Öndül ile durumu öğrenmek için Eskişe­hir’e gittik. Savcı ile görüştük. Baro başkanına git­tik. Hastanede olanlarla bile görüştürmediler, An­kara’ya geri döndük. 30 günlük açlık grevinde olan tutukluları o halde ertesi gün Eskişehir’den Aydın’a sürdüler. O kötü arabaların içinde götürdü­ler. Bu kez biz de Aydın’a gittik. Hastaneye ve ceza­evine. O sırada iki genç öldü. Biz onların cenazesi­ni aldık, İstanbul’a döndük. Bizim günümüz hep böyle geçiyordu. Açlık grevinde operasyon yaptılar birçok kişi de o zaman öldü.

Sizce açlık grevi doğru mu?

Hayır, bence doğru değil. Zaten onların ölmesini istiyorlar, onlar da kendilerini öldürerek yardımcı oluyorlar. Bursa’ya giderek, koğuş temsilcilerine anlattık. Yanımızda savcılar da vardı, onların ya­nında açlık grevinden vazgeçirmeye çalıştık. Sene­lerce bize açık görüş vermediler. Sonunda bir kur­ban bayramında beş dakikalık açık görüş izni ver­diler. Girişte onun da 1-2 dakikasını çalıyorlardı. Bu ilk görüşe hazırlanırken, aynı gün eşimi kaybet­tik. Ben oğlumu senelerdir kucaklayamıyordum, o halde görüşe gittim, oğlum hemen anladı “Babamı kaybettik herhalde” dedi. Eşimi dönünce defnet­tik. Bize ne acılar çektirdiler.

Bütün cezaevlerinde açlık grevi vardı. Siz kala­balık bir grupla cezaevlerini dolaştınız. O olayı an­latır mısınız?

İstanbul Sultanahmet’ten üç otobüsle yola çıktık. Önce Çanakkale’ye uğradık. Şubemiz orada kurul- muştu. Basın açıklaması yaptık. Zaten biz nereye gidersek, basın bizimle dolaşıyordu. Gece 2’de Bursa’ya vardık. Sendikacılar, SHP’liler bizi bekle­mişler. 165 kişiyiz. Bize kalacak yer ayarlamışlar. Sonra Eskişehir’e vardık. Siyasi Şube Müdürü “Bu­rada konaklayamazsınız” dedi. Sanki bizim topu­muz, tüfeğimiz varmış gibi. SHP’nin çevresi kuşa­tılmıştı. Ben Didar Şensoy ile bir­likte otobüsten indim. “Bizim ko­naklama hakkımızı nasıl gasp edersiniz?” dedim. O sırada sendi­kacı bir kadın otelde yerimizin ha­zır olduğunu söyleyince, bir şey di­yemedi. Sadece “Sabah erkenden gidin” dedi. Zaten sabah erkenden yola çıkacağız, Ankara Tandoğan’da buluşacağız. O zaman mec­lis 1 Eylül’de toplanıyordu. Aynı za­manda Dünya Barış Günü. Biz Meclis’in açıldığı gün önünde ol­mak istiyoruz. Meclis Başkanı ile görüşmek ve çocuklarımız daha iyi yaşam koşullarına kavuşsun diye dilekçe vermek istiyoruz. Af istemiyoruz. Onlar suçlu değil ki af isteyelim. Tandoğan’da bizi çevirdiler, Otobüsteki gençleri alıp götürdüler. Bizi de copladılar, hırpaladılar.

Türkiye_sol_eylem_direniş-300×200Meclis Başkanı Necmettin Karaduman görüşmeyi kabul etmedi,Meclisin önünde oturma eylemi yaptık. O sırada Didar Şensoy hastalandı, doktor istedik meclisten “Şimdi sırası mı?” dediler. Didar’ı kendi çabaları­mızla hastaneye götürdük, ama kurtulamadı, öldü. Aldığı darbeler sebep oldu. İnönü ile Fikri Sağlar gelerek başsağlığı dilediler. İnönü, götürülen genç­lerin geri getirilmesini sağladı. Sonunda üç kişilik bir heyeti kabul etiler. Bize sürekli “Yani siz hiçbir şey yapmadan mı polisler saldırdı?” diye tekrarlayıp durdular, biz de kızdık “Bunlardan mı medet umu­yoruz?” diye dilekçe bile vermeden ayrıldık. Ertesi gün cenazeyi kaldırdık. Açlık grevleri koşullan iyi­leştirmek içindi. Beş dakikalık görüş kazanabilmek için öldüler. 30 yıldır değişen bir şey yok.

Çoğu o denli yoksuldu ki, onları evimde sakladım. Odamın birine ranzalar koydum, yatırdım. Yalnızca içerideyken değil, dışarıda da onların yaşamını kolaylaştırmak için çabaladım. Bütün bunları severek, yürekten yaptım, çünkü onlar benim oğullarımdı, kızlarımdı.

O zamanki gençler şimdi orta yaşlılar, ama sizi çok seviyorlar, çok kereler tanık ol­dum, sizi görünce yüzlerinde güller açıyor ve yürekten “Ana” diyorlar.

Çoğu o denli yoksuldu ki, onları evimde sak­ladım. Odamın birine ranzalar koydum, yatır­dım. Yalnızca içerdeyken değil, dışarıda da onların yaşamını kolaylaştırmak için çabala­dım. Bütün bunları severek, yürekten yaptım, çünkü onlar benim oğullarımdı, kızlarımdı.

85 yaşında huzurevine gittiniz, biz duygusal dav­randık, üzüldük, ama siz gönüllüydünüz.

Huzurevleri hakkındaki bu olumsuz düşünceleri yık­mamız gerek. Ben orada çok rahatım. Türkiye’de böyle evler çok açılmalı. Benim orada kendime ait odam var. İçinde gerekli olan her şey var. Sosyal programlarımız oluyor, eğleniyoruz. Her ay doğum günlerini birleştirip o ay doğanları kutluyoruz. Yaşlanınca hayatını kendin sürdürmen zor oluyor. Ben orada hastalan­dım, hemen hastaneye yetiştirdikleri için kur­tuldum. Evde yalnız olsaydım, ölürdüm. Yatılı okul gibi, hobi odalarımız, sinema, oyun, spor salonumuz var, her gün bir saat spor ya­pıyoruz, hiç sıkılmıyoruz.

Dışarıya çıkıyor musunuz, ağır hasta olan­lara nasıl bakılıyor?

Her çarşamba yemeğe gidiyoruz. Alışveriş merkezlerine götürüyorlar. Günde iki kez Ka­dıköy’e servis var. İstediğin zaman haber ve­rerek çıkabilirsin. Oraya kendi işini görebi­lenler alınıyor. Sonradan hasta olanlara bakı­lıyor tabii, ölene dek oradayız.

Buraları özleyince de çıkıp geliyorum. An­talya’da 15 yıl yaşadığım için özlüyorum, o ne­denle bir buçuk aylığına tatil yapmak için gel­dim. İşte yine sizlerle görüştük, mutu, huzur­lu ve umutluyum. Siz de umudunuzu hiç kay­betmeyin. Umudunu yitirenin neyi kalır ki?

birgün, Kamile Yılmaz

Kategoriler
RöportajYaşam

Benzer Konular