Şeriatçıların Ordu Düşmanlığının Tarihsel Kökenleri

I. Laik Devlet mi, Şeriat Devleti mi? Ordu-Şeriatçı Hareket Çatışması Türkiye özellikle son yirmi yılda Şeriatçı hareketle Ordu arasında ciddi bir mücadeleye sahne oluyor. Ordu ile Şeriatçı hareket arasındaki...
Şeriatçıların Ordu Düşmanlığının Tarihsel Kökenleri

I. Laik Devlet mi, Şeriat Devleti mi?

Ordu-Şeriatçı Hareket Çatışması

Türkiye özellikle son yirmi yılda Şeriatçı hareketle Ordu arasında ciddi bir mücadeleye sahne oluyor.

Ordu ile Şeriatçı hareket arasındaki bu çelişki, Şeriatçı-liberal kesimlere bakılırsa statükocularla özgürlükçüler arasındaki bir mücadele.

Ordu’yu statükocu ve despotik devlet düzeninin bekçisi olarak gösteren Şeriatçı hareket sözüm ona statüko karşıtı tüm güçleri -en başta da liberaller- yanına alarak Ordu’ya yönelik ciddi bir tasfiye operasyonuna girişmiş durumda. Şeriatçı hareketin temel sloganı ise demokratikleşme ve normalleşme.

Bu kesimlerin dışında kalan ve kendisini “Ne Şeriat ne Ordu” çizgisinde tanımlama gayretindeki nispeten küçük bir başka kesim ise bu mücadeleyi fillerin tepişmesi olarak görüyor ve her iki gücün de karşısında durmak gerekir anlayışıyla Şeriatçı hareketin Ordu’ya yönelik bu tasfiye operasyonu karşısında tarafsız kalmayı en doğru siyasal tavır olarak görüyor.

Ancak bu kesimin politik duruşu Ordu’ya yönelik böylesi bir tasfiye karşısında utangaç bir memnuniyet duyduklarını da açıkça gösteriyor.

Bu tasfiye operasyonu şüphesiz salt bir siyasal dönüşümün değil büyük bir toplumsal dönüşümün de habercisi.

Sadece gündelik yaşamda bu son yirmi yılda yaşanılan değişimleri, devlet içinde başlayarak siyasetten sermayeye kadar akla gelebilecek her alana yayılan Siyasal İslamcı egemenliği ve laik rejimin bütün kurumlarına yönelik sistemli saldırıyı göz önüne aldığımızda bile aslında Türkiye’nin siyasal rejiminin ve toplumsal yapısının tümüyle yeniden düzenlendiğini görebiliyoruz.

O nedenle bugün yaşadığımız Ordu-Şeriat çatışmasını olağan bir siyasal çatışma, siyaset içi bir egemenlik kavgası olarak değerlendirmek çok büyük bir tarihsel bir yanılgı olacağı gibi telafisi mümkün olmayacak bir toplumsal yıkımı da beraberinde getirecektir.

Türkiye tarihinde bir ilk olarak Şeriatçı bir partinin, AKP’nin, iktidarı tek başına ele geçirdiği ve toplumu bu Şeriatçı ideoloji doğrultusunda dönüştürdüğünü de göz önüne alırsak karşı karşıya bulunduğumuz tehlikeyi daha iyi anlayabiliriz.

Şeriatçı hareketin Ordu’ya yönelik bu sistematik saldırısının ve tarihsel olarak baktığımızda da neredeyse genetik bir özellik halini almış olan Ordu düşmanlığının kökenlerini de işte tam burada aramak gerek.

Şeriatçı hareket bugün eşiğine geldiği Şeriat rejiminin kurulmasında önündeki tek engel olarak gördüğü Ordu’yu yok etmek için var gücüyle saldırırken, özlediği düzenin ancak Ordu’

ya yönelik bu tasfiye operasyonunun başarıya ulaşmasıyla mümkün olduğunun da farkında.

Türkiye’de laik rejimin teminatı olarak görüleni Ordu’yu tasfiye etmeden bir Şeriat devleti kurmanın imkânsızlığını, tarihsel olarak 31 Mart vakasından 28 Şubat müdahalesine kadar yaşayarak gören Şeriatçı hareket görülüyor ki bu kez dersine iyi çalışmış.

Laik Devlete Karşı Din Devleti Özlemi

Şeriatçıların Ordu düşmanlığının kökeninde her şeyden önce farklı iki toplumsal sistem arasındaki çelişki olduğunu söylemek gerek.

Şeriatçı hareket siyasal bir akım olarak ortaya çıktığı II. Meşrutiyet’ten bugüne ve bir din olarak İslam’ın ortaya çıktığı andan itibaren sadece bireyin inanç dünyasını değil bütün gündelik yaşamı ve bunun devamında bütün toplumsal yapıyı din kuralları çerçevesinde düzenleme amacındadır.

Zaten İslamlık Hıristiyanlığın aksine yerleşik bir devlet düzeni içinde ortaya çıkmamış, başından itibaren bir devlet dini olmuştur.

Nitekim peygamber tarafından kurulan ilk devlet de bir teokratik devlet, din devletidir.

Dolayısıyla Şeriatçı için temel hedef başından itibaren bir din devleti kurma ve bütün toplumu bu din kurallarının egemenliği altına almaktır.

Bu da sosyal alanın ve buna bağlı hukuk, eğitim, kültür, sağlık gibi akla gelebilecek her alanın din kurallarının emrettiği biçimde düzenlenmesi isteğini beraberinde getirmektedir.

Bu açıdan bakıldığında Türkiye’deki Şeriatçı hareketin özgürlük ve demokrasi gibi söylemlerinin tümüyle birer aldatmacadan ibaret olduğu da ortaya çıkmaktadır çünkü; Şeriatın hedefi sadece inananları değil, tüm toplumu bu dinsel kurallara, Allah’ın emirlerine göre yaşamaya zorlamaktır.

Bu nokta aslında Şeriatçı hareketin Türk toplumu içinde yaşadığı temel çelişkidir. Türkler din olarak İslamiyeti kabul etmiş olmalarına rağmen tarihte hiçbir zaman bir din devleti kurmamışlar, Osmanlı da dahil olmak üzere bütün Türk devletleri din ve devlet işlerinin birbirinden ayrıldığı, laik devletler olmuşlardır.

Şeriatçı hareketin Müslüman bir ülkede yüzlerce yıl boyunca marjinal bir siyasal akım olarak kalması da bu sebepledir.

Buna rağmen dinci gericilik bu din devleti özlemini hayata geçirmek için halkın dini duygularını sömürmekten ve eline geçirdiği her fırsatta bu amacını gerçekleştirmek için ayaklanmaktan vazgeçmemiştir.

Zaten Türk tarihindeki bütün gerici ayaklanmaların temel sloganları da “Şeriat isteriz” ya da “Din elden gidiyor” olmuştur.

31 Mart vakasından tutun da cumhuriyet dönemindeki Menemen ve Şeyh Sait gibi gerici ayaklanmalara ya da Sivas, Çorum, Maraş gibi katliamlara kadar pek çok gerici kalkışmada da bu din devleti özlemi ortaya çıkmıştır.

Halk Ordusu Karşısında Şeriatçı Aristokrasi

Türk tarihinin bu özgüllüğü asker ile Şeriatçılar arasında bir mücadeleye sebep olurken askerin ve Ordu’nun konumlanışı da laik karakterli bir devlet ve toplum yapısının korunması olarak ortaya çıkmaktadır.

Böyle olunca da din merkezli devlet ve toplum anlayışının savunucusu olarak Şeriatçı hareket ve laik karakterli devlet ve toplum yapısının koruyucusu olarak da Ordu, yüzlerce yıllık bir zaman diliminde her dönem karşı karşıya gelmiştir.

Ordu ve Şeriat arasındaki bu çatışma aslında asker ve ulema sınıfı arasındaki bir mücadelenin de yansımasıdır.

Türk tarihi açısından bir başka farklılık da burada ortaya çıkmaktadır. Batılı toplumlarda dinsel otorite ve onun temsilcisi olan kilise ve din adamları askerlerle birlikte aynı mutlakiyetçi yapının birer parçası olarak işlevselleşirken Türk toplumunda asker ve ulema arasında sınıfsal anlamda da ciddi bir ayrışma ortaya çıkmaktadır.

Batılı toplumlarda asker sınıfı, din adamlarıyla birlikte toplumun üst yönetici kademesini oluşturan ve halkın üzerinde bir aristokrasi iken, Türk toplumunda asker, aristokrasinin değil, halk sınıflarının bir unsurudur.

Türk Ordusu bütün bu sebeplerden dolayı tarihin her döneminde yoksul halk sınıflarından gelen asker-subaylardan meydana gelmiş bir halk ordusu olmuştur.

Şeriatçı hareket ve onun öncülüğünü yürüten ulema sınıfı ise din sömürüsü yoluyla yoksul halk sınıflarını etkilemeyi başarsa da bir toplumsal zümre olarak her dönem aristokrasinin bir parçası olmuşlardır.

Bu noktada Ordu’yu egemen düzenin bir parçası ve statükonun devamcısı, Şeriatçı hareketi ise yoksul halk sınıflarının sözcüsü olarak gösteren tezin çarpıklığını da ortaya koymak gerekmektedir.

Tarihsel anlamda bakıldığında da açıkça görülecektir ki Türkiye’de Ordu her zaman halkın ordusu iken Şeriatçılar her zaman halk düşmanı aristokrasinin bir unsuru olmuşlardır.

Belki de bu nedenle Türk Ordusu bugün de değişmeyen bir nesnellik olarak her dönemde bütün bir siyaset kurumuna karşı toplumun en çok güvendiği ve her şeye rağmen desteğini çekmediği yegâne kurum olarak ortaya çıkmaktadır.

“Ordu-Millet” mi, Ümmet mi?

Ordu ile Şeriatçı hareket arasındaki önemli bir çelişki kaynağı ise Ordu’nun millet yapısının bir unsuru, çoğunlukla da bu yapının taşıyıcı gücü olarak işlevselleşmiş olmasına karşın Şeriatçı hareketin ümmetçi bir ideolojinin savunucusu olmasıdır.

Şeriatçı ve sivil toplumcuların bugün bile saldırdıkları “Her Türk asker doğar” ya da “Türkler asker millettir” söylemi de aslında bu tarihselliğin bir itirafıdır.

Şeriatçı ümmetçilik başından itibaren millet yapısının dışında bir unsur olarak bu yapının yerine din kardeşliğine dayanan bir kozmopolitizmin savunucusudur.

Zaten bugün liberal ve Şeriatçılar arasında ve hatta kimi enternasyonal solcular arasında bu denli bir yakınlaşmanın kökenin de her üçünün millet düşmanı bir kozmopolitizmin savunucusu olmaları yatmaktadır.

Böyle olunca milletin, milli kimliğin ve milli yapının kurucu ve ilerletici gücü olarak Ordu ile ümmetçiliğin temsilcisi Şeriatçı hareket arasında tarihsel bir çatışma noktası ortaya çıkmaktadır ve bu çatışma bugün de hiç değişmeden sürmektedir.

Şeriatçı hareket Türkiye’nin yakın tarihinde bile kendisini bir “Milli Görüş” olarak yutturma gayretinde olmuştur.

Ancak bunların “millilik”ten kastettikleri şey çağdaşlaşmanın gereği olan bir uluşlaşma değil, tersine toplumun gelenekselleşmiş geri üretim ilişkilerinin ve feodal düzene içkin geri toplumsal ilişkilerin korunmasıdır.

Şeriatçılığın milli yapıyı tasfiye etmeyi hedefleyen ümmetçiliğinin en önemli yansıması ise Şeriatçı hareketin bir vatansızlık ideolojisine dönüşmesidir.

Ordu vatan savunucusu ve dolayısıyla milliyetçi bir güç iken Şeriatçılık din kardeşliği altında vatansızlığın ideolojisine dönüşmektedir.

Şeriatçıların bugün azılı bir Türk ve Türklük düşmanı olmalarının sebebi de budur.

Türklük bilincinin yerine İslamlık bilincini geçirme gayretindeki İslamcılık Türk-İslamcılık adı altında bu iki ideolojiyi birleştirir gibi göründüğü dönemlerde bile gerçek amacı hep Türklüğü İslamcılık içinde eritmek olmuştur.

II. Emperyalizmin Güdümündeki Şeriatçılık

Halkı Sömürmenin Aracı Olarak Şeriatçı İdeoloji

Türk siyasi yaşantısının yüzlerce yıllık deneyimleri ışığında şunu da çok açık olarak söylemek gerek; İslamcı ideoloji ve onun sahiplerinin derdi ne dinsel idealler ne halkın çıkarları, ne de ulusal değerlerdir.

Şeriatçı hareket bugün olduğu gibi dün de yoksul halkı kendi çıkarları için soymaktan ve sömürmekten başka bir amaç gütmemiştir.

Şeriatçı için korunması gereken şey ne din ne de iman olmuştur; tek dertleri kendi ekmek teknelerini savunmak toplum içindeki geri ilişkilerin sağladığı rantı korumak ve genişletmektir.

Şeriatçı ideolojinin bireysel çıkar ve ranta dayanan bu yönü politik sahnede bir siyasal hareket olarak da onu emperyalist güçlerin hizmetindeki bir taşeron haline getirir.

Emperyalizmin hakimiyet kurmaya ve sömürgeleştirmeye çalıştığı coğrafyalarda kendisine en yakın müttefik güç olarak her zaman yanında bulundurduğu Şeriatçılık bugün de değişmeyen bir biçimde emperyalizmin en sadık müttefikidir.

Sömürgeciliğe karşı milliyetçilik temelinde gelişen direnişler ise Şeriatçılığın bu emperyalizm işbirlikçi rolü nedeniyle hemen her zaman Şeriatçılıkla bir siyasal çatışmayı da zorunlu kılar.

Üçüncü Dünya ve Ortadoğu özelinde işbirlikçi Şeriatçılığa karşı ortaya çıkan milliyetçi direnişlerde ise başı Ordu içindeki subaylar ve aydınlar çekecektir.

Türk Milli Mücadele hareketi de başta İngiliz emperyalizmi olmak üzere yedi düvele karşı bir Ulusal Bağımsızlık Savaşı olarak ortaya çıkarken lider kadro, Mustafa Kemal başta olmak üzere, milliyetçi subaylardan oluşmaktaydı.

Üçüncü Dünya ve özellikle Ortadoğu özelinde de sömürgeciliğe karşı yürütülen bağımsızlık savaşlarında Şeriatçılarla milliyetçi subaylar arasında benzer mücadeleler yaşanmıştır.

Dolayısıyla Ordu ve şeriat arasındaki mücadele özellikle sömürge ülkelerde bir bağımsızlık-mandacılık çatışmasıdır ve Şeriatçılar her dönemde mandacı ve emperyalizm işbirlikçisi cephenin içinde yer almışlardır.

Anayasa-Demokrasi Düşmanı Şeriatçılar ve Hürriyetçi Subaylar

Türkiye’nin siyasal ve toplumsal tarihinde de bu değişmez kural geçerlidir.

Osmanlı’nın gerileme döneminde, ülkeyi kurtarma çabalarının ortaya çıktığı ilk andan itibaren de Ordu içindeki subaylarla Şeriatçılar arasında ciddi bir çatışma ortaya çıkmıştır.

Şeriatçı hareketin kökenleri daha eski dönemlere götürebilirse de gerçek anlamda siyasal bir hareket olarak otaya çıkışı II. Meşrutiyet’e giden süreçtir.

Şeriatçı hareketin iyice güç kazandığı bu dönem II. Abdülhamit’in “Anayasalı istibdat” diye de anılan 33 yıllık diktatörlüğünün de başlangıcıdır.

Şeriatçı hareket bugün bile Ordu düşmanlığı yaparken kendisini “milli irade”nin ve demokrasinin temsilcisi olarak göstermekte ve Ordu’nun her türlü karşı çıkışını da demokrasi karşıtı bir müdahale olarak damgalamaktadır.

Bugün demokratik bir Anayasa hazırlama adı altında rejim değişikliği için zemin yoklayan Şeriatçıların gerçek niyetini anlamak içinse yakın tarihimize biraz daha yakından bakmak gerekmektedir. Zira bu yakın tarihin bize gösterdiği gerçek Şeriatçıların demokrat değil aksine azılı birer demokrasi ve Anayasa düşmanı olduklarıdır.

II. Abdülhamit’in tahta çıkış sürecinde Osmanlı’da Şeriatçı hareket güç kazanmaktadır. Şeriatçılığın karşısında ise Meşrutiyet isteği ile ayaklanan asker-sivil aydınlar vardır.

Meşrutiyet isteyen asker-sivil aydınların Batıdan kopuşu düşünmeden ve Batılılaşma parolasıyla sürdürdüğü faaliyet her ne kadar yanlış bir temele dayansa ve sonuç alıcı olmaktan uzak olsa da burada esas sorun Şeriatçıların egemenliğin gökten yere, halifeden halka inmesine karşı çıkmalarıdır.

Ulema adı verilen sarıklı din adamları, Anayasa ve Meclis’ten oluşacak bir siyasal yapının Allah’ın emirlerine ve Şeriat kurallarına aykırı olacağı gerekçesiyle topyekün bir saldırıya girişmişlerdir.

Abdülhamit de bu çağdışı görüşleri kendi iktidarını sağlamlaştıracağı için desteklemiştir.

Abdülhamit diktatörlüğüne giden süreçte bu despotizme ilk direnişin başladığı yerlerden birisi ise Harp Okulu’dur. Harp Okulu’nun dışında Tıp Fakültesi ve genç subayların ve aydınların kurduğu çeşitli gizli dernek ve örgütlerle birlikte Abdülhamit istibdadına karşı uzun yıllar sürecek bir mücadele başlamıştır.

Abdülhamit istibdadına karşı ortaya çıkan bu örgütlerin ilki askeri tıp öğrencilerinin kurduğu “İttihad-ı Osmanı Cemiyeti”dir.

Nitekim Jön Türk ve ardından ortaya çıkacak olan İttihat ve Terakki hareketinin temelini de bu asker-sivil aydınlar oluşturacaktır.

Gerici çevreler bugün bile Abdülhamit’ten “Ulu Hakan” diye söz etmektedirler oysa Abdülhamit ülkesinin çıkarlarını kendi şahsi çıkarları uğruna harcamaktan hiç çekinmemiş bir gerici padişahtır.

Ülkedeki Yahudi ve Rum tefecilerle şahsi servetini arttırmak için yaptığı ayak oyunları ve yurtdışındaki bankalara aktararak kendi hesabını geçirdiği devlet hazinesi dışında Osmanlı’nın büyük bir toprak kaybı yaşadığı bir dönemdir aynı zamanda Abdülhamit dönemi.

Abdülhamit’in en büyük korkusu ise kendisi iktidardan indirecek bir darbedir. Bu darbe korkusu nedeniyle Abdülhamit Ordu’yu saraydan hep uzak tutmaya çalışmış ve hatta Osmanlı Donanması onun döneminde neredeyse çürümeye terk edilmişir.

İşte bugünün Şeriatçıları da Abdülhamit’in izinde kendi şahsi servetlerine servet katıp ülke topraklarını dış güçlere peşkeş çekerken, bir yandan da Abdülhamit’ten miras bu Ordu korkusuyla “Ordu bizi iktidardan indirir mi” kâbusunu görmektedirler hâlâ.

31 Mart ve Şeriatçının Ordu Korkusu

Sadece Abdülhamit değil Osmanlı’daki Şeriatçı hareket için de Ordu büyük bir engel olarak ortaya çıkmıştır ve Ordu ile gerici hareket arasındaki ipler giderek gerilmeye başlamıştır.

Ordudaki ilerici subaylarla Şeriatçılar arasındaki ilk önemli çatışma 31 Mart Vakası olarak bilinen olaydır. 31 Mart Ordu-Şeriat ilişkileri açısından bir anlamda da bir milattır. Bu tarihten itibaren Şeriatçı hareketle Ordu pek çok olayda karşı karşıya geleceklerdir. Ve dahası Şeriatçı hareketin bitmek tükenmek bilmeyen Ordu korkusunun da miladı olacaktır 31 Mart.

31 Mart ayaklanması iyice güç kazanan Şeriatçı hareketin ilk büyük ayaklanma girişimidir.

Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte İttihatçılara yönelen Şeriatçı tepki Volkan gazetesinin sözcülüğünü üstlendiği ve liderliğini Derviş Vahdeti’nin yaptığı İttihad-ı Muhammedi Fırkası isimli Şeriatçı örgüt aracılığıyla kendisini göstermekteydi.

Bu örgüt özellikle İttihatçıların “özgürlüğü korumak” amacıyla Selanik’ten getirttiği avcı taburları içinde “din elden gidiyor” şeklindeki bilindik propagandayı başvuruyordu. Alaylı subaylar, Harp Okulu’ndan olmayanların askerlik mesleğinden atılacakları ve okullu subayların komutasına sokulacakları haberleriyle kışkırtılmış, o güne değin askerlikten muaf tutulan softaların Milli Savunma Bakanlığınca en azından bir okuma-yazma sınavına tabi tutulması talebi de softaları hareketlendirmişti. Bu olaylar zaten geliyorum diyen Şeriatçı kalkışmanın tarihini daha da yakınlaştırmaktaydı.

Gazeteci Hasan Fehmi’nin öldürülmesini fırsat bilen Derviş Vahdeti liderliğindeki Şeriatçılar 31 Mart (13 Nisan) günü ayaklandılar. Ayasofya alanında toplanan güruh “Şeriat isteriz” çığlıkları atıyordu.

Abdülhamit olayı ancak ertesi günün sabahı öğrenebildi. Gecikmenin sebebi İstanbul’da o dönemde bir telefon hattının kurulmamış olmasıydı zira Abdülhamit telefon hattına, kendisine karşı girişilebilecek bir komployu kolaylaştıracağı gerekçesiyle onay vermemişti.

Kısa sürede büyüyen ayaklanma Selanik’ten hareket eden ve kurmay başkanlığını Mustafa Kemal’in yaptığı ve İsmet Bey (İnönü), Kazım Bey (Karabekir), Binbaşı Enver Bey ve Ali Fethi Bey’in (Okyar)de öncülük ettiği genç subaylardan oluşan Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girmesi ve isyanı kanla bastırmasıyla sona erdi.

Ayaklanmanın bastırılmasını takiben Abdülhamit tahttan indirildi ve Derviş Vahdeti başta olmak üzere ayaklanmanın elebaşları asıldılar.

31 Mart’ın üzerinden neredeyse yüzyıl geçti ama bu olayın Şeriatçı hareket üzerinde yarattığı travma bugün bile sürüyor.

Ve ne yazık ki bu yüz yıllık süreçte Türkiye’de 31 Mart’ı yaratan koşullar bugün değişmediği için hâlâ Şeriat ve Ordu karşı karşıya ve Şeriatçılar bir yandan Ordu’yu yok etmeye çalışırken bir yandan da acaba yeni bir 31 Mart olur mu korkusuyla yaşamaya devam ediyorlar.

Ordu’ya Karşı İngiliz-Şeriatçı İşbirliği

31 Mart’ta Hareket Ordusu’nun ayaklanmayı batırmak üzere yola çıkması birtakım engelleme girişimlerine de yol açmıştır. Bu engelleme girişimlerinin arkasında ise İngilizler vardır. Şeriatçı Hareket o günlerde de tıpkı bugünkü gibi arkasına bir emperyalist gücün desteğini alarak Ordu’ya karşı koymayı denemiştir.

Hareket Ordusu’nun başında bulunan Mahmut Şevket Paşa önce İngilizlerin güdümündeki devlet bürokrasisi tarafından engellenmeye çalışılmış ancak bunun başarılı olamayacağının anlaşılması üzerine bizzat İngiliz sefiri Lowther devreye girmiştir. 31 Mart’ın arkasındaki İngiliz desteği aslında çok açıktır.

Bu destekte Abdülhamit’in İngilizcilikten Almancılığa doğru bir rota izlemesi etkili olmuştur. Almancılığa çark eden Şeriatçı Abdülhamit indirilip yerine bir başka Şeriatçı grubun desteklediği İngilizci bir hükümet kurulmak istenmiştir.

Böylelikle İngilizlerin hilafetten faydalanma stratejisi de korunmuş olacaktır.

Hilafet makamı özellikle Abdülhamit’ten sonra emperyal güçlerin İslam dünyası üzerinde egemenlik kurmalarının bir aracı olarak işlevselleşmiştir. Dönemin en büyük emperyal gücü olan İngiltere hilafet aracılığıyla Ortadoğu’daki hakimiyetini pekiştirmek istemiştir. İngiltere’nin dışında ise özellikle Almanya, Osmanlı’nın elindeki hilafet silahını kendi denetimine sokmak için büyük bir mücadeleye girişmiştir.

Emperyalist güçler arasındaki bu mücadele içinde ise hilafetçilik İngilizcilikle Almancılık arasında gidip gelen ve her iki gücün de dönem dönem kullandığı bir araç durumundadır.

Liberaller Orduya Karşı Şeriatçıları Destekliyor

Şeriatçı hareket ile Ordu arasındaki mücadele gittikçe kızışırken Osmanlı içindeki liberal kesim de Ordu’ya karşı Şeriatçıların safında yer almıştır.

Bu açıdan bakıldığında bugün Ordu düşmanlığı yapan Şeriatçıların en yakın müttefikinin yine liberaller olması bir tesadüf değil tarihsel bir ittifakın devamıdır sadece. Üstelik bu liberaller tıpkı bugün olduğu gibi karşılarındaki herkesi darbecilikle suçlarken aslında bizzat kendileri darbe ile iktidarı ele geçirmenin planlarını yapmaktadırlar. Üstelik de bu iş için emperyalist ülkelerin desteğini alarak.

Dönemin Osmanlı liberallerinin başını çeken Prens Sabahattin sıkı bir İngiliz hayranıdır ve İngiltere’yi Osmanlı’nın çıkarlarına en uygun müttefik güç olarak görmektedir. Prens Sabahattin’e göre Osmanlı hariciyesinin temel politikası “İngiltere ve Fransa ile dostluk” temeline dayanmalıdır.

Prens Sabahattin, İngilizlerin desteği ile Almancı çizgiye geçen Abdülhamit’i devirmek için Meşrutiyet’ten önce bir darbe girişiminde bulunmuş, İngiltere’den bu iş için ciddi bir mali destek de almıştır. İngiltere bu darbe teşebbüsü esnasında herhangi bir ülkenin devreye girmesini engellemek maksadıyla dış ülkelerle olan telgraf hatlarının bir kısmını da devre dışı bırakmıştır.

Prens Sabahattin’in İngiltere dışında Fransa’nın Osmanlı üzerindeki egemenliğinin pekişmesi için de büyük çaba sarfettiği bilinmektedir. Prens Sabahattin’in eski dostu olan gerici Rıza Nur da anılarında açık bir ihanet olarak nitelendirilebilecek Prens Sabahattin’in bir mektubuna yer verir: “Türkiye nasıl olsa bitmiştir. Fransız Ordusu hücum edecek. İstanbul’a girecek. Bu zat (Fransız görevlisi) ile sözleşiniz. Beraber gidiniz. Bize bir vazife düşüyor: Halk mukavemet edip kırılmasın. Bizler halkı ikna edip mukavemet ettirmeyelim.”

Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesinden sonra yapılan yargılamalar esnasında Prens Sabahattin’in sekreteri ve sağ kolu olan Safvet Lütfi Bey Prens’in 31 Mart’ın tertipçilerinden birisi olduğunu da itiraf etmiştir.

Buna rağmen Prens Sabahattin’in arkasındaki İngiliz desteği o denli büyüktür ki bu destek Prens’in yargılanmadan kurtulmasını bile sağlamıştır. Zaten İngiliz sefiri de kendisine, herhangi bir şey yapılmayacağına dair garanti vermiştir.

Kuvayı Milliye Ordusu’na Karşı Hilafet Ordusu

Şeriatçıları ve onların baş destekçisi liberallerin Osmanlı’nın son döneminde emperyalist güçler hesabına yaptıkları faaliyetler sonucunda Osmanlı 1919’da artık çökme noktasına gelmiş bir hasta adamdır.

Batılı emperyalist ülkeler için hasta adam Osmanlı’nın parçalanması gündeme geldiğinde de Şeriatçı güçler yine emperyal güçlerin en büyük destekçisi olarak sahneye sürüleceklerdir.

Türk milleti Mustafa Kemal öncülüğünde emperyalist ülkelere karşı bir ulusal bağımsızlık mücadelesine girişirken İngiltere başta olmak üzere emperyal devletler ülke içindeki Şeriatçıları ayaklandırarak Kuvayı Milliye’ye karşı bir Hilafet Ordusu oluşturmuşlar ve böylece Türk Ordusu’nun ilk tohumu olan Kuvayı Milliye güçleri bir yandan emperyalist orduların fiili işgali ile mücadele ederken bir yandan da ülke içinde hilafet ve Şeriat istekleri ile halkı ayaklandıran Şeriatçı hareketle uğraşmak zorunda kalmışlardır.

Günümüzün Şeriatçı hareketinin tarihi bir anlamda Osmanlı’nın son dönemindeki Hürriyet ve İtilaf Partisi’ne dayandırılabilir.

Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’ya karşı düzenlenen suikastten sonra dağılan Hürriyet ve İtilaf’ın yeniden ortaya çıkışı ise Mondros Antlaşması’nın hemen sonrası; Ocak 1919’dur. Parti ne tesadüftür ki tam da Türk Ulusal Kurtuluş Savaşının şafağında yeniden ortaya çıkmıştır.

Ancak Milli Mücadeledeki rolüne bakıldığında bu yeniden ortaya çıkışın hiç de tesadüf eseri olmadığı otaya çıkmaktadır.

Mustafa Kemal’in Milli Mücadele’nin liderliğini üstlenip antiemperyalist bir direnişi başlatmasının hemen arkasından Hürriyet ve İtilaf’ın önde gelenlerinden Şeyhülislam Sabri Efendi tarafından yayınlanan ve Dürrizade tarafından imzalanan bir fetva ile Kuvayı Milliyeciler ve Mustafa Kemal hakkında bir idam fetvası verilecektir.

Mustafa Sabri Efendi Sivas Kongresi öncesinde Sivas Valisi Ali Galip’e Kürt aşiretlerini ayaklandırarak Mustafa Kemal’in kongreye katılmasını engellemesi için telkinlerde bulunan kişidir aynı zamanda.

Hürriyet ve İtilaf’ın gerçek lideri ise Padişah Vahdettin’le birlikte ülkeyi İngilizlere teslim eden Damat Ferit’tir.

Kürt Teali Cemiyeti’nin lideri Seyyit Abdülkadir ile Peyam-ı Sabah gazetesinde Mustafa Kemal ve Kuvayı Milliye’ye ağır hakaretler yağdıran Ali Kemal de Hürriyet ve İtilaf’ın diğer önde gelen isimleriydi.

Hürriyet ve İtilaf, padişah Vahdettin ve Damat Ferit’le birlikte Bağımsızlık Savaşını boğarak ülkeyi İngiliz himayesine sokmak amacındaydı.

Bağımsızlık Savaşımız boyunca ülkenin dört bir yanında görülen irili ufaklı pek çok gerici ayaklanmanın arkasında da Türk topraklarını parçalamak isteyen emperyalist güçlerin ve onların oyuncağı Şeriatçı güçler vardı.

Tarikatlar Devlete Sızıyor; Asker Gitsin, Polis mi gelsin?

Bağımsızlık Savaşı’nın başarıyla sonuçlandırılmasından sonra Cumhuriyet idaresinin gericilikle mücadele programı doğrultusunda tarikatlara yönelik büyük bir tasfiye operasyonu başlatıldı. Ancak Mustafa Kemal’in erken ve ölümü ve hemen arkasından gelen çok partili yaşamla birlikte tarikatların ülke içinde egemenlik kazanma mücadelesi de yeniden başladı.

Sağcı siyasetin verdiği ödünlerle kısa sürede devlet içinde egemenliklerini artıran ve kadrolaşan tarikatlar bugün neredeyse devleti tümden ele geçirmiş durumdalar.

Tarikatların cumhuriyetten sonraki neredeyse 80 yıl sonunda devlet içinde ayrı bir devlet denilecek derecede örgütlü bir güce ulaşması karşısında siyaset kurumunun yapamadığı engellemeyi yapmak da yine Türk Ordusu’na kaldı.

Özellikle 28 Şubat 1997’deki MGK toplantısına giden süreçte Şeriatçı hareketin artık “kanlı mı kansız mı olacak” diyerek Cumhuriyete meydan okuduğu bir dönemde Şeriatçı hareketi ülkedeki birincil tehdit olarak değerlendiren Türk Ordusu, 28 Şubat kararları olarak bilinen uygulamalarla Şeriatçı partinin iktidardan indirilmesine kadar giden bir süreçte Şeriatçı yükselişe karşı mücadele bayrağını yükseltmişti.

Bu noktadan sonra ise Şeriatçı hareketin devlet içindeki kadrolaşma stratejisinde yeni bir hamleye girişmesi söz konusu oldu.

Bu, Ordu’ya karşı silahlı bir güç olarak polis teşkilatını kullanma stratejisiydi. Devlet içinde ne kadar etkin olursa olsun, seçimlerde ne kadar oy alırsa alsın cumhuriyeti yıkma planlarına karşı çıkacak bir Ordu’nun varlığını çok net olarak gören Şeriatçı hareket kendisine bağlı bir silahlı güç olarak polis teşkilatına yöneldi ve bugün Türk Ordusu’nun en üst rütbeli komutanlarına yönelik her türlü komplo işte bu örgütlü polis gücü sayesinde yürütülüyor.

Bu açıdan bakıldığında Şeriatçıların askere olan düşmanlıklarının hiç de sivil bir rejim arayışı ya da demokratikleşme özlemi olmadığı da açıkça görülmektedir. Şeriatçı hareket “asker gitsin, polis gelsin” şeklinde özetlenebilecek bir biçimde kendi diktatörlüğünü kurmak için mevcut silahlı gücü bertaraf edip kendi silahlı gücünü oluşturma derdindedir.

28 Şubat: Amerikan Askeri Şeriatçılar Türk Askerine Karşı

28 Şubat’ta Şeriatçılar ordunun yeniden karşı karşıya gelmesinde tek etken şüphesiz ülkedeki Şeriatçı tehlike değildir. Açık bir rejim tehdidine dönüşen Şeriatçı hareket özellikle arkasına aldığı ABD desteği ile Ordu’ya saldırırken Batı karşıtı bir çizgiye giren Ordu’nun tasfiyesini de gündeme almıştır.

Türk Ordusu Şeriatçı hareketi bir numaralı tehdit unsuru olarak görürken Şeriatçıların bizzat müttefik olarak nitelendirilen Batılı ülkelerce desteklendiği gerçeğini de görmüşlerdir. Bu fark ediş Türkiye’nin ulusal çıkarlarının Batılı devletlerle ötüşmediği gerçeğini de ortaya çıkarmıştır.

ABD emperyalizminin başta PKK’nın desteklenmesi olmak üzere Türkiye’nin ulusal güvenlik stratejisini yok sayan tavrı ve Kuzey Irak’taki Kürt devletine olan açık desteğiyle birleştiğinde Türk Ordusu’nun 12 Eylül’den sonra ilk kez ABD-NATO stratejisinin dışına çıkması gündeme gelmiştir.

Şeriatçı hareketin Türk Ordusu’na karşı düzenlenen tasfiye operasyonunda görevlendirilmesi de bu süreçte gündeme gelmiştir. Türk askerine düşman Şeriatçılar, gönüllü Amerikan askerliğine soyunmaktan çekinmemişlerdir ve Türk Ordusu ile aralarında özellikle 28 Şubat’tan sonra yoğunluk kazanan bir çatışma, süreci bugün en üst noktayla kadar tırmanmıştır.

Bugün ABD’nin bölgede kurduğu Kürt devletini Türkiye’ye doğru genişleterek Sevr’den beri kurmayı tasarladığı Büyük Kürdistan hayalini gerçekleştirmesi için de önündeki en büyük engel yine Türk Ordusu.

Şeriatçı hareketin Amerikan askeri rolü ise yalnızca Türkiye ile sınırlı bir rol değildir. Özellikle Sovyetler Birliği tehdidine karşı 1980 sonrasında ABD’nin Yeşil Kuşak Projesi çerçevesinde desteklenen Şeriatçı hareket bugün de ABD’nin BOP çerçevesinde Afganistan’dan Türkiye’ye kadar uzanan bir hatta yine ABD’nin en büyük taşeronu durumunda.

Askeri Darbeler Karşısında Şeriatçı Hareket

Şeriatçı hareketin bugün niçin Ordu düşmanlığı yaptığı ve Ordu’yu neden hedef tahtasına oturttuğu tarihsel açıdan bakıldığında çok net olarak görülmektedir aslında ama buna rağmen bugün Ordu düşmanı kampanyayı yine de bir demokratikleşme hamlesi olarak sunmak zorundadırlar.

Ancak Şeriatçıların darbe karşıtlığının da tarihsel hiçbir dayanağı yoktur. Tersine Şeriatçılar darbe karşıtı değil, tarihleri boyunca hep darbelerden yana olmuşlardır.

Şeriatçı hareket 27 Mayıs ve 28 Şubat gibi Amerikan çıkarlarının zedelendiği müdahalelere her dönem düşmanlık yapmıştır ancak 12 Mart ya da 12 Eylül gibi Amerikancı darbelerin hepsinde darbeci bir çizgi izlemiş ve darbecilerden yana tavır almıştır.

Nitekim gerek 12 Mart, gerekse 12 Eylül’den sonra Şeriatçı hareket ABD’nin sol ve sosyalizm tehdidine karşı desteklediği bir güç olmuştur.

Amerikancı darbe rejimleri de ABD’nin çıkarları gereğince sol tehdide karşı Şeriatçıları koruyup kollamışlardır.

Bugün iktidara kadar gelen Şeriatçı hareketin bu noktaya gelmesinde en büyük pay 12 Eylül Amerikancı darbesidir. Solu ezen ve bir daha toparlanamayacak noktaya getiren 12 Eylül faşizmi Şeriatçıların önünü açmış ve Kuran Kursları’ndan İmam Hatiplere kadar toplumun gericileşmesinin sağlayacak pek çok alan açılarak Şeriatçı hareketin taban kazanması sağlanmıştır.

Nitekim sadece Şeriatçı hareketin 12 Eylül sonrasındaki sürekli artan oy oranları göz önüne alındığında bile bu desteğin hangi boyutlara vardığı görülebilir.

Şeriatçı hareket çok sistemli ve planlı bir biçimde ABD tarafından solun yerine ikâme edilmiştir.

Bugün Şeriatçı hareketin Türk Ordusu’na yönelik yürüttüğü tasfiye operasyonu ve bunun aracı olan Ergenekon türü komploların da tertipçisi ve baş destekçisi de yine ABD’dir.

Darbe Tehdidi Değil, Dinci Faşizm Tehdidi!

Şeriatçı hareketin tarihsel misyonu ve bugün oynadığı rol bu denli açık seçik olmasına rağmen bugün Ordu’ya yönelik Şeriatçı-liberal saldırı her şeye rağmen bir darbe-demokrasi gündemine sıkıştırılmak istenmekte ve gerçeklerin üzeri örtülmektedir.

Şeriatçı hareket bugün bütün devlet kurumlarını ele geçirmiş, kendisine direnen bütün kişi ve kuruluşları ise komplolarla susturma yoluna girmiştir.

Ancak esas hedef laik rejimin yıkılarak yerine Şeriatçı bir rejimin kurulmasıdır.

Kendisini halkın temsilcisi ve milli iradenin tezahürü olarak gösteren Şeriatçı hareket özellikle arkasına aldığı oy desteği ve bunun sonucunda ele geçirdiği yasama ve yürütme erkleri aracılığıyla hızla toplumu ve devleti dönüştürmektedir.

Ordu’nun tasfiyesi ise özlemi duyulan bu rejimin kurulması için ilk ve en önemli plandır.

Son dönemde gündeme gelen yargı reformu gibi bir takım uygulamalar da artık açıkça hukukun dışına çıkan Şeriatçı iktidarının önündeki bütün engelleri kaldırmak için yaptığı son hamlelerdir.

Türk Ordusu’nun tasfiye edildiği ve AKP’nin kendi faşist hukuk rejimini kurduğu bir Türkiye artık demokratik ve laik bir hukuk devleti değil gerici ve faşist bir diktatörlük olacaktır.

Bu nedenle Türkiye’nin temel sorunun darbe-demokrasi eksenine sıkıştırmak ve Şeriatçıların Ordu’yu tasfiye planına kayıtsız kalmak tarihsel bir yanılgı olacaktır.

Türkiye bugün dinci bir faşizmle demokrasi arasında bir tercihle karşı karşıyadır ve dinci faşizm Ordu’yu güçsüz düşürmenin de verdiği cesaretle Cumhuriyetin rövanşını almaya ilk kez bu kadar yakınlaşmıştır.

İnan Kahramanoğlu

Kategoriler
Analiz

Benzer Konular

  • Anayasa Değişiklikleri ve 24. Madde

    Anayasa Değişiklikleri ve 24. Madde

    Hükümet 19 Nisan’da 10 maddelik yeni bir anayasa değişikliği paketi için karar aldı. Pakette yer alan düzenlemelerin bir bölümü idamın kaldırılmasının tüm maddelere uyarlanmasına ilişkin. Kanun önünde eşitlik ilkesini...