Şiir mi, Öykü mü, Lirik Bir Metin mi?

“Yanlız Bir Opera” (YBO), Murathan Mungan’ın (MM) yaygın olarak okunan şiirlerinden bir tanesidir. Ancak bir şiirin yaygın olarak okunması, beğeniliyor olması, YBO’nın MM’nin iyi şiirlerinden biri olduğu anlamına gelmiyor....

“Yanlız Bir Opera” (YBO), Murathan Mungan’ın (MM) yaygın olarak okunan şiirlerinden bir tanesidir.

Ancak bir şiirin yaygın olarak okunması, beğeniliyor olması, YBO’nın MM’nin iyi şiirlerinden biri olduğu anlamına gelmiyor. Dahası bu durum, YBO’nın da iyi bir şiir olduğu anlamını da taşımıyor.

Murathan Mungan

Murathan Mungan

İyi bir şiirin ölçütü onun yaygın bir biçimde okunuluyor, beğeniliyor olması değildir. Kuşkuyla bakılması gereken bir ölçüttür bu. Ancak, bunu kategorik bir şart olarak da öne sürmüyorum elbette. Çünkü tersi örnekler istisna sayılamayacak kadar çoktur. Eğer bir şeyin yaygınlık kazanmasının koşulları olarak dönemin beğenisine denk düşmek, hedef kitleye en uygun araçlarla ulaşmak gibi öğeleri sıralarsak kolaylıkla kendi türü içerisinde değerli olmak gibi bir olasılığı da taşıyabileceğini ifade edebiliriz. Belki burada “dönemin beğenisi” kavramına itiraz edilebilir. Ancak, ben bu kavramı sınırlı bir zaman dilimi olarak algılamadığımı, “günün tiranlığına” övgüler dizmek diye anlamadığımı ifade edeyim.

YBO dönemin beğenisine uygun düşen bir örnektir. Burada bir parantez açarak hemen belirteyim; (MM’nın “Yaz Geçer” adlı şiir kitabındaki YBO şiirini bu satırları okuyan müstesna ve müptela okurların bildiğini varsayarak, şiirin geniş bir analizine girmeyi gereksiz buluyorum. Lakin, kısaca belirtmekte yarar var; YBO, MM’nın bence yaşadığı bir aşkın ardından, bir enkaza dönüşme korkusu ve bütün duygularını kaybetme ve hayata verdiği bütün anlamları tüketme ihtimalinin ve bu ihtimalin bir hayıflanma ile yapılabilecek / yaşanabileceklerin bir başka aşka ertelenmiş olmasıdır. Başka bir aşk. Bu olası mıdır? Şair kötülükler imparatorluğu olarak tanımladığı dünyanın emek ve aşkla güzelleşeceğini düşünüyor. Şair, vakitsiz çıkan yangında kurtarılabilecek hiçbir şeyin olmadığının farkındadır. Zaman, şairi ayrılık gerçeğine alıştırmıştır ve yeni aşklar, mutluluklar edinmesinin zamanı geldiğini düşünür. Şair, kitabının 16 sayfasını kaplayan YBO adlı şiirinde, aşkının bittiğini, geriye büyük bir şaşkınlığın kaldığını dillendirir. Ve sorar, şimdi nerdeyim? YBO’nın son üç sayfası bu sorunun yanıtına ayrılmıştır. 1986-87 yılları arasında yazılan bu şiirde MM, mazisiyle hesaplaşmasını bitirir. Hiçbir şeyi ödünç almamıştır. Şair, ölümlü şairlerin imgelerinden kalma yanılsamalardan sıyrılıp kendini yoluna devam edecektir. Hemen bir saptama yaparak parantezi kapatayım; YBO, bir öykü/şiirdir. Ya da YBO, bir şiir/öyküdür veya YBO, bir lirik metindir.) Devam ediyorum; Hatta dönemin beğenisinin belirlenmesinde payı olan bir şiirdir YBO. Çünkü son dönem yaygın bir biçimde okunan şiirler genellikle öyküleme tarzı şiirlerdir. Bu tarz şiirleri MM’nın bir kitap olarak okuyucuya sunduğu tarih ise 1992’dir. Bilenler bilirler, Cezmi Ersöz’ün (CE) yazıları ve şiirleri de benzer lirik metinlerdir ve çok okunanlar arasındadır. Bugünde aynı biçimdi CE, düzyazılarını Leman dergisinde, bu düz yazılarından kırptığı ve şiir haline getirdiklerini ise Öküz dergisinde yayınlatmaktadır. Bu tarz lirik metin ya da öykü/şiir tarzlarına örnek kimi şairleri Unkapanı Çarşısına sürükleyen kasetler de vardır; Ahmet Kaya ile kayınbiraderi Yusuf Hayaloğlu’nun ayrı ayrı kasetlerinde okudukları “Rıza” adlı lirik öykü/şiir, içerisine uyaklı sözlerin serpiştirildiği bir öyküdür. Aynı tarz şiirler yazan ve şiir kasetleri de bulunan yayıncı şair Aydın Öztürk ise daha samimi bir ifade ile kendi yazdıklarının lirik metinler olduğunu itiraf ediyor.

MM’nın söz konusu şiirini benim beğenmeme nedenim tamamen kişisel tutumumdan kaynaklanıyor. Çünkü şiirde imge yükü ve dize kuruluşunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Olabildiğince kısa dizeler ve imgelerin zengin çağrışımlarına dayalı olarak, her şiirin okuyucunun oluşturabileceği bir öykü taşımasından yanayım. Zoraki bir biçimde herhangi bir öykünün şiirin olanaklarını kullanarak şiir gibi anlatılmasına itibar etmiyorum. YBO, içerisinde serpiştirilmiş yer yer çarpıcı ve güçlü imgeler barındırmasına karşılık, fazlasıyla sarkmış bir öykü olmaktan kurtulamayan bir lirik metin olarak ele veriyor kendini. YBO’nın öyküsündeki aşk ağrısı, ayrılık acısı, terk edilme sendromu çeken melankolik bir ruh halini yansıtan melodramik sahneler MM’nın yaratıcılığını yansıtmıyor. Yine bir parantez açmak zorundayım: (Eserden kalkarak sanatcıya ya da sanatcıdan kalkarak esere ulaşmak isteyen eleştiri kuramı diğer rakip kuramlar arasındaki eski üstünlüğünü artık kaybetmiş durumda. Çünkü, eserin sanatcısından -yaratıcısı/üreticisinden- bağımsız bir bütünlüğü söz konusu olduğu bugün hemen her eleştiri kuramcısı çevre tarafından kabul gören bir düşüncedir. Bir sanat eseri / ürünü okuyucusunun / izleyicisinin / alıcısının anlamlandırmasına ve yorumlamasına bağlı olarak değer kazanır. Bir eserin / ürünün değerlendirilmesi sanatçıdan bağımsız olarak da yapılabilir. Hatta daha ileri gidilerek, sanatçının kendisinin bile ürettiği-yarattığı eseri hakkında söyledikleri bile bir tür değerlendirme etkinliğidir. Asıl olan eserin / ürünün kendi bütünlüğüdür ve ancak eserin / ürünün izin verdiği ölçüde bir değerlendirme yapılabilir. Eleştiri kuramında yegane bağlı kalınacak şey eserin kendisidir ve onun söylettiği /imlediği / ifadelendirdiği şeyler söylenebilir. Böylece eleştirmene eser dışı konuşma olanağı da tanınmamış olunur…) Devamla; MM’nın ele aldığım YBO adlı şiirine bakış açımda bu düzeydedir. şairin kendisinden hareket etmiyorum, şairin şiir dünyasını da yazdığı diğer şiirlerle gözönünde bulundurarak, YBO adlı şiirinin neden “sahici” bir şiir değil de öykü şiir ya da lirik bir metin dahası sinemasal bir kurgulu bir şiir öykü olduğunu dillendirmeye calışıyorum.

Şiir gibi imgesel anlatıma dayanan, sinema gibi simgesel/görsel dile dayanan sanatları ele aldığımızda eseri temel alan kuram(lara) çeşitli itirazlar edilebilir. T. Eagleton’un dikkat çektiği ve formüle ettiği gibi dönemin ideolojik üretimini, edebi tarzını ve sanatçıyı ait olduğu tarihsel ve sosyo-kültürel bağlama yerleştirmeksizin ve bütün bunlardan eseri yalıtarak ele almanın sakıncaları da mevcuttur elbette. Ama, örneğin “Yabancı”yı okuyup A. Camus’nün hayatı saçma bulduğunu iddia etmek ne derece doğru olabilir. Kaldı ki, bu yazıda eserden kalkarak sanatçıya (MM’ye) ulaşılabilir iddiasında olsaydım, söz konusu YBO adlı şiirini değil, MM’nın “Paranın Cinleri” adlı kitabını ele alırdım. Ama benim bu yazıda yapmayacağım sadece MM’nın YBO adlı şiirinin bende genel anlamda şiir hakkında neler uyandırdığıdır. Şiir, şairin bireysel tarihidir çünkü. Şairin yaşamışlığını, umutlarını, beklentilerini, hayal kırıklıklarını şiirin daha fazla taşıdığı bir gerçek. Bunun için zaten şiir kavgacı ve gürültücüdür.

Bu anlamda YBO şiirine biraz daha yakından baktığımızda, hem çok az şiir çok fazla öykü, hem de çok az öykü çok fazla şiirin içice girdiği ve birbirini dıştalayan ikili bir sinemasal kurgulamaya dayalı, başı ve sonu olan bir olay anlatılıyor olması bakımından bir öyküyken, üslup ve sentaks bakımından bir şiir. Yine YBO, biçim bakımından bir şiir iken, yana yan yazılacak olsa bir öykü. Ses ritim ve zengin anlam çağrışımlarıyla yüklü imgeler barındırdığı için şiir, olay örgüsü ve dramatik yapı bakımından bir öykü olduğu görülecektir. Biraz daha yakından bakalım ve birbirini dıştalayan ikili kurguyu örnekleyelim;

“Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun kirli ve umutsuz geçmişim
Oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim.”

Şiir bu dizelerle başlıyor. İki sevgili, iki aşık. Söz konusu şiiri söyleyen şair geçmişiyle hesaplaşıyor. Kirli, umutsuz ve yorgun diye ifade ettiği geçmişi, bu yeni ilişkisinde bir engel teşkil ediyor. Ancak önemsiz bir engel. Çünkü o engel “ölü bir yılan” kadar tehlikeli. Kolaylıkla kaldırıp atılabilecek bir engel. Üstelik şiiri söyleyen, yeni sevgilisinde bütün aşklarını temize çektiğine göre ölü yılanı da kaldırıp attıktan sonra kolaylıkla ellerini yıkayıp kirli geçmişinden kurtulabilir. Ne var ki, şairin geçmişi sadece kirli değildir, şair ya da daha doğru bir ifade ile şiir öykünün kahramanı yorgun ve umutsuzdur da. Sevgilisi ona bir umut aşılayıp bir dinçlik katabilecek mi? Şiirini söyleyen öykünün kahramanını kaygılandıran belki de bu sorundur. Kahramanın kaygısı okuyucuda doğal olarak bir meraka dönüşüyor.

“Dönüp ardıma bakıyorum
Yoksun sen
Ey sanat ! Her şeyi hayata dönüştüren..”

Buraya kadar şiiri söyleyen ya da öyküsünü bize anlatan kahraman konuşuyor, şair değil. Bu son dizeleri yine de şairin kendisine MM’na atfedebiliriz. Doğrudan MM’nın kendisi sesleniyor. “sözcüklerin ve sessizliklerin yeri”ni iyi ayarlayan şair, “ışık isteyen yalnızlığı”nın çağrısına uyarak “kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı bil(diği)” için yaralarını sağaltacak olan bu öyküyü anlatıyor. “Acıyla baş etmeyi” bildiği için bu kadar konuşkandır ve sözcüklerin gücünden kendisine yepyeni bir mazi yaratıyor. Bunu iki biçimde yorumlamak mümkün, MM, her şeyi hayata dönüştüren sanat aracılığıyla kahramanlar yaratıyor, onlara hayat biçiyor ve aşkın gücünü sınıyor. Aşka ve acıya beden ve ruh vererek onları yeniden yaşam sahnesine çıkartıyor. Aşkın ve acının olası yaşantı durumlarını yoklayarak insanin dayanıklılığını, yaşamın anlamını sorguluyor. Söz konusu dizelerinin ikinci bir yorumu ise doğrudan şairin biten aşkının arkasından yaptığı bir yargılamanın yazılı kayıtlarıdır. Bunun için her ne kadar okuyucu için bildik bir öykünün tekrarı olacak da olsa, öyküye biraz bakalım: Şair sevgilisi karşısında duyduğu kaygıdan söz ediyordu, bu kaygı ilerleyen dizelerde açıklık kazanıyor. Sevgili, şair tarafından ne denli sevildiğinin farkında değildir. Şair tarafından biraz daha fazla sevilen herhangi biri sanmaktadır kendini. Oysa sevgiliyi kıskandıran, kızdıran, öfkelendiren, şairin geçmişidir, ki bir “ölü bir yılan” gibi ikisi arasında bir engeldir bu geçmiş. Bu engel ortadan kalktıktan sonra ise şairin bütün aşklarını kendisinde temize çektiğini anladıktan sonra ise “bütün kazananlar gibi” sevgili şairi terk eder. Yazımın konusu olmasa da olası bir yanlış anlamanın önüne geçmek için burada bir parantez daha açmak zorundayım; şiirde sonunda şairi terk eden sevgili bir erkektir, bir kadın değil. Bunu elbette MM’nın cinsel tercihinden hareketle söylemiyorum. Çoğu okur da şiire karşı yanlış yaklaşım, şiirde sevgilinin bir kadın olarak algılanmasından ileri geliyor. Kadın bir sevgilinin sevgilisini terk etmesiyle, erkek sevgilinin sevgilisini terk etmesi başka şeylerdir ve çok daha başka duygusal ağırlıklar içerir. Lakin şiirde belli belirsiz sezdirilen bir olgu ise yaşananın eşcinsel bir aşk ve ilişki olduğudur. Bir kadın asla sevgilisini bütün kazananlar gibi terk etmez. Aşık olan kadın, aşık olunan kadından daha tehlikelidir çünkü. Aşık olan kadın kazdığında daha fazlasını ister ve elde edemeyince terk eder. Kazandığı için değil. Bir de başka bir yanlış anlamanın önüne geçmek için kısa bir not; bu yazıyı yazan ben, her ne kadar da bir heteroseksüel olsam da, eşcinsellerin haklı mücadelelerinde onların yanında yer aldığımı da ifade edeyim. Eşcinsellerin sloganlarında söyledikleri; “eşcinsellerin kurtuluşu, heteroseksüellerin de kurtuluşu olacaktır”ın doğru olduğuna inanıyorum çünkü.

Kaldığım yerden sürdürürsem, MM, öykülerinde ve tiyatro oyunlarında göstermiş olduğu kurgulama ustalığını, sahne yaratma becerisini şiirinde de hissettiyor. Adım adım genişleyen açıklamalar, açılmalar giderek açılan iç içe geçmiş sahnelerde okuyucu/izleyiciyi öykünün içine çekiyor. Kahramanların portresi, metnin sonuna doğru tamamlanıyor. Bu şiirdeki sevgili içinde geçerli. Portre tamamlandığında sevgilinin bir erkek olduğu anlaşılıyor zaten.

Sevgili gittiğinde “yaz başıdır” ama öykü daha somut zaman dilimlerine dönüşür. Şairin önünde kimsesiz bir biçimde bekleyeceği yaz mevsimi vardır ve şair kimsesizliğine bir teselli bulmakta geçikmez ve “Senin (onun) için üç lirik parça yazmaya karar vermiştim” diyor. Kaldı ki, şair aşkın bütün çağlarından geldiğini de ifade ediyor. Şairin sevgilisi, anlaşılıyor ki, üç aylık bir yolculuğa çıkmıştır. 16:04’da şairin kapısına asılan “Eylül’de aynı yerde aynı insan” olmasının istendiği not, şair tarafından 16:06’de yerinden indiriliyor. Bu kısacık gecikme bir vedalaşma sahnesinin yaşanmamasını da sağlıyor. Sadece bu değil. şairin içine bir kurt düşürüyor, bu kısacık an:

“Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran
Zaman’ı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını…”

Ancak, şair aşkından geriye bir şeyler kalmasını da istiyor. Vakitsiz biten bir aşkın şairde açtığı yara şu aşağıdaki dizelerde gizli:

“şimdi biz neyiz biliyor musun
akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz
birbirine uzanamayan
….
bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz
olacağız yalnızca
dehlizlerinde sessiz sedasız boğulacağız…”

Şairin bütün korkusu bir enkaza dönüşme, bütün duygularını kaybetme ve hayata verdiği bütün anlamları tüketme ihtimalidir. Yukarıdaki dizeler bunu ele veriyor. Şair de zaten bu korsunu ‘yeni aşk’ta yenebileceğini dile getiriyor. Şimdi burada biraz daha net bir ifade ile yazabilirim; bir lirik öykü olan YBO, MM’nın yaratıcılığını yansıtmaktan oldukça uzak. Giden bir sevgilinin ardından anlamsız hale gelen bir dünya ve kendini boşlukta hisseden bir insan çıkartır karşımıza MM. Günlerce ne yapacağını bilmeksizin boş gözlerle pencereden dışarıyı seyredersin. MM, Kerime Nadir romanlarını ve mektep çocuklarını (liseli aşıkları) hatırlatıyor. Benzer sahneler, o tarz romanlarda bol miktarda var ve yeterince estetize edilmiştir zaten. Liseli gençler arasında da aşk benzer bir anlayışla yaşanıyor. Ömür billah terk etmem’ler. Sensiz yaşayamam’lar. Geçen zaman karşısında fazla bir direnç gösteremiyor. Öyle ki aşk her yaşta başka türlü yaşanıyor ve o yaşlarda aşk her şeyin üzerini örten bir anlam yüküyle yaşanılıyor. MM, aşkın her yaşta farklı biçimle yürünülen bir yolu vardır dese de farkı teke indirgemiş durumda. Melodarmlaştırılan bir aşk öyküsü…

YBO, üzerine yazdığım bu yazıyı, MM’nın hemen hemen bütün şiirlerinde başvurduğu bir yönteme dikkat çekerek bitirmek istiyorum. MM’nın, çoğu şiirlerinde bazı şairlerin imgelerini, dizelerini ya alıntı olduklarını ifade etme gereği bile duymadan, yani tırnak içine dahi almadan ve italiksiz olarak doğrudan alarak ya da dönüştürerek, bir varyasyonunu oluşturmak gibi bir tuhaf alışkanlığı var. Ki buna edebiyatta intikal deniliyor. Yaz Geçer de A. E. Poe’nun “senelerce senelerce eveldi” diye başlayan Annebell Lee şiirinin başlangıç dizelerini olduğu gibi alan MM, Poe’ye söz de nazire yapıyor. MM, YBO adlı şiirinde ise İsmet Özel’in “mataramdaki suya tuz ekledim” ve “acı çekebilecek yaşa geldiğimde / acıyan yerlerimi yok ettim” dizelerini kaynak göstermeden dönüştürüyor. MM’nın, andığım şairlerin dışında daha bir çok şairin dizelerini kaynak göstermeden dönüştürerek kullandığını örneklemeye gerek var mı bilmiyorum? Zaten bir söyleşisinde şair bu dönüştürme alışkanlığını kendisi de dile getirmiş ve neden söz konusu dizelerin şairlerinin adlarını anmadığına ilişkin bir soruya ise çok daha ilginç bir yanıt veriyor; “herkes biliyor o şairleri neden anayım.” MM’nın, tüm bu dönüştürme ve kaynak göstermeden yaptığı intikallerine ek olarak, şiirlerinde yaptığı bir ilginç nokta da şu; MM, bir dizeyi ya da imgeyi aynı halde ya da dönüştürerek kendi başka şiirlerinde de kez’lerce kullanıyor. Şair, sevdigi bir imgeden ya da dizeden kolay kolay vazgeçiyor. Peki, bir soru: MM’nın dizelerini aldığı şairleri, örneğin bir Poe ya da İsmet Özel’i, şiir okurları tanıyor ve onların dönüştürülmüş dizelerini MM’nın şiirinde okuyunca bu dizelerin dönüştürüldüğünü anlayacak diyelim, iyi ama MM bir şiirinde Hicri İzgören’in bir dizesini kaynak göstermeden kullanır ya da dönüştürürse şiir okuru bunun farkına nasıl varacak? Şiir okuru gerçekte Hicri İzgören’e ait olan o dizeyi MM’nın dizesi ya da imgesi sanmayacak mı? Son söz; İsmet Özel’in Erbain adlı kitabı ortada, MM’nın Özel’i nasıl dönüştürdüğünü merak eden bu kitaba bakabilir.

(*) Bu yazıyı yazarken MM’nın şiiri ve YBO hakkında tartıştığım, söyleştiğim kimi dostların adlarını anmak isterim: A.Galip, Hicri İzgören, Mehmet Tayak ve Sevgi Köse. (Ayrıca, bu yazıyı birlikte kurguladığımız ve şu anda asker olan A.Galip’in benzer bir yazısı da Kaos GL’nin son sayısında da mevcuttur.)

Kategoriler
Kültür&Sanat
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • Knut Hamsun’un Açlığı

    Knut Hamsun’un Açlığı

    Aşktan söz açılmayagörsün, sıkça, erkeğin kalbine giden yolun midesinden geçtiği söylenir. Eğer 20. yüzyıl düşüncesine göre ev ödevinizi iyi yapmışsanız, onun beynine de ulaşabilirsiniz. Yüksek varoluşçuluğun ana simgesi sayılan...
  • Sylvia Plath

    HS ya da SYLVIA PLATH

    “Benim için şimdi sonsuzdur, sonsuz da sürekli olarak değişir, akar, erir. Yaşam bu andır. Geçip gittiğinde, ölüdür artık. Ama her yeni anla birlikte yeniden başlayamazsınız, ölü olana göre yargılamak...
  • Balığın Trajedisi Kılçık Olmaktır

    Balığın Trajedisi Kılçık Olmaktır: Oley, Ey Şair

    Malraux’un rahibi şöyle demişti: “Hangi politik inanç yok edebilir (ki) ölümü!” Ben de diyorum ki, hangi politik inaç yok edebilir şiiri? Bu, son derece müşfik, iç karartıcı, kahredici ya...
  • Romain Gary Polonya’da Bir Kuş Var

    Memlekete kuş kondurmak

    Romain Gary Polonya’da Bir Kuş Var (Avrupa Eğitimi) 2. Baskı–1992 Çeviri: Sevgi Tamgüç Can Yayınları     Kitabın arka kapak yazısından öğreniyoruz; Sartre, “Avrupa Eğitimi”nden (Éducation Européenne) “en iyi...