SANATÇIYA DAİR BİR SERÜVEN

“Aşk” insanı doğadaki herhangi bir nesneye, bir varlığa ya da evrensel bir değere bağlayan tutkudur. Kavram olarak “Aşk” felsefeye din yoluyla, özellikle Tanrı’nın yarattığı varlığın bütününü seven en yüce...
Antonio Canova Aşk
Antonio Canova Aşk

“Aşk” insanı doğadaki herhangi bir nesneye, bir varlığa ya da evrensel bir değere bağlayan tutkudur. Kavram olarak “Aşk” felsefeye din yoluyla, özellikle Tanrı’nın yarattığı varlığın bütününü seven en yüce güç olduğu düşünülmeye başlandığında girmiştir. Günümüze kadar aşkın konusu doğa, doğa nesneleri, sevgili ya da Tanrı olmuştur. Aziz Augustinus’a göre insan fiziki varlıkları, maddeyi, başkalarını hatta kendisini bile sevebilir.

Doğu ülkelerinde Aşk (Işk) kelimesinin başka bir sözlük anlamı ise “sarmaşık” tır. Bahçeye düşen sarmaşık bitkisinin tohumu zamanla nasıl bahçeyi sararsa, kalbe düşen aşk tohumu da insan

Mevlana

“Aşksız yaşama ki ölü olmayasın, Aşkla öl ki diri olasın. ” Mevlana

bedenini sararak yayılır. Sarmaşığın en önemli özelliği, sarıldığı ağacı içeriden kurutması ve zamanla ağacın ömrünü sonlandırmasıdır. Dıştan görünen aşktır (sarmaşıktır) ancak ağaç ya da beden dışarıyı göremez hatta görmek istemez.

Aşkla ilgili anlatımların en güzelleri mitolojilerdedir. Özellikle klasik Yunan mitolojisindeki öykülere bakıldığında aşk-doğa-doğaüstü güçler ve insan üzerine tasavvurların önemini anlamak mümkündür.

(Heliotrope) “Gün Çiçeği” mitine göre, □keanos’un kızı Klytie’yi, Tanrı Apollon bir gün dere kenarında görür ve aşık olur. Yakışıklı Apollon kızı kolayca elde eder. Ancak Klytie’nin fazla sevgisi zamanla Apollon’u bıktırır ve araları açılır. Apollon’un kendisinden soğuduğunu anlayan kız bu acıya daha fazla dayanamaz ve ölür. Apollon sevgisi yüzünden ölen ve güneşin parlak ışıklarını göremeyecek olan Klytie’nin naaşım “Heliotrope” yani “Gün Çiçeği”ne dönüştürmüştür. Gün Çiçeği Apollon’a sevgisini o ne tarafa giderse yüzünü o tarafa döndürerek hala gösterir. Ancak aşkına karşılık bulamadığı için hala boynu büküktür.

Yine aşk-insan ve doğa üzerine olan Demeter (Ceres)’in öyküsü İ.Û. sekizinci yüzyılın sonlarında yayılan bir Hymnos’da anlatılmıştır. Bereket Tanrısı olarak bilinen Demeter’in Persephone isimli kızı arkadaşlarıyla çiçek toplarken farkında olmadan onlardan uzaklaşır. Nergis çiçeğini koparmak için eğildiğinde yer yarılır ve Yeraltı Tanrısı Oemeter’i yeraltına kaçırır. Yeraltına inerken kızın çığlıkları derinliklerden yansıyarak annesine kadar ulaşır. Kızını yitiren Demeter yeryüzüne verdiği tüm armağanları topraktan çekip alır. Yeşil çimenler, çiçekler, toprak buzla kaplanır ve donmuş bir bozkıra dönüşür.

Bereketsiz geçen o yıl toprak bir şey vermez. Bütün insanların açlıktan öleceğini düşünen Zeus. tanrıları Demeter’e göndererek bu öfkesinden vazgeçmesini ister. Ancak Demeter; kızını görünceye değin toprak, hiçbir ürün vermeyecektir. Zeus Hermes’i yeraltına göndererek kızının Demeter’e geri verilmesini ister. Hermes artık ölüler kralının karısı olan mutsuz Persephone için izin ister. Kocası, Zeus’un isteğini yerine getirmek zorunda olduğunu bilmektedir ancak karısının yeraltına yeniden dönmesini sağlamak için ona bir nar tanesi yedirir. Annesinin tapınağına dönen kız olup bitenleri anlatırken kocasının yedirdiği nar tanesini söylediğinde Demeter kızının yine yeraltı tanrısına döneceğini anlar. Zeus kendi öz anası en yaşlı tanrıça Rhea’yı Demeter’e gönderir. Rhea Oemeter’e onu Zeus’un yeniden tanrılar ülkesine çağırdığını, kızının ise yılın üçte birinde karanlıklar ülkesinde olup üçte ikisinde yanında olabileceğini, insanlara sadece onun verebileceği bereketi ve yaşamı artık vermesini istediğini söyler. Bu isteğe karşı koymayan Demeter toprağı, köyleri, çimenlere, meyve ve parlak çiçeklere boğar. Her yılın üçte birini ölü geçiren Persophone ayağını kuru, çorak topraklara bastığında bahar gelir, çiçekler açar. Sappho bunu: “Çiçekli baharın adımlarını duydum.” diyerek dile getirmektedir.

Yine Yunan Mitolojisinde Hesiodos’a göre. Eros’un varoluş sıralamasında Khaos’tan sonra gelmesi ilginçtir.

Özellikle Theogonia’da Eros’un doğuşunu anlatan bölümde ‘aşk’ duygusuyla ilgili çözümlemelerin ilki oluşu da ilgi çekicidir. Batı dillerinde amour olarak geçen, Romalılar’ın “Amor” dedikleri kelime buradan gelmektedir. Afrodit’in oğlu olduğu düşünülen Eros heykeltıraşlar tarafından ise kanatlı delikanlı olarak canlandırmıştır. Mistik bir akım olan Orfizm’de de Eros’un evren ile birlikte Khaos’tan çıktığına inanılmaktadır.

Antik çağın filozoflarından Empedokles ise ‘Aşk’ı Afrodit’le eşdeğer tutmaktadır ve toprak, su, ateş, hava olan dört unsur üzerinde etkili bu iki zıt elemandan biri olarak felsefenin temeline yerleştirir. Bunların birisi birleşme prensibi ‘Aşk’, diğer eleman ayrılık ise “Nefref’tir. Dört elemanın bu iki zıt kuvvetin etkisiyle çatışması ya da ayrılması ise evrenin meydana gelmesini sağlamıştır. Empedokles’e göre sonuncu günde, bugün ayrı duran evrenin dört kümesinin tekrar birleşmelerini sağlayacak tek neden ‘Aşk’ın hâkim geleceğidir.

Aristo, aşkı “aşırı sevgi” olarak tanımlamıştır. Sevgi kavramını yücelterek farklı bir konuma yerleştirmeye çalışan filozoflardan Eflatun, sevgi duygusunu derinlemesine çözümlemeyi ilk deneyen filozoftur. Eflatun’a göre güzel bedenler daima birbirlerine benzemektedirler.

İnsan, bu gerçeği kavradığında tek bir bedene olan ilgi ortadan kalkacak ve ruh güzelliğini anlayarak tüm güzelliklerin asıl kaynağını aramaya başlayacaktır. Bu düşünce biçimi geçici güzelliklere değil, güzellik idea’sına duyulan yüce aşkın ifadesidir.

Ortaçağda Müslüman ve Hıristiyan filozoflar. Eflatun’un aşkla ilgili görüşlerini benimsemişler ve kendi inançlarının süzgecinden geçirerek yeniden yorumlamışlardır.

İlk İslam sufileri ve filozofları da Kuran-ı Kerim’de geçmeyen ‘aşk’ kelimesi yerine “hub” ya da “muhabbet” kelimelerini kullanmışlardır. Aslında aşk, İslam kültür çevresinde öncelikle Tasavvuf felsefesinde ortaya çıkmıştır. Tasavvuf anlayışına göre Tanrı evreni tanınması ya da güzelliğini seyretmeyi sevdiği için yaratmıştır. Bu nedenle evrenin varoluş nedeni, bilgi ve sevgidir. Evren, Tanrı’nın güzelliklerini yansıtan bir aynadır. Güzele âşık olan insan aslında Tanrı’nın güzelliğine âşık olmaktadır. Oysa güzelliğe duyulan aşk geçicidir. Güzelden güzele geçen âşık sonunda insanlığa ve evrene ulaşır. Sevgili sadece bir simgedir. Âşık yaratılanı sevmekten, yaratanı sevmeye, geçici aşktan gerçek Tanrı aşkına yönelir.

Mevlana’ya göre insanın evrende kendi anlamını gerçekleştirmesini “Aşk” sağlar. Evren ise Tanrı’nın bir yansımasıdır ve bunun nedeni yine AŞK’tır. insan da Tanrı’nın aşkının yansıması olarak aşk-aşık ve aşık olunandır. Mevlana’nın sembollerle anlattığı, sonsuz aşkınlıkta metafiziksel bir yaklaşımdır. Birbirine zıt iki duygu, ayrık ve birliktelik birbirlerinden doğar. Ayrılık acısını yaşayan birlikteliğe bir umut besleyerek ona yönelir. “Sema”da kendi etrafında dönen semazenin aslında içindeki Aşk’ın etrafında döndüğü düşünülebilinir.

İnsan varoluş sorununa yanıt ararken zaman zaman dini felsefelere de dayanmıştır.

Sağımızda özellikle doğu felsefesine artan ilgi de kuşkusuz rastlantı değildir.

Hümanizm ve bütünün mutluluğu noktasında birleşen Hint, Hıristiyan mistisizmi, Budizm ve Tasavvuf inanışlarında Tanrı, insan ruhu, yaşam, ölüm, doğa ve olayların mistik açıdan ele alınış biçimleri benzerlikler göstermektedir.

Bu bağlamda, içsel enerjiyi açığa çıkarabilmenin yollarını arayan insan varlığı sanatın da özüdür. İnsanın iç yaşantısındaki çalkantılar, huzursuzluklar ve değişimler dolayısıyla sanatı da etkilemektedir, özellikle bazı sanatçıların yapıtlarında da görüldüğü gibi maneviyatçılığın ağır bastığı, sanatçının hayal gücüne yöneldiği gözlenmektedir. Mark Tobey, Mark Rothko, Ad Reinhardt
gibi örneklenebilecek bazı sanatçılar zaman zaman Uzak Doğu felsefesine ilgi duymuşlar; bazıları Zen Budist manastırlarında kalmışlar ve Hint, Budist, İslam gibi birçok din ve kültürden etkilenmişlerdir.

Sanatçının tinselliğe duyduğu ilginin arkasında evrenin derinliğine ya da varlıkta derinliğe ulaşabilme istenci yatmaktadır. Ancak burada sözü edilen Tanrı düşüncesi değil insana dair olan “tin” yani, yine insanın özüdür.

Bergson’a göre sanat, zihnin ya da tinin, şeylerin görünüşünden öte asıl temeldeki kaynağına, evrendeki elemanların niteliksel sürelerine dönmek için yaptığı bir sapmadır. Gerçekliği bilme yetisini “sezgi” olarak adlandıran Bergson için gerçeklik maddi doğa değil, ruhsal doğadır.

Demeter Haykeli

Demeter Haykeli

“Doğayla bizim aramıza kendimizle kendi bilincimiz arasına, insanların çoğu için kalın, sanatçı ve şairler için ise ince, adeta şeffaf bir perde gerilmiş gibidir.” “…Algı her yönü duyu dediğimiz şeye karşılık olduğundan sanatçı da sanata bu yüzden duygularından ancak biriyle ve yalnız onunla bağlıdır. Sanatların daha baştan çeşitli olmaları da bundan ileri geldiği gibi, onlara olan yatkınlıkların ayrılığı da buradan kaynaklanır. (Bergson, 1989)

Homeros’a göre güzelliğin kaynağı doğadır. Evren karşısında nesneler arası ilişkiyi yeniden kurmaya çalışan sanatçının öznelliği ise yine sanatçının kendini açığa vuracağı nesneleri ya da sembolleri seçmesidir. Kendi düşünce, duygu ve düş gücüne göre imgeleri oluşturan sanatçı içsel isteğini, belki de aşkını yansıtabileceği formları seçerek yapıtını ruhunun kurallarına göre oluşturur.

İnsanın doğayı değiştirebilmesi ve ona yeni biçimler ekleyebilmesi ancak sanatsal bir kurguyla olasıdır. Bu çabanın sonu insanın yarattığı biçimler evrenidir, insan ve doğa arasındaki her yeni ilişki aynı zamanda insanın doğayla olan bütün diyalektik ilişkilerinin de ifadesidir. Doğa, insan ya da sanatsal kurgu “diyalektik” açıdan farklılıklar taşısa da, gerçekte derin bir birlik içindedirler.

Nesnelerin, olguların nasıl ve neden olduklarını açıklayan bilimlerin kendi konu alanlarını ilgilendiren tanımlara baktığımızda hiçbir biçim ya da olgunun tek başına tanımlanmadığını, herhangi bir şeyin ancak bir başka nesne ile ilişkisine göre açıklandığını görürüz. Bildiğimiz her şey bir ilişki, bir birleşme ürünüdür. Yani, neden-sonuç ilişkisine bağlıdır. Sanat ve doğa arasında ” diyalektik” bir ilişki vardır, insan doğayı anladıkça, doğayı ve nesneleri farklı algılayacak, bunun sonucunda da sanatta üreteceği yeni biçimleri doğaya eklemeye devam edecektir.

Sanatçı doğadan alımlanan diyalektik ilişkiyi kendi varoluş evrenine taşırken, bir bilim insanının ölçülebilir, deneylenebilir, üretimini gerçekleştirmez. Sanatçı bu ilişkileri öznel yaratımın insanlaştırma duyumsallığını önde tutar. Sanatın evreni, ne doğanın ne de toplumun doğrudan realitesini taşır. Doğanın ve toplumun diyalektik gerçeğinden yola çıkıp, karşıtların çatışmasını olumlu bir gelişme ile sonlandırır. Sanat, diyalektik bir ilişkiden doğar, bu yasalardan bağımsız değildir. Sanatçı, sadece doğa karşısında değil, kendisi ile çatışmasından ortaya çıkan, yaratım potansiyeli ile de üretir. Sanatçı bu durumda düşsel gücünün yoğunlaşması sonucu, imgesel biçimleri kullanarak, biçimlere anlam yükleyerek doğa ile yakınlığını korur.

Doğaya bakış biçimindeki ayrımlar, sanat anlayışlarındaki ayrımlara da işaret eder. Doğa, mistik bir bakış açısı için sezgisel bir kavrayışla görünenden yani maddeden yola çıkıp madde ötesine ulaşma olanağı tanır. Bir realist için doğa, görünen gerçeğin tanımlanması için çıkış noktasıdır. Bir idealist için ise doğa, olabilenden olası kusursuzluğa açılan kapıların anahtarını taşırken, bir romantik için kendi duygularının yansısının saklı olduğu gizemli evrendir.

Doğanın maddesel nesneler alanı olarak bilimsel ve felsefi anlamda bir gerçekliği vardır, insan için vazgeçilmez yaşam kaynağı doğa bu bağlamda; insanın kendi bireysel varlık gerçekliğini ortaya koyma çabasını desteklerken, sanatçının ilk estetik ve “aşk” gibi duygu arayışlarının da alanı olmuştur. Duyarlı tutum doğaya kendini, dileklerini, öngörülerini, kaygılarını, bunalımlarını, özlemlerini yansıtır; gerçekçi dünyadaki bütünsellikte kendini bütünün bir parçası ama özellikle bir parçası olarak araştırır. Her sanatçı, doğayı kendi bilincine, kendi kişisel tarihinin özelliklerine göre anlamlandırırken; onda güzeli aşkla gören kişidir. Bu da aslında sanatçının doğaya kendisini yansıttığını ya da imgelerinin karşılığını yine doğada arayarak anlam yüklediğini göstermektedir,

Sanatçı kimi zaman aşkın büyüsü içinde yaşar. Görünenle kendi arasındaki roller sürekli yer değiştirir. Bu nedenle çoğu ressam şeylerin kendilerine baktığını dile getirmişlerdir. Klee’nin ardından Andre Marchand şöyle der: “Bir ormanda, birçok kez, ormana kendimin bakmadığını hissettiğim olmuştur. Kimi günler ağaçların bana baktığını, bana konuştuğunu hissettim… Ben oradaydım, dinliyordum… Bence ressam evren tarafından delinmelidir, onu delmek istememelidir… Ben içten batmış, gömülmüş olmayı beklemekteyim. Belki de ortaya çıkmak için resim yapıyorum…” (Ponty, 1996)

Doğa sanatçı için dolaylı ya da dolaysız anlatım olanakları sunan en önemli referanstır. Sanatçının yaşamındaki var olma nedenlerini anlamlandırabilmesinin bir yolu da doğaya ya da doğanın herhangi bir nesnesine duyduğu aşkla mümkün olabilir. Bu aşkı yansıtabilmesi ise yine sanatla olasıdır.

Bu bağlamda sanatın doğayı taklit etmediği, ondan üstün, onu aşan bir şey olduğu düşüncesinden hareketle, sanatçının aşkına dair imgelerini yüklediği ve kendisine sonsuz kaynaklar sunan yine doğadır. Evrene sürekli yeni imgeler yükleyen sanatçı, yarattığı evrenin de ilk ve gizemli anlarının tek tanığıdır.

Yürekteki sıçramaların, geri kaçışların, bilinmeyenlerin ve belirsizliklerin anlatım dili sanatı yaratan sanatçı, tüm içsel sarsıntılarıyla devinen bir aşıktır doğa karşısında.

KAYNAKÇA

1. AYVAZOGLU Beşir – Aşk Estetiği, Kültür Serisi 71. Yayın No:250 syf. 59-64 Birlik Yayınları 1997 İSTANBUL

2. BAYRAKTAR Fulya – “Hz.Mevlana’da Aşk Ya da Bir Aşk Varlığı Olarak insan”, Yayınlanmamış Konferans Metni, Celal Bayar Üniversitesi Aralık 2009 MANİSA

3. BERGSON Henry – GÜLME, MEB Yay., İSTANBUL s.99-102

4. BERGSON Henry – Aynı Yapıt, s.105-106

5. BERGSON Henry – Oevres, Edition du Centenaire, PUF, Paris, 1963, s.403 vd,

6. CAN Şefik – Klasik Yunan Mitolojisi s. 60-61 inkilap Kitabevi 4. Basım İSTANBUL

7. CEVİZCİ Ahmet – Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay. İSTANBUL 2000

B. D0YRAN E. Yıldız – “Doğanın Biçimleniş Yasaları Bağlamında Sanatsal Kurgu”. H.Ü. Sos.Bil.Enst. Yayınlanmamış Sanatta Yeterlik Tezi. Nisan 2002.ANKARA

9. FAURE Elie – Rönesans Sanatı. Cev. =Bertan Onaran sf.15, Zigana Yay. Sanat -1 2008, İSTANBUL

10. GÛKCE KARASU Nurdan – “Renk ve Işık ile Tinsel ve Düşünsel Mekanlar Yaratma” H.Ü.Sos.BII.Enst. Yayınlanmamış Sanatta Yeterlik Tezi. Mayıs 2004

11. HAMİLT0N Edith – Mitologya (Mithology) Çeviren: Ülkü Tamer, Varlık Yay.: 475, 9.Basım: 1997 İSTANBUL

12. KANOINSKY Vasilly – * Art Book; Kandinsky – Soyut Sanatın Üncüsü”, Dost Kitabevi Yayınları, Ed. Fisun Oemir, 1999,40

13. NIETZSCHE Friedrich – “Musikinin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu” Tercüme Dergisi, 1940, C. I. S.3 Ayrıca bk2. lonna Kuçuradi. Sanata Felsefeyle Bakmak, s.23

14. PALA İskender – Kitab-ı Aşk. Alfa Yay. Edebiyat Güncel 22, sf. 27.2005 İSTANBUL

15. PONTY Maurice Merleau – Göz ve Tin. sf. 41-42 Metis Yay. İSTANBUL 1996

Kategoriler
Tarih

Benzer Konular