Sokakta Yaşama Sanatı

3 yıl sokaklarda yaşayan biyoloji mezunu Şah Ekritici, deneyimlerini ve sokaklarda tanıdığı insanları kitabında anlatıyor. Şah Ektirici, Dicle Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji bölümü mezunu. Bir gün hayatını değiştirmeye karar...
Sokakta Yaşama Sanatı

3 yıl sokaklarda yaşayan biyoloji mezunu Şah Ekritici, deneyimlerini ve sokaklarda tanıdığı insanları kitabında anlatıyor.

Şah Ektirici, Dicle Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji bölümü mezunu. Bir gün hayatını değiştirmeye karar verdi ve İstanbul’da sokaklarda yaşamaya başladı. 2.5 yıl sonra, girdiği depresyondan kurtuldu ve normal yaşantısına döndü. Şimdi İstanbul’da sokakta yaşama sanatını anlatıyor, semt semt sokakları değerlendiriyor. Hangi semtte, nerede yatılır? Denizden nasıl kurt çıkarılır ve satılır? Aç kalırsanız, hangi semtin hangi sokağında ve camisinde, hangi meyve ağacı var? Bir gün siz de sokaklarda yaşamaya mecbur kalırsanız hayatınızı nasıl geçireceksiniz?

Şah Ektirici, Diyarbakırlı bir ailenin yedinci ve son çocuğu olarak 1966’da doğdu. Okuma yazmayı iki buçuk yaşında çözdü. Sırf arkadaşları onu dışlamasın diye, ilkokulda sayıları tersten saymaya başladı. Üniversitede biyoloji okudu, ama onun tek istediği sanatsal alanda ürünler vermekti. Bu amaçla İstanbul’a gitti. Sanat çevrelerine girdi. Bir yaz günü, hem maddi hem de manevi olarak tüm birikimini sıfırlayınca, sokaklara düştü. Üç yıla yakın bir zaman sokaklarda yaşadıktan sonra, şimdi, deneyimlerini hem roman hem senaryo hem de tiyatro oyunu olarak aktarmaya hazırlanıyor.

“İlkokulda belli olmuştu zaten diğerlerinden farklı olduğum. Öğretmenim beni tahtaya kaldırdığında, bildiğim halde, sayıları tersten okurdum. Bunu sırf ceza alıp, arkadaşlarımın gözüne girmek için yapardım. Çünkü onlardan farklı olduğumu anlarlarsa benimle oynamazlar diye korkardım.”

Şah Ektirici, Dicle Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü’nü bitirdikten sonra, ilk görev yeri olan Gemlik SSK Hastanesi’ne gitmiş. Ardından Mardin ve Diyarbakır SSK Hastaneleri’nde devam etmiş mesleğine.

“Evet mesleğime devam ediyordum, ama aklımda sadece şiir vardı. Diyarbakır’da sanat tartışabileceğim, şiir hakkında konuşabileceğim kimse yoktu. Doğal olarak uyumsuzluklarım başladı. İçime kapandım gitgide, artık kimseyle konuşmuyordum. Bunun üzerine ağabeyim beni Ankara’da bir doktora götürdü. Doktor, IQ seviyemin normalin üzerinde olduğunu, uyumsuzluğumun bundan kaynaklandığını ve beni kendi halime bırakmalarını söyledi. Ben de tekrar görev yerim olan Diyarbakır’a döndüm.”

Şah Ektirici için artık her şey içinden daha da çıkılmaz bir hal almaya başlamıştır. O sıralarda yaşadığı sevda da gittikçe kötüleşmektedir. Bu, onun içine daha da kapanmasına yol açar.

“Bir damla, kendini tamamlayamazsa damlayamaz. Ben de artık kendimi tamamladığımı ve bunun dışına çıkmam gerektiğini düşündüm. 1999 yılıydı, kendimi İstanbul’a attım.”

On bir yıllık birikimi vardı ve maddi olarak durumu fena sayılmazdı. Tek açlığı sanataydı. Kendini İstiklal Caddesi’ndeki sanat çevrelerinin içinde buldu. Taşradan gelmişti ve kendini göstermeye çalışıyordu. Bunun yolu da bol para harcamaktan geçiyordu. Hemen her gece kurulan içki sofralarının sponsoru hep Şah Ektirici olur.

“Şiir üretiyordum ve ‘ben bu şiirlerle neredeyim’in sorusunu arıyordum. Ama zaman gittikçe uzuyordu ve param da tükenmeye başlamıştı. Otelde kalıyordum. Bir gün param tükendi. Karnımı bile doyuramaz hale geldim. Hemen her gün yemek ısmarladığım bir ressam dostumun evine gittim. Aç olduğumu söyledim, bana salata verdi. Ertesi gün ortak bir dostumuza rastladım, bana ‘Adamın son yemeğini de sen yemişsin’ dedi. Maddi anlamda zaten bitmiştim, bu söz üzerine manevi olarak da sıfırı tükettiğimi anladım.”

İstanbul’a gelişinin üzerinden bir yıl geçmiştir. Artık sokaklarda yaşamaktan başka çaresi kalmadığını anlar. Aslında ailesi de dahil olmak üzere, gideceği insanlar vardır; ama yapamaz. Çünkü kendisini anlamadıklarını düşündüğünden onları küçümsemektedir.

“Sokaktaki ilk gecemi Sosyal Demokrasi Vakfı’nda geçirdim. Bir binanın üçüncü katındaydı. Kapıyı açık bulunca içeri girdim. Kapıların önündeki paspasları bir araya getirip kendime yatak yaptım ve orada uyudum. Artık sokaklarda yaşamaya karar vermiştim.”

Şah Ektirici, ertesi gece Taksim İlkyardım Hastanesi’ne gider. Tuvalete gitme bahanesiyle içeri girer.

“Tuvaletin kapısında bir masa bir de sandalye vardı. Biraz dinlenmek amacıyla oraya oturdum. Çıkanlar para bırakmaya başladı. Ben de hiç sesimi çıkarmıyorum tabii. Bir adam çıktı, para bırakmadı. ‘Beyefendi para bırakmadınız’ dedim. Kim olduğum sordu, tuvalet bekçisi olduğumu söyledim. Biraz sonra güvenlik görevlisiyle birlikte geldi. Adam meğerse hastanede çalışıyormuş. Kaçmak zorunda kaldım.”

Yürürken, Tophane Parkı’ndaki dut ağaçlarını fark eder. İki gün boyunca karnını buradaki dutlarla doyurur. Bu arada tuvaletten kazandığı para da cebinde durmaktadır. İstanbul’da gezinmeye başlar. Eminönü, Sirkeci derken üçüncü gece Yedikule’ye gelir. O gece bir bekçi kulübesinin önünde yatarken, gecenin bir saati büyük bir korkuyla uyanır. Üzerinden bir köpek sürüsü geçmektedir.

Yedikule’de kalamayacağını anlar ve Bakırköy’e geçer.

Şah Ektirici’nin yemeği zeytin ve ekmekten ibarettir sadece. Tuvaletten kazandığı paranın 300 bin lirasıyla zeytin, 100 bin lirasıyla da ekmek alıp yemektedir. Bakırköy’de çöp toplayan insanlarla karşılaşır.

“Sordum, kola kutusu topladıklarını öğrendim çöplerden. Toplayıp, kilosunu 800 bin liradan satıyorlarmış. Bakırköy Belediyesi’nin bir köpekevi var. Onun arkasındaki hurdacı satın alıyormuş bunları. Ben de gidip restoranların birinden büyük bir çöp torbası istedim ve kola kutusu toplamaya başladım.”

Gittikçe bu işte ustalaşmaya başlar artık. Kendine bir güzergâh çizip, onu takip eder. Her gece hava karardıktan sonra, Taksim’den başlayıp Sarıyer’e kadar çöp toplaya toplaya gitmektedir.

“Günde 3-4 milyon kazanıyordum. Bir öğün yemeğe düşmüştüm. Kendime kalacak yerler de tespit etmiştim. Eğer hava soğuk ve yağmurluysa, Arnavutköy’de sahile çekilmiş sandallarda yatıyordum. Bazen Bebek’te bir tuvalet bekçisinin yeri var, geceleri orada olmuyor, orada kalıyorum. Sarıyer’de ÖDP Partisi’nin olduğu sokakta terk edilmiş bir Volkswagen minibüs vardı, orada, güzel havalarda da, Hisarönü’ndeki banklarda yatıyorum. Bir süre sonra “Daha zengin çöpler bulmam gerek” dedim kendi kendime. En zengin çöpü de Boğaziçi Mezunları Derneği’nin çöpü olarak tespit ettim. O çöpte et, kola kutusu, bira kutusu, ekmek… Yani aklınıza gelebilecek her şey var. Tabii, çöpteki yemekler beni ilgilendirmiyor, ama yiyen arkadaşlarım vardı. Diğer bir zengin çöp de Etiler semtindeki çöplerdi. Buralar zengin semti olduğu için, çöp toplayan arkadaşlar utandıklarından oraya gelemezlerdi. Benim umurumda değildi.”

Çöpler, Şah Ektirici’nin diğer ihtiyaçlarını da karşılamaktadır. Pek çok yeni giysi bulur ve giyinme işini de böyle halleder. Tek nefret ettiği şey, çöplerden üstüne sinen kokudur. Yıkanmak için camilerin tuvaletlerini kullanır. Yaz olsun kış olsun hafta da bir yıkanmayı ihmal etmez. Sürekli de tıraş olur.

“Beni yaşama bağlayan tek şey sakal tıraşı olmaktı. Saçlarım omzuma kadar uzamıştı ama sakallarımı düzenli olarak kesiyordum. Bu arada çok da zayıflamıştım. Çünkü tüm bir geceyi yürüyerek geçiriyordum.”

Şah Ektirici’nin sokaklara düşmesinin üzerinden, artık neredeyse bir yıl geçmiştir. Yağmurlu bir gece Hisarüstü’nde hayatının keşfini yapar.

“Hisarüstü’nde Serpuşlar Parkı vardır, orada yatıyordum. Yağmur bastırmıştı, nerede kalayım diye dolaşıyordum, bir baktım kocaman bir köşk. Kocaman bahçesi falan var. Yaklaşık bir saat gözledim köşkü, kimse var mı diye. Hiçbir işaret yoktu. Atladım bahçeye, baktım köşkün kapısı açık, girdim. Meğerse Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi olarak kullanılıyormuş önceden, depremde balkonu çökünce terk edilmiş. Artık on odalı bir köşküm olmuştu.”

Köşkü bulduktan sonra artık çalışmalarını da azaltmış. Çünkü kendine yeni bir iş alanı bulmuş.

“Bir gün yine Bebek’te küçük bir iskele var, orada oturuyorum. Kıraça balıkları vardır, küçük. Baktım beş on dakikada bir büyük bir balık çıkıyor ve bunlardan birini kapıp aşağı iniyor. Orada denizden çöp toplamak için kullanılan bir kepçe vardı. Aldım onu, beklemeye başladım. Birini görür görmez hemen kaptım. Epey büyük bir balık. İki tane kadın geldi o sırada. Meğerse yakaladıklarım gelincik balığıymış ve Yahudiler için de çok kutsalmış. Kadınlar, “Teknemiz şurada, yakaladığın her balığı bize getir” dediler. Yakalayıp götürdüm, balık başına 5 milyon lira kazanıyordum.”

Maddi problemini de böyle çözünce, artık kendini tamamen okumaya verir. Çöp toplayan arkadaşları, buldukları her dergi ve kitabı ona getirmektedir. Kendine minik bir kütüphane bile yapar.

Artan parasını da bu dostlarına dağıtmaktadır.

Zaman hızla geçer ve Türkiye birbiri ardına ekonomik krizlerle sarsılmaya başlar. Şah Ektirici, sokağa düşen insanların sayısında bir anda müthiş bir artma olduğunu tespit eder.

“Özellikle Merter çevresindeki tekstilcilerden pek çoğu iflas edip sokağa düştü. Ama benim onlardan farkım vardı. Çünkü onlar günü birlik yaşıyorlardı, düşleri yok. Çoğu da alkol alıyor. Ben onca zaman boyunca hemen hemen hiç içmedim desem yeridir. Bir gün Gümüşsuyu’ndan aşağı inince, oradaki parkta kravatlı, takım elbiseli biriyle karşılaştım. Sakat arabaları için çöp topladığını söyledi. Ama adam her gün geliyor. Sonunda ikna ettim onu, gerçeği anlattı. Bir bankada müdürmüş, emekli olmuş, alkolik. Karısı içki içmesin diye ona hiç para vermiyormuş. O da içki parasını çöpten topladığı kutularla karşılıyordu.”

Bu ilginç örneğin yanında, başkalarıyla da karşılaşıyor Şah Ektirici. Yazları çöp toplamaya İstanbul’a gelen Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden bir öğrenci, ailesi tarafından alkolizm yüzünden sokağa atılmış bir aşçı bunlardan sadece birkaçı.

Şah Ektirici’nin sokaklara düşmesinin üzerinden iki buçuk yıl geçmiştir. Bu süre zarfında, bir gün sokaklardan kurtulacağının umudunu hiç yitirmez. Hiçbir zaman umutsuzluğa ve pişmanlığa düşmez. Sıfıra indirdiği hayatının, bir gün zirveye ulaşacağını bilir. Bir anlamda, çağdaş bir derviş misali, sokaklarda geçen iki buçuk yıl, onun `tevhit hırkası’ olur. Ruhu örselenmiş ve kendi deyimiyle fazlalıklarından kurtulmuş, çok şey olduğunu sanırken, bir hiç olduğunu anlamıştır.

“Artık insanları küçümsemiyorum, onları saatlerce dinliyorum.”

Peki kurtuluş nasıl gelmişti? Onu dibe vurduğu yerden çekip çıkaran ne olmuştu?

“Artık sokaklar sıkmaya başlamıştı. Bir gün Arnavutköy’de deniz kıyısında oturuyordum. Yanımdaki bankta iki sevgili vardı. Uyuz bir köpek geldi, erkeğin sarkmış elini yaladı. Çocuk da onun başını okşadı. Ben o köpeğin yüzündeki mutluluk ifadesini insanlarda göremedim. Bir anda, benim yaşamımda eksik olan şeyin de sevgi olduğunu anladım. Önceki yaşamımda bu sevgiyi fazlasıyla bulmuştum. Hatta zaman zaman sevgiden bıktığımı bile söylüyordum. Ama iki buçuk yıl boyunca o sevgiden uzak kalmıştım. Artık ona ihtiyacım olduğunu anladım.”

O gün ailesini arar ve isteyerek girdiği çukurdan yine kendi isteğiyle çıkar. Şimdi Eskişehir’de bir arkadaşının yanında kalıyor ve yazılarını yazıyor. Bulut Çobanı ismini verdiği romanı, tiyatro oyunu ve film senaryosunu hazırlıyor. Hepsinin konusu da sokaklarda geçen hayat ve orada tanıdığı insanlar.

Kategoriler
Yaşam
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular