Sibel Sürel Melez Tanrıça

‘Sultans of the Dance’ın mimarlarından biri. Balerin olarak yirmi yılı devirmek üzere. Mütevazı kişiliğiyle hayranlık verici. Hala muhafaza ettiği ince ve narin fiziğini Mısır kökenli dedelerine borçlu. Modern zamanlarda...

‘Sultans of the Dance’ın mimarlarından biri. Balerin olarak yirmi yılı devirmek üzere.

Mütevazı kişiliğiyle hayranlık verici. Hala muhafaza ettiği ince ve narin fiziğini Mısır kökenli dedelerine borçlu.

Sibel Sürel

Modern zamanlarda yeni bir insanla tanışıp, iletişim kurabilmeniz, hele ki kanınızın kaynaması zordur. Paravanlar, maskeler, duvarlar vardır aşılması gereken. İşiniz, yeni insanlarla tanışıp, hayatlarını kurcalamak, kişiliklerinin derinliklerine inmekse, başka çareniz yoktur yine de.

Artık bizim de Broadway tarzı bir dans company’miz var dedirten ‘Sultans of the Dance’ın mimarlarından biri olduktan sonra, daha geniş bir kitlenin, en azından ismine aşina olduğu Sibel Türel’le tanışmak beni müthiş coşkulandırdı. Neden mi? Bana katışıksız insan olmayı hatırlattığı için. İş yeri AKM’nin yakınındaki Gezi Pastanesi’nin üst katında yaptığımız iki saatlik sohbet boyunca, kendisiyle ilgili anlattıkları, jestleri, mimikleri, içtenliği ve pırıltılı ifadesi hala gözümün önünde.

Yılların dansçısı Sibel. Yeteneğinden ötürü atlayarak okuduğu Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Bale Yüksek Bölümü’nden mezun olduğundan bu yana dans ediyor. Neredeyse 20 yıldır. Almanya, İtalya veya Moskova’da da solist ve başdansçı olarak temsiller veren Sürel, hala İstanbul Devlet Balesi’nin baş dansçısı olarak çalışıyor.

sibel-surel-profil-05

Popüler olmak için çaba sarfetmediğini, mesleğinde elde ettiği başarıların onu yeterince gururlandırdığını anlatıyor samimiyetle. Onun sahip olduğu malzemenin zerresiyle, her fırsatta gözümüze sokulan kerameti kendinden menkul ahaliyi düşünüyorum ister istemez. Seyircisiz özel hayat yaşayamayan ahaliyi. Sibel Sürel de seyircisiz yaşayamıyor. Onun seyircisi, yıllardır opera salonlarında, o sahneye çıktığı zaman, onu alkışlıyor. O da bazen Giselle, bazen Odette veya Clara olarak çıkıyor seyircisinin karşısına.

Yılların baş balerini olduğunuz halde ne kadar az tanınıyorsunuz. Baleyle ilgilenmeyenler sizi hiç tanımıyor bile. Neden böyle?

Tanınmanız için özel hayatınızla da çıkış yapmanız gerekiyor Türkiye’de. Televizyonlarda evliliğiniz veya herhangi bir ilişkinizle ilgili ya da herkesin dikkatıni çekebilecek bir konuyla gündeme geliyorsanız, o zaman daha dikkat çekiyorsunuz. Sadece işinizle kariyer yapıyorsanız, o zaman sadece işinizle ilgilenen insanlar sizi biliyor. Bazı ortamlarda beni tanıdıkları zaman bile şoke oluyorum ben, düşünün.

Peki, daha popüler olmayı hiç arzu etmediniz mi? Yoksa gerçekten tercihiniz miydi, sakin ve geride durmak?

Sibel Sürel balerin

Kesinlikle. Kimseye kötü bir laf söylemek istemiyorum ama, Türkiye’de medyayı çok takdir etmiyorum. Her türlü iş ve bakış açısı birbirine geçmiş durumda. Kültür seviyesi de malum. O yüzden ben biraz da sakındım kendimi. Mesela gece hayatını sevmem. Hayatım hep ölçülü ve belli ortamlarda geçmiştir. Evet, biraz da tercih meselesi. Bazı arkadaşlarım var; bu tür şeylere çok önem verirler. Bir şey yaparken basını ararlar, haberdar ederler. Eğer ilgilenilmediyse bile bunu sağlarlar. Tanıştıkları insanların isimlerini mutlaka saklarlar filan. Bağlantılarını da asla koparmazlar. Benim işim o kadar zor ki, ilgilenemiyorum bu tür şeylerle. Dünyada işin o kısmıyla ilgilenen profeyoneller var. Siz ilgilenmiyorsunuz bile. Açıkçası bazı şeyleri koruyarak da yaşıyorum. Yaşam tarzım da, sanat görüşüm de, sanıyorum biraz kendi çevremin ve Türk standardlarının dışında. Ben kendimi eleştirirken de, burası Türkiye diye davranmıyorum. Dünyada bu alanda iyiler kimlerse, onları kendime ölçü alarak çalışmış ve hareket etmiş bir insanım.

Zaten sizi bilenler biliyor. Şimdi en başa dönelim; isminize. Oradan başlayalım isterseniz. Kulağa çok melodik gelen bir isme sahipsiniz. İnsanın hayatında isminin, önemli bir rol oynadığına inananlar var. Hatta bazı isimlerin uğurları olduğu söyleniyor. Ne dersiniz?

Aaa, evet. Dün hatta böyle bir konu geçti. Bir arkadaşım anlatıyordu. İsimlerin, insanların önceki yaşamlarıyla ilgili bağlantıları dahi olabiliyormuş. Benim bu tip şeylere inancım fazladır. Bu konuya kafa yormadım ama, ismimin anlamını seviyorum. Anlamlarından biri güzellik tanrıçası. En güzeli ise Fransızcadaki anlamı; yağmurun yere düşmemiş hali. Çok hoş buluyorum. Bunu öğrendikten sonra biraz daha farklı baktım ismime. Bir de S ve S; amblem gibi. Ama zannedersem, ailem Serkan ve Sibel birbirine uysun diye böyle koymuş. İşin doğrusu bu.

Biraz geçmişinizden, köklerinizden konuşalım istiyorum. Melez tipi var sizde. Nereden geliyor bu, çok merak ediyorum. Koyu teniniz, kıvırcık saçlar, kemik yapınız; farklı bir tipiniz var.

Melezim ben. Babaannem zenciydi benim. Dedem ise sarışın ve mavi gözlü olduğu için, babam, babaanneme nazaran biraz daha açıktı. Annem, yine beyaz tenli olduğu için ben, babamdan biraz daha açık tenli oldum. Böyle karışık bir nesil çıktı ortaya.

Peki, nereliydi babaanneniz?

Hidiv Kasrı var Kanlıca’da, biliyorsunuz. Orayı Abbas Hilmi Paşa, yazlık olarak yaptırmış. Ve Mısır’dan göç etmiş. Çok fazla bilgim yok esasında. Fazla akrabamız da yok bizim. Dedeyi de erken kaybetmişiz. Babaannemin de pek akrabası yokmuş. Çok fazla bilgilenememişiz. Bildiğimiz tek şey, babaannemin babasının, Abbas Hilmi Paşa’nın yaverlerinden birisi olduğu. Mısır’dan buraya göçüp, Hidiv Kasrı’na yerleştikleri. Mısır Hidivi’ymiş dedemiz. İleride Mısır’a geri dönmüş ve bir daha geri gelmemiş. Babaannem de Kanlıca’da doğup büyümüş. Baba tarafım Kanlıcalı, anne tarafım ise Arnavutköylü’dür benim. Boğazlı’yız yani.

Gelelim, ‘Sultans of the Dance’a; bu gösteriyle zincirlerinizi kırdığınızı düşünüyor musunuz?

Ben yaptığım işlerle bir başarı sağlayabilmişsem, onun haklı bir gururunu yaşamak benim için yeterli oluyor. Yani, dönüp arşivime baktığım zaman sanatsal şeylerle dolu geçen yıllar beni gururlandırıyor. Benim sultanlarda yaşadığım keyif, oradaki dansçılarla kurduğum ilişkilerle başlıyor. Mustafa Erdoğan bu işe adım attığı zaman, o gruba modern dans hocası olarak gelen Yıldız Çankaya, Mustafa Erdoğan ve ben ilk toplantıyı The Marmara’da yapmıştık. Tamamen nereye gideceğini bilmediğimiz bir işti bu başlangıçta. Bambaşka bir ruh haliyle, idealist düşüncelerle girdik bu işe. Enternasyonel bir iş yapmak istiyorduk. Folklörün sertliğini daha çağdaş, daha dünyalı bir hale dönüştürmekti orada niyetlenen. Bana düşen görev de, o insanların vücutlarını biraz daha dansçı formuna getirmekti. Bu da çok kolay değil. Bale, çok erken yaşta başlayan bir iş. Benim karşılaştığım insanların en küçüğü yirmi yaşlarındaydı. Şaka gibi. Ama öyle bir heyecanla giriştik ki, bir buçuk yıl sadece eğitim için emek verdik.

‘Sultans of the Dance’ hayatınızı ne derece etkiledi?

Hayatımı etkiledi tabi. Şöyle ki; ben Sultans’da çalışmak için İstanbul Balesi’ndeki görevimi ihmal etmedim. O yüzden, hem burayı, hem orayı götürebilmek korkunç bir emek istiyor. İki buçuk yıldır kendi hayatım diye bir şey kalmadı açıkçası. Düşünün ki, ailemi dahi göremez olmuştum. Ev, opera ve Maydonose arasında yaşıyordum. Tabii ki çok büyük zevk aldım. Karşılığı çok güzeldi ama, ben hayatı da çok seviyorum. Dünyaya bir daha gelmeyeceğiz. Bir aşamadan sonra sinirleriniz, vücudunuz, beyniniz iflas ediyor, ‘yeter artık’ diyorsunuz. Özellikle ‘İlişkiler’ balesi çıkarken, haftada beş gece oradasınız, buradaki prova bitmeden oradaki makyaja koşuyorsunuz filan. Ben dışarıdan soğukkanlı gözüküp içten kendini kemiren bir insanım. O stres beni bitirdi. Geçtiğimiz yaz tansiyonumun on beşe çıktığı oldu. Bu ‘İlişkiler’in çıkmasıyla artık devam. Gerçi kopmuş değilim onlardan. Haziran’da futbol milli takımını uğurlamak için büyük bir organizasyon gerçekleşecek. Mümkün olabilirse orada da dans edeceğim. Kalbim her zaman onlarla.

Sizce bir dansçının kaynakları ne zaman tükenir?

Vücut sizi terkettiği zaman. Allah korusun, ciddi bir sakatlık yaşandığı zaman. O düşüşü hissediyor insan; çünkü vücut yaşlanıyor. İmkan var mı, benim şu anda 37 yaşında, 27 yaşındaki enerjim olabilsin? İmkan olacak mı, benim 47 yaşında, 37 yaşındaki enerjimin olması? Çünkü bu iş ayna karşısında yapılıyor (suratını ekşiterek gülüyor).

Yaşlanıyor olmak kafanızı kurcalayan bir konu mu?

Dansçı olarak kurcalamıyor, çünkü doyuma ulaşarak belli bir noktaya geldiğimi düşünüyorum. 37 yaşında bile sahneye çıkıp dans edebiliyor olduğum için kendimi şanslı buluyorum. Ancak şu sıralar düşündüğüm şey bir çocuk sahibi oabilmek. Çünkü çocukları çok fazla seviyorum. Uygun olsaydı, üç cocuğum olsun isterdim. Sadece bu açıdan bir telaşa giriyorum. Neyse ki dönem değişti; kadınlar 45 yaşına gelince de doğurabiliyorlar. Evli değilim ama evliliğin arifesinde olan bir beraberliğim var. Birlikte yaşıyoruz. Zannediyorum evlenmemiz de çocukla bağlantılı olacak. Zaten karı koca gibi hissediyoruz birbirimizi. Şu anda ‘İlişkiler’ balesinde dans ediyorum, bir de Aysun Aslan’ın koreografisini yaptığı ‘Ağır Roman’ın provaları sürüyor. O da çıktıktan sonra çocuk istiyorum.

Erkek arkadaşınızla aynı meslekten misiniz?

O işletmeci; sanat camiasının dışında. Bu da beni rahatlatıyor biraz. Murat, çok anlayışlı biri. Eğer bizden biri olsaydı, kendimi bu kadar net ifade edemeyebilirdim. Eşinizle aynı işte çalışıyorsanız, başka zorluklar yaşıyorsunuz. Biz kendi yoğunluğumuzu taşıyarak biraraya geliyoruz. Tamamen bir başka atmosfer yaratıp, bütün konuları operada bırakıp, başka bir hayat yaratmanız mümkün olmuyor. Partneriz bu hayatın dışında olunca, daha objektif ve saygılı olabiliyor size karşı.

Eskiden kendi meslek grubunuzdan partnerleriniz olduğu, olumsuz tecrübeler yaşadığınız için mi böyle bir seçim yaptınız?

Oldu tabii. Bu da bir tecrübe, hayattaki pekçok şey gibi. Tecrübeyle bazı şeylerden kaçabiliyorsunuz. Ama bu aşk, hiç belli olmaz. Çok bilinçli, şuurlu ve özellikle tercih edilmiş bir şey değil.

Bale bitince ne yapmayı planlıyorsunuz?

Repetitör olmak istiyorum. Sahnelenen eserleri repete ettiren, temsiller sürdüğü müddetçe dansçıları eğiten kişi. Tam olarak bale hocalığı da değil. Daha çok eserlerle, koreografilerle ilgili bir eğitmenlik. ‘Sultanlar’ çok geniş kadrolu olduğundan, beni o açıdan da geliştirdi sanıyorum. Repetitörlükte de psikoloji bilmeniz gerekiyor, insanlarla iletişiminiz önem kazanıyor. Muhakkak ileriye dönük de bana katkıda bulundu onlarla olan çalışmalarım. Hocalık anlamında, bir eğitmen olarak ne kadar faydalı olabileceğimi görmüş oldum.

Kategoriler
Kültür&SanatRöportaj
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • İkala Erikli

    Meleklerle Konuşan Kadın

    Kısaca “Allah’tan ya da meleklerinden bir şeyler isteyin, mutlaka size yardım edeceklerdir” diyor Beki İkala Erikli. Yani dinlerden pek farkı yok söylediklerinin. Buna rağmen hiç reklamı yapılmayan kitapları, 100’üncü...
  • Hiç doğurmadı ama binlerce çocuğu var

    Hiç doğurmadı ama binlerce çocuğu var

    Ayşe Öner nam-ı diğer Ayşe Hemşire. Anne ve baba adayları onu yakında tanıyor. Bebek bekleyenlerin yolu ona düşüyor. Türkiye’de binlerce bebeğin doğumuna yardım etti. Annelerin doğum korkusunu, babaların heyecanını...
  • Tan Sağtürk

    Napirsen Tan Abi?

    ‘Bir Teselli Ver’le bale yapan Tan Sağtürk’ün bale misyonerliği Doğulu çocuklarla sürüyor. Önce Diyarbakır’a götürdü bale okulunu Sırada Mardin ve Batman var Çorum’dan altı tane balet çocuk çıkardığı için...
  • Hülya Aksular

    Ben Artık Sığınmak İstiyorum

    İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin prima donna’sı Hülya Aksular üç evliliğin ardından gözlerini kör edecek bir aşk bekliyor… Kavga etmek istiyorum Karşı tarafı çılgınca kıskanmak istiyorum Dizlerine çöküp ‘gitme’...