Profil: Elias Canetti

Dil: Kraus sayesinde toplum bireyinin, kendisini öteki insanların tümünden ayıran ve konuştuğu dilden kaynaklanan bir kişiliğinin de bulunduğunu anlamaya başladım. İnsanların gerçi birbirleriyle konuştuklarını, ama karşılarındakileri anlamadıklarını; sözlerinin başkalarının...
Elias Canetti

Dil: Kraus sayesinde toplum bireyinin, kendisini öteki insanların tümünden ayıran ve konuştuğu dilden kaynaklanan bir kişiliğinin de bulunduğunu anlamaya başladım. İnsanların gerçi birbirleriyle konuştuklarını, ama karşılarındakileri anlamadıklarını; sözlerinin başkalarının sözlerine çarpıp etkisiz kalan vuruşlar olduğunu; dilin insanlar arasındaki iletişimin bir aracı olduğuna inanmak kadar büyük bir yanılsamanın düşünülemeyeceğini kavradım. İnsan konuşur, ama karşısındaki onu anlamaz. İnsan konuşmasını sürdürür; bu kez karşısındaki tarafından daha da az anlaşılır. Bağırdığımızda, karşımızdaki de bizi bağırmayla yanıtlar; dilbilgisinin alanı içerisinde zavallı bir yaşam sürdüren boşalma, dile zorla egemen olur. Seslenişler, taraflar arasında top gibi gidip gelir, çarpar ve yere düşer. Karşımızdakine bir şeyler iletebildiğimiz enderdir…

Bilgi: Bilgide korkunç derecede bir amaca yöneliklik ve bağımlılık vardır. Uygulama alanına konulmak, bir hedefe yöneltilmek, işe koşulmak ister bilgi. Kendisini onsuz yapılamaz kılmak ister. Adet ve alışkanlığa dönüşmek ister. Işıl ışıl parıldayan uzak yıldızlar düzeyine indirgenmeye yanaşmaz. Belli bir hedefe isabet etmek ister. Öldürmek ister.

Yaradılış: Hayvanların ‘İlk Günah’ı nerede? Neden onlar da ölümü tadıyor?

Zoo: Tarihe bakın: hayvanların yok denecek kadar az adı geçiyor.

Zoom: Ne zaman bir hayvana dikkatle bakılsa, onun içine yan gelip kurulmuş bir insanın sizinle eğlendiği duygusuna kapılmamak elde değildir.

Korku: Konuşmadan yaşadıkları için hayvanların korkuları daha mı azdır?

Dirty Mickey: En büyük isteğim, bir farenin bir kediyi canlı canlı yediğini görmektir. Tabii, fare bu işi yapmadan önce kediyle oynamış olmalıdır.

Düş: Kedi, fareyi pençeleriyle donatıp hayatın içine saldı.

Davut: Hep Doğru’yu söyleyen kişilere inanma.

Uyku: İnsan bir kimseyi uyurken gördü mü, ona karşı kin besleyemez artık.

İnanç: Ölüme çare bulundu diyelim, insanlar artık neye inanma gücü gösterebilecekler?

İnanç: İnandığı şeyden ötürü kimseyi aşağılamamak. Neye inanacağın asla sana bağlı değildir. Her inanca, düşmanlıktan uzak ve saf bir tutumla yaklaşmak. Böylece, ancak böylece, inanç denilen şeyin içyüzünü ele geçirme konusunda o pek küçük umudu içinde yaşatabilirsin.

Soğuk Arkeoloji: İnsansız nesnelerden pek haz duyamıyorum. İnsanlar öldükten sonra yaşamlarını sürdüren nesnelere karşı duyduğum içerleme.

Budizm: Benim için yetersiz kalıyor Budizm, çünkü pek çok şeyden el çekiyor. Ölüm sorununa bir çözüm getirmiyor, bilmezden geliyor ölümü. Gerçekte hiç bir Hint öğretisi ölüme karşı çıkmamıştır: yaşamı değesiz kılarak aklamışlardır ölümü.

Taoizm: Taoizm uzun ömürlülüğe ve bu yaşamdaki ölümsüzlüğe çok değer veriyor, ulaşılmasına yardım ettiği suretler hep bu dünyaya ilişkindir. Kendileri bilmese de, şairlerin dinidir Taoizm.

Sahnede Haller: İyi tanıdığım insanlara ikide bir aynı olayları anlattırıp dinlemeyi pek seviyorum, hele bunlar yaşamlarının odak noktalarını oluşturan olaylarsa bayılıyorum. İlgili olayları her anlatışlarında biraz değiştiren insanlarla ahbaplık etmeye katlanabiliyorum ancak. Ötekileri rollerini fazlasıyla iyi ezberlemiş oyuncular gibi görüyorum, onlara inanmak gelmiyor içimden.

Şaşı: Çağımızı çok kısa tanımlamak gerekseydi, birbirine en karşıt şeylere aynı zamanda şaşılabilen çağ denebilirdi. Örneğin, aynı zamanda hem bir kitabın etkisini binlerce yil sürdürmesine, hem de bütün kitapların daha uzun süre etkin olamamasına şaşırmak. Hem tanrılara duyulan inanca, hem de her saat yeni tanrıların önünde diz çökmeyişimize şaşırmak. Hem yargılı olduğumuz cinselliğe, hem de bu bölünmenin daha derinlere uzanmayışına şaşmak.

Godot: Öyle cümleler vardır ki, yalnızca bir başka dilde anlam kazanır. Kendilerini doğurtacak bir ebe bekler gibi çevirmenlerini bekler.

Özgünlük: Özgünlük bir isteme dönüştürülemez. Özgün olmak isteyen, asla olamaz; kimilerinin özgün sayılabilmek için başvurdukları, iyi tasarlanmış, ama kendini beğenmişliği dile getirmekten başka işe yaramayan maskaralıklar, hiç kuşkusuz hâlâ acı acı anılarımızdadır. Ancak, özgünlük peşinde koşmayı onaylamamakla, bir yazarın özgün olmasının hiç de gerekmediği yolundaki budalaca sav arasında çok büyük bir uçurum vardır. Bir yazar ya özgündür, ya da yazar değildir. Yazar, derin ve yalın bir biçimde, bizim onun kötü alışkanlığı diye adlandırdığımız yanı aracılığıyla özgün olur. O denli özgündür ki, kendisinin böyle olduğunun bilincine varmaz bile.

Günce: Güncede insan kendi kendisiyle konuşur. Bunu yapamayan, karşısında ister gelecek için, ister ölümünden sonrası için bir dinleyici kitlesi gören, yapaylığa kaçmış demektir. Burada söz konusu olan, bu tür yapay günceler değildir. Bu günceler de kendine göre değer taşıyabilir. Aralarında son derece çekici olanları vardır; bunların ilginçlikleri, yapaylıkları ölçüsünde artar: Çekicilikleri yazan sahtekârın yeteneğine bağlıdır.

Not Tutmak: Notlar, insanın içinden geldiği gibi kaleme alınan, birbiriyle çelişen yazılardır. Kimi zaman dayanılmaz bir gerilimden, ama coğu kez de aşırı bir hafife almadan kaynaklanan esintileri içerir. Sanki hiçbir yerden gelmiyormuş, hiçbir yere de götürmüyormuş gibi çıkmalıdır bunlar, ve yazılanlar coğunlukla kısa, ani, denetimden uzak, işlenmemiş, iddiasız ve amaçsız olacaktır. Başka zamanlar bir sıkıdüzen içinde çalışan kalem sahibi, kısa bir süre için esintilerinin gönüllü oyuncağı olur. Kendisinden kaynaklanabileceğini asla aklına getirmediği, geçmişine, inançlarına, dahası biçemine, utanma duygusuna, gururuna ve başka zamanlar büyük bir dirençle savunduğu doğruluğuna ters düşen şeyler yapar. Çok sonra, yazılanlar yazanın gözüne artık sanki bir başkasının kaleminden çıkmaymış gibi göründüğünde, notlar arasında yazana eskiden belki anlamsız gelmiş, ama ansızın başkaları için anlam taşımaya başlamış şeyler bulunabilir. O zaman yazar da artık o başkaları arasında yer almış olacağından, kullanilabilecekleri büyük çaba harcamasına gerek kalmaksızın ayırabilir.

Don Quixote: O yalnızca ilk roman olmakla kalmıyor, gelmiş geçmiş romanların en iyisi olma niteliğini de hâlâ koruyor. Bana göre onda eksik olan hiçbir şey yok, bu romanda eksik olan hiçbir çağdaş bilgi yok.

Michelangelo: Kendi içinde tükenmeyen, bir şeye dönüşen, sonra da başkaları için varlık kazanan ve varlığını sürdüren acı duygusunu bana ilk veren o olmuştu. Herkesin bildiği bedensel acı değil, özel bir acı türüydü bu. Son Yargı üzerinde çalışırken iskeleden düşüp de ciddi olarak yaralandığında, kendisini eve kapatmış, ne bir yardımcısının ne de bir doktorun yanına yaklaşmasına izin vermemiş, yapayalnız yatmıştı. Acıyı tanımak istemiyordu, herkesi bu acının dışında tutuyordu, böylece ortadan kalkacaktı acı.

Nietzsche: Özgürlük isteği, doğasındaki iktidar tutkusuyla çirkin bir çelişki içindedir. Sonunda da bu tutkunun kurbanı olur. Sözlerinin çoğu, bayağı bir zorbanın ağzından çıkmış sözler gibidir. Tiksindiricidir.

Montaigne: Montaigne’nin en güzel yanı, acele etmemesi. Sabırsızlıkla dolu heyecan ve düşünceleri bile aceleye kaçmadan ele alıyor. Kendi şahsına karşı sarsılmaz bir ilgi duyuyor. Kendi kendisinden gerçek anlamda utandığı yok hiç. Gözlemlediği her şeyi önemli sayıyor, ama aslında kendi şahsı tükenmez bir gözlem kaynağı. Hep kendi üzerine eğilmek ona bir çeşit özgürlük bağışlıyor. Kendi şahsı kaybedilmesi olanaksız bir nesne onun için, kendisini her zaman elinin altında bulunduruyor. Gözünü asla üzerinden ayırmadığı yaşamı da, gözlemleri gibi ağır tempolu bir akış izliyor.

Goethe: Goethe cesaret değil, süreklilik gücüyle donatır insanı. Yakınında eğleştiğiniz zaman, ölümün o kadar uzun süre kendini sizden uzak tutacağı bir başka büyük şair bilmiyorum.

Tolstoy: Eksiksiz bir yaşamdır Tolstoy’unki. Son ana, ölüme dek bir yaşamda olması gereken her şey vardır. Olağanüstüdür, vardığı sonla da örnek bir yaşamdır. Kaçışından hemen önce “Karamazov Kardeşler”i karıştırır ve Mitya’nın babasına duyduğu nefreti dile getiren bölümü (yani nefret konusunu) okur. Nefret duygusunu yadsır, varlığını tanımaya yanaşmaz; belki de Dostoyevski’nin anlatımının insanı sürükleyip götüren yanını yeterince görememiş oluşunun nedeni, nefret duygusunu ahlâk açısından mahkûm etmiş oluşudur. Yine de kaçarken yanına almak üzere, kızı Maşa’ya “Karamazov Kardeşler”in ikinci cildini ısmarlamıştır.

Brecht: Paraya müthiş saygı duyuyordu; önemli olan tek şey, parayı kimin aldığıydı, nereden geldiği değil. Onu yolundan hiç kimsenin saptıramayacağına kesinlikle inanıyordu. Ona yardım eden ondan yanaydı (yardım etmeyen kendine ederdi). Berlin tıklım tıklım patron doluydu: onlar, manzaranın bir parçasıydılar. Ve Brecht tuzaklarına düşmeden onları kullanıyordu. Steyr otomobilleriyle ilgili bir şiir yazmıştı ve karşılığında kendisine bir otomobil armağan edilmişti.

Karl Kraus: Karl Kraus’un on, oniki konuşmasını dinledikten, bir ya da iki yil süreyle “Fackel”i okuduktan sonra gözlemlediğim ilk olgu, kendime özgü yargıya varabilme istencimin körelmiş olduğuydu. Her biri tartışmasız kesinlikte, güçlü ve acımasız kararların saldırısına uğramıştım. Orada, o yüksek makamda bir kez alınan karar, artık kesin sayılıyordu; bu kararı bir kez de insanın kendi denetiminden geçirmesi, haddini bilmezlik gibi geliyordu; bu yüzden de Kraus’un mahkûm ettiği yazarlardan hiçbiri okunamıyordu. Kraus’un tümce kalelerinin yapı taşları arasında çimenler gibi yetişen küçük ve aşağılayıcı notlar da, bu notlarda ele alınan konulardan sürekli kaçılmasına yetiyordu. Benim açımdan bir tür çevre daralması başlamıştı: Daha önceleri, Viyana’dan uzakta, Zürih ve Frankfurt’da geçirdiğim sekiz yıl boyunca deli gibi okuyan, yazın alanının her yanında dolaşan biriydim; oysa şimdi bir sınırlama, bir tür çileci perhiz dönemine girmiştim. Kraus, roman ve öykü yazarlarına hiç değinmezdi; sanıyorum bu türlerin yazarları onu ilgilendirmiyordu ve bu da iyi bir şeydi. Böylece ben de onun düşünülebilecek en acımasız diktatörlüğü altında yaşamama karşın, bu durumdan etkilenmeksizin Dostoyevski, Poe, Gogol ve Stendhal’ı okumak, onları sanki dünyada Karl Kraus diye biri hiç yokmuşçasına özümsemek olanağını buldum. Bu durumu, o dönemdeki gizli yeraltı yaşamım diye adlandırmak istiyorum. O dönemde bir diktatörlük yönetiminde yaşamanın ne demek olduğunu gerçekten anladım. Bu diktatörlüğün gönüllü, tutkulu ve coşkulu yandaşıydım, tüm varlığımla ona bağlıydım. Karl Kraus’un düşmanlarına, nefret edilmesi gereken ahlâkdışı kişiler gözüyle bakıyordum; daha sonraki diktatörlüklerde olduğu gibi, sözde haşarat saydıklarımın kökünü kurutmaya kalkışmasam bile, başka türlü anlatamayacağım için yüzüm kızararak söylemem gerekir ki, benim “Yahudilerim” de vardı, yani kapalı yerlerde ya da sokakta rastladığımda başımı çevirip bir kez bakmaya bile değer bulmadıklarım, bana dokunsalar kirleneceğime inandığım, tüm ciddiyetimle insandan saymadığım kişiler: Karl Kraus’un kurbanları ve düşmanları.

Broch: Onu kanatları kırpılmış kocaman bir kuş gibi görürüdüm. / Sokakta rastlaştığımızda, tek savunması, gözle görülür acelesiydi. Ağzından çıkan ilk sözler (selam yerine geçmekle birlikte kulağa hayli içten gelen) “Acelem var,” tümcesiydi. Kollarını, kırpılmış kanatlarını hareket ettirir, kalkışa hazırlanıyormuş, uçmaya çabalıyormuş gibi birkaç kez çırpardı. Sonra umutsuzluk içinde kısardı bu kanatları. Ona acır ve şöyle düşünürdüm: Zavallı adam, ne yazık ki uçamıyor! / O zamanlar Broch’un acele hareket etmesini nerdeyse destansı bir yorumla değerlendiriyordum. Bu büyük kuş, kanatlarının kırpılmış olduğunu asla kabullenememişti. Artık o göksel özgürlüğe, bütün insanlığı yücelten o tek atmosfere uçma yetisinden yoksun biri olarak, çevresindeki bireylerde belli atmosferler aranıyordu. Diğer yazarlar insanları topluyordu, o ise çevresindeki atmosferleri, insanların ciğerlerinden çıkan havayı, soludukları havayı içeren atmosferleri topluyordu. Bu toplanmış havadan onların özelliklerini saptıyordu; insanları, dışarı saldıkları atmosferlerine dayanarak belirliyordu. Bu daha önce hiç tanık olmadığım bir durumdu, böyle bir şeyle karşılaşacağım hiç aklıma gelmemişti. Yapıtlarında görsel ögeler baş rolü oynadığı yazarlar tanımıştım, akustik ögelerin egemen olduğu yazarlar tanımıştım. Kendi soluyuşunun, kendisinin belirleyici özelliğini oluşturabileceği bir yazarın var olabileceği aklımdan hiç geçmemişti.

Musil: Paraya dokunmazdı. Karısı sürekli yanında olurdu, tramvay biletlerini alan, bir kafede hesabı ödeyen hep karısıydı. Para düşünmeyi asla kabul etmezdi, bu onu sıkar ve üzerdi. Karısının parayı ondan sinek kovar gibi uzak tutmasından hoşnuttu. / Broch’un adının edebiyatla bağlantılı olarak anılmasını dayanılmaz buluyordu. Broch’u bir sanayici ve sanat etkinlikleri destekleyicisi olarak uzun süredir tanımaktaydı, ama bir yazar olarak ciddiye almaya yanaşmıyordu. Broch’un üçlüsü, onlarca yıldır üzerinde çalıştığı kendi tasarısının bir kopyası gibi gelmişti ona. Uyurgezeler üçlüsünü Niteliksiz Adam‘dan çalmakla suçlamıştı onu. Tartışmalar bir yana, aralarındaki gerilime bile dayanamazdım. Yazma işini güçleştirmek, popüler olmak ya da anlık başarı için yazmayan birkaç kişiden ikisi olduklarından kuşkum yoktu. Bu, o zamanlar benim için yapıtlarından da önemliydi. / Paranın değerinin düşmesi nedeniyle elindekini avucundakini yitirmişti, mali durumu çok kötüydü. Viyana’ya dödüğünde bazı dostları Niteliksiz Adam üzerindeki çalışmalarını yürütmesini olanaklı kılmak amacıyla Musil Derneği diye bir dernek kurdular. Üyeleri aylık katkılarda bulunmakla yükümlüydüler. Katkıda bulunanların bir listesi de Musil’deydi. Böyle bir derneğin onu utandırdığını sanmıyorum. Haklı olarak bu insanların, yaptıkları işin farkında olduğuna inanıyordu. Yapıtına katkıda bulunma fırsatının kendilerine verilmesinden onur duyuyorlardı. Çalışmalarını sürdürmesi için parayı yüceltilmiş bir horgörüyle karşılaması gerekiyordu. Hitler Avusturya’yı işgal ettiğinde oyun bitti: Musil derneği üyelerinin çoğu Yahudiydi. / Musil, yaşamının son yıllarında, İsviçre’de müthiş bir yoksulluk içinde yaşarken, parayı horgörmesinin bedelini ağır ödedi. Onun o üzücü durumunu düşünmek benim için çok acı verici olsa da, farklı bir durum içinde olmasını istemezdim. Paraya olan ve artık estetik eğilimler taşımayan büyük burunlu horgörüsü, para kazanma yönünde (yetenek demeye insanın dili varmıyor gerçi ama) hiçbir yeteneğinin bulunmaması, bana öyle geliyor ki, onun özünü oluşturuyordu. Paranın başkaları için ne anlama geldiğini çok iyi bilmekle birlikte, kendi yaşamı için taşıdığı anlamı yokumsamaktan gurur duyuyordu. / Broch da Musil Derneğinin bir üyesiydi ve ödeneklerini düzenli olarak veriyordu. Bunu başkalarından öğrendim, kendisi hiç sözünü etmedi. Broch, tıpkı Musil gibi sürgünde yoksulluk içinde öldü. Kral olmadığı gibi olmaya istekli de değildi.  Niteliksiz Adam‘da, Musil kralın ta kendisiydi.

KAYNAKÇA:
CANETTI Elias, Gözlerin Oyunu, çeviren: Şemsa Yeğin, Payel Yayınevi, İst., 2000
CANETTI Elias, Kulaktaki Meşale, çeviren: Şemsa Yeğin, Payel Yayınevi, İst., 1997
CANETTI Elias, Kurtarılmış Dil, çeviren: Şemsa Yeğin, Payel Yayınevi, İst., 1995
CANETTI Elias, Marakeş’te Sesler, çeviren: Kamuran Şipal, Cem Yayınevi, İst., 1990
CANETTI Elias, Sözcüklerin Bilinci, çeviren: Ahmet Cemal, Payel Yayınevi, İst., 1984
-CANETTI Elias, Kulakmisafiri, (Çev.: Şemsa Yeğin), Payel Yayınevi, İstanbul, 1994

 

Hazırlayan: Ergun TAVLAN

Kategoriler
Kültür&Sanat
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular