Sokak İçin Acil Sanat Vakti

Hiç beklemediğiniz anda Acil Sanat’çılarla karşılaşırsanız, onlara olur olmaz anlamlar yüklemeyin e mi?: “Biz graffitici, stencil’cı ya da afişlemeci değiliz. Street art (Sokak sanatı) kafasındayız. Yaptığımız sanata bir kişilik...

Hiç beklemediğiniz anda Acil Sanat’çılarla karşılaşırsanız, onlara olur olmaz anlamlar yüklemeyin e mi?: “Biz graffitici, stencil’cı ya da afişlemeci değiliz. Street art (Sokak sanatı) kafasındayız. Yaptığımız sanata bir kişilik yüklemedik, o yüzden bir tarafımız falan da yok. Duygu iletişimi yaptığımız iş, başka bir şey değil.”

Graffiticiler arasında Paris Sokağı olarak anılan Ayrılık Çeşmesi’n de, -çirkin mi çirkin bir köprünün ayağındayız. Az önce, o heyula gibi beton yığınını az biraz espri ve estetikle donatma gayretindeyken, erketede duran arkadaşa rağmen, polis ekibine ebelendik!

Sokak İçin Acil Sanat Vakti

Saat gece yarısını çoktan geçmiş. Kimliklerimizi toplayıp GBT kontrolü yapan devriye, duvarda gördüğü şeylere “daha iyi akıl erdireceğini” düşündüğü “nispeten uzman” bir ekibi çağırmış, onları bekliyoruz.

Beş dakkaya kalmadan geliyorlar. Şansa bak ki son üç senedir, yüzünde hasbelkader tebessümü andıran bir ifademsi gördüğüm yegane polis memuruna rastlamışız; ona kibar ötesi bir lisanla “terörist” olmadığını, sanatçı olduğunu anlatmaya çalışıyor Acil Sanat’ın kurucusu Sefa Çakır.

Uğur, polislere fotoğraflarını çekip çekemeyeceğini soruyor. “Kötü polis” rolünü üstlendiğinde hemfikir olduğumuz bir başka memur, üzerine fosforlu pembeyle çizgi çekildiği hâlde penisi rahatlıkla görülebilen bir çıplak erkek heykelinin resmedildiği stencil afişini gösterip; “Tabii, oldu; beni hatta şunun önünde çek; tövbe tövbe” diyerek suratını sallıyor.

Ne hikmetse, hadisesiz dağılıyoruz. Hadisesiz dağılıyoruz ama Acil Sanat’ın bu geceki afişleme çalışması da tamamlanamıyor. Daha spreyle çerçeveler çizilecekti, eserin son halinin fotoğrafları çekilecekti. Höfff…

BİR BAŞKASININ İŞİNİN ÜZERİNİ KAPATAMAZSIN!

Olay mahali’nden uzaklaşırken, getirdiği malzemelerden bir tek “ahretliğim” dediği saplı süpürgeyi alıyor yanına Sefa Çakır; bidon bidon suları, yapışkanları geride bırakıyor.

“Bakmayın öyle ortalığı kirleti-yormuş gibi göründüğüne, onların bir bırakılış amacı var” diyor: “Bir adam, duvarı komple cephe olarak boyamaz. Yanına başkası gelir; atıyorum, onun metal grisi yoktur, bir önceki arkadaş gri bırakmıştır, onunla devam eder, ya da sarıyı bırakır, kalemini bırakır… Onlar çöp değildir, boşa da gitmez; bir sonraki değerlendirir; tamamen tükendiğinde de pisliği kaldırılır.”

Sokak sanatının etik geleneğinde başka nasıl incelikler var diye sorunca; “E, bir başkasının işinin üstünü kapatmazsınız tabii” diyor: “Yoksa hemen ertesi gün, bir gecede sizin Türkiye’de yaptığınız bütün işleri kapatırlar. Biz sokakta çalışıyoruz neticede. Kimse bize ödenek filan vermiyor, herkes kendi başına bir gayret içinde. E, hep de tanıdık insanlarız; sokaktan arkadaşımın işinin üzerini niye kapatayım?”

Bu akşam, afişlediği işlerden İstanbul İçin Sefa Vakti misal, son iki seferdir kullandığı bir işmiş:

“Bu zamanda her şey öyle bir sürate bağladı ki bir kişi, bir tane sanat etkinliğine katılıyor, hemen başlıyor; şimdinin genç sanatçısı benim, piyasa artık benden sorulur demeye. Yok öyle patladım, yok böyle patladım… İstanbul için iftar vakti klişesine gönderme yaparak, kendimle tatlı tatlı dalga geçeyim istedim.”

Acil Sanat grubunun kurucusu ve sabit elemanı M. Sefa Çakır, 25 yaşında, Marmara Üniversitesi Resim Öğretmenliği mezunu; şu anda Yeditepe Üniversitesi’nde plastik sanatlar üzerine master yapıyor. Kendine çizdiği yolun akademik bir kariyer olduğunu söylüyor. Onun dışında, güzel sanat işleriyle piyasada da yer alabilmek istiyor.

polis-ekibi

Az önce, o heyula gibi beton yığınını az biraz espri ve estetikle donatma gayretindeyken, erketede duran arkadaşa rağmen, polis ekibine ebelendik!

TÜKETEN TOPLUMUN İÇİNDE ÇOK ÜRETEN BİR GENÇLİK VAR

Bundan dört-dört buçuk yıl önce, yaptıkları işlerin önizlenimleri için sokağa çıkmışlar. Acil Sanat ismi altında ilk işleriniyse tam geçen sene, 1 Nisan’da yapmışlar: “Muhabbetinden, hayata, sanata bakış açısından haz aldığımız insanlarla bir araya geldiğimizde yaşadığımız duygu alışverişini, bir eyleme dönüştürme kararı aldık. Devamlı tüketen toplum, tüketen toplum denir. Fakat o tüketen toplumun çok fazla üreten bir gençliği de var. Bunu göstermek bir tür borç gibi oldu artık.”

İş yaparken “sokakta, dokundukları yerleri dönüştürme, o sokağın tarihi dokusunu ya da aurasını etkileme derdinde” olmadıklarını söylüyor Çakır. En çok tercih ettikleri yöntem afişleme: “E artık o kadar çok süslü laflar dönüyor ki ortada; özellikle sanat sergilerinde ya da fuarlarda… Bir konuşmaya başlıyorlar, okuduğunuz en ağır kitaptan daha sıkıcılar. Biz avam olsun dedik, sokak da bu manada tercih ettiğimiz bir yer, herkesin çıplak olduğu…. İster takım elbisesiyle gezsin, ister evsiz bir berduş olsun, herkesin duygusunun çıplak olduğu bir yer sokak.”

Sürekli çalıştığı bir kadın arkadaşı var, kemik beyin takımı olarak ikisinin sayılabileceğini söylüyor. (Arkadaşı o gece orada olmadığı ve öğretmenlikle iştigal ettiği için ismini vermekten imtina ediyor.) O ikisinin haricinde, dostlardan mürekkep bir ekibin kombinasyon-korelasyon şeklinde onlara eklendiği, kimi zaman kalabalıklaşıp kimi zaman tenhalaşan bir tempoları var: “Bize yardım edebilecek insanlar hepsi. Videomuzu çekebilecek şunlar, fotoğrafımızı çekebilecek bunlar, stencil hazırlarken bize ek bilgi verebilecek, yaratıcı diyaloğu olan adamlar şunlar, dediğimiz arkadaşlar. Belli bir rehberimiz yok. Gece eğlenmeye dışarı çıkıyoruz mesela, ortamdan sıkılmışız, kalemlerimiz yanımızda oluyor ya da çantamızda sprey oluyor diyelim, hadi hemen bir şeyler yapalım diyoruz. Veya tam tersi, evde otururken, kalk bir şeyler yapalım; böyle… Bazen de hiç üretmediğimiz zamanlar oluyor. Çünkü akademik kariyer üzerinde çalışıyorum. Bir yandan da piyasada galeri altında çalışan değil de, galeriyle eşdeğer iş üretme gayretinde birisiyim; sergiler, fuarlar, okulun etkinlikleri oluyor.

Bir de öğrencilik devam ettiği için bunun makalesi, tez aşaması, okul içi çizimleri var. Hiçbirine ihanet etmeden, hiçbirinin zamanından çalmadan hepsini idare etmeye çalışıyorum.”

O kadar çok süslü laflar dönüyor ki ortada; özellikle sanat sergilerinde ya da fuarlarda… Bir konuşmaya başlıyorlar, okuduğunuz en ağır kitaptan daha sıkıcılar. Biz avam olsun dedik, sokak da bu manada tercih ettiğimiz bir yer, herkesin çıplak olduğu..”

DARLANDIK TELİF İSTEYEN METALLICA’YI KALDIRDIK

Önlerindeki rutin engeller nedir diye sorduğunuzda, valla o hiiiç belli olmuyor tonundan çalıyorlar. (Ve darlama/darlanma tabirini hakikaten çok seviyorlar.) İşin her aşamasında, çalışmadıkları yerlerden bir takım sorular geliyormuş.

Misal, geçen sene, 1 Nisan’da yaptıkları, Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık kitabından esinlendikleri, Mama Santa Serisi’nden dem vuruyor:

“O çalışmayı videoladık, videoda da fon olarak Metallica’nın çok sevdiğimiz bir parçasını kullandık. Onu internete koyduğumuz gün, mail yağmaya başladı Metallica’nın şirketinden; bilmem kaç bin dolar telif ödemeniz gerekiyor diyorlar. Ayrıca şu kadar tıkı geçerse, bizim şu reklamımızı yayınlamak zorundasınız falan… Biz fake’tir bu diyoruz, inanmadık koskoca Metallica’nın kalkıp böyle bir şey kovalayacağına. Adamın konserlerde sahnede kırdığı gitarların her biri, benim bir sezonda sanata harcadığım paranın üç katıdır en az. Çok fena darlandık, müziği değiştirmek zorunda kaldık.”Uğraştıkları insan paleti geniş. Metallica’sı da var, haminnesi de, beybabası da afacanı da, esnafı da, polisi de.. “Sokağa çıktığımızda illa ki tatlı tatlı teyzeler, amcalar oluyor böyle; sokakta iş yaparak gençliğimizi heba ettiğimizi söylemeyi ihmal etmiyorlar, sağolsunlar. Bir de bizden yaşça küçük olan, liselilerin falan tepkileri var ki bizi en çok o üzüyor maalesef. Marilyn Monroe Değil Makarna Salata diye bir iş yaptık mesela Haldun Taner Sahnesi’nin duvarına. Ki oraya iş yapmak, zaten çok riskli bir şey. Gittik, boyadık, yarım saat dans edip performans sergiledik. Büfecilerle dolmuşçular zaten epey sıkıntı yaşattı; bir de gençler gelip siz kimsiniz, neyin kafasındasınız deyince morali bozuluyor insanın. Kendisi tam öğrenme çağında halbuki, bir şeyler denemeden gelip bizi darlıyorlar.”

İki kişilik beyin takımının dışında Acil Sanat’çılara dostlardan katılımlar oluyor. Sanat piyasasındaki süslü laflara inat, onlar “avam” olmayı tercih ediyor. Gecenin bir vakti dağılırken, bol şans diliyoruz karşılıklı. Sokakar geniş olsun dar olsun, o dert değil; iş ki darlayan olmasın.

YORUM BENİM KİME NE

“Acil Sanat için daha önce sergilenen bir işimi dönüştürmüştüm. Yan yana biri kırmızı, biri siyah iki bank yerleştirdik. Kırmızının altına Bu Bir Bank, siyahın altına Bu Bir Banksy yazdık. Acıbadem’de üç ayrı duvara vurduk o işi; geri dönüşü tuhaf oldu. ‘Bankalarla ilgili yaptığınız işler çok iyi olmuş, Medici Ailesi’ne gönderme mi var?’ diye soran oldu!

Yani sanattan da anlıyor ama Banksy’yi banka sanıyor!

Bizi bayağı bir şaşırttılar; dedim ki ben bu kafaya erişemedim, erişemem yani.”

Kategoriler
Kültür&Sanat

Benzer Konular

  • SOKAK-SANATI

    Bir başka kentsel dönüşüm: Duvar resimleri

    1 yıllık Amerika kıtası seyehatimde, hemen hemen her ülkede özellikle fakir mahallelerin sokak resimleriyle, en azından “fakir ama güzel” mahalleler olmasının sağlanabildiğini gördüm… Tam hatırlamıyorum, neredeydim, hangi şehirdi? Bir...