Popüler kültürdeki “kadın taarruzu” üzerine

Güvenilmez kadın anlatıcılar ve zamane polisiyeleri Birbiri ardına yayımlanan “Kayıp Kız”, “Trendeki Kız” ve “Cesaretin Var mı?”; belli açılardan kadını toplumda kontrol eden kurumlara eleştiriler getirirken, belli açılardan da...
Popüler kültürdeki “kadın taarruzu” üzerine

Güvenilmez kadın anlatıcılar ve zamane polisiyeleri

Birbiri ardına yayımlanan “Kayıp Kız”, “Trendeki Kız” ve “Cesaretin Var mı?”; belli açılardan kadını toplumda kontrol eden kurumlara eleştiriler getirirken, belli açılardan da bazı basmakalıpları yeniden üretiyor.

Geçen senenin en konuşulan polisiyesi hiç kuşkusuz Gillian Flynn’in Kayıp Kız (Artemis Yayınları, 2013) romanıydı. Filme de uyarlanan bu roman, sadece popüler bir polisiye olarak kalmadı aynı zamanda feminist tartışmaların da ortasına düşüverdi. Roman, Amy Dunne’ın kayboluşu ve kocası Nick’in bundan sorumlu tutulmasını konu alıyordu. Amy’nin birinci tekil şahıstan -günlükleri üzerinden- anlattığı evlilik hikâyesi ve hikâyenin ortalarında ifşa ettiği sırrı, romanı sadece heyecanla okunan bir polisiye olmaktan çıkardı ve pek çok eleştirmen için modern evliliklerde kadının rolü meselesine dair bir hicve de dönüştürdü. Görünürde mükemmel bir eş olan Amy, aslında Nick’le evliliğinin onun nasıl esir ettiğini de anlatıyordu. Romanın özellikle en çok konuşulan kısmında Amy, “cool kız” yaftasından bahsediyordu. Amy, erkeklerin “cool kız”, yani beraber futbol maçı izlemekten şikayet etmeyecek, sevgilisi gece bardan geç geldiğinde bunu dert etmeyecek, kısacası erkeğin her istediğini yapacak kadınlardan hoşlandığını anlatıyordu. Aslında gerçek hayatta böyle kadınların olmadığını, erkek fantezisinin ürünleri olduğunu alayla anlatan Amy, erkeklerin güçlü kadınlardan korktuğunu söylüyordu. Filmin senaryosunu da yazan Gillian Flynn, romanın bu kısımlarını kelimesi kelimesine filme katmıştı.

Peki eğer romanın merkezinde, erkeklerin kadınları kendi fantezi nesneleri olarak algılaması varsa feministleri bu kadar tartıştıran neydi? Sonuçta “cool kız” tiradındaki feminist mesaj gayet açıktı. Feminist eleştirmenlerin masaya yatırdığı mesele, anlatıcı Amy’nin karakteriydi. Gerçekten güçlü bir kadın olan Amy, aynı zamanda bir femme fatale’di de. Şeytani zekâsıyla herkesi parmağında oynatıyor, çeşitli maskeler takabiliyordu. Hatta ve hatta istediğini elde etmek için tecavüze uğradığı yalanını bile kolaylıkla söyleyebiliyordu. Hal böyleyken Amy, ya erkek egemen topluma karşı savaşan bir Amazon ya da kadınlara dair tüm önyargıları yeniden üreten manipülatif bir sosyopat olarak okunabilirdi. Bizi bu ikilemden kurtaracak kesin bir cevap yok fakat en azından kendi adıma, tartının Amazon yönünün daha ağır bastığını söyleyebilirim. İşte bu noktada, Amy’nin romandaki anlatıcı rolüne değinmemiz gerek.

Bir edebiyat terimi olan “güvenilmez anlatıcı,” genelde birinci tekil şahıstan anlatılan romanlarda okuyucunun aldatıldığı anlatı tekniğini ifade eder. Anlatıcı, belki zihinsel sorunlardan (hafıza kaybı, psikoz) ötürü, belki sakladığı sırlar olduğundan ya da belki Tristram Shandy gibi kendi anlatısını ciddiye almadığından okuyucuyu manipüle eder. Olay örgüsüne büyük heyecan katan bu durum, polisiyeler için de kullanışlı bir tekniktir (en meşhur örnek için bkz. Agatha Christie’nin Roger Ackroyd Cinayeti). Kayıp Kız da başarıyla kullandığı “güvenilmez anlatıcı” tekniğiyle öne çıkıyor. Amy’nin önce okuyucuyu kendiyle özdeşleştirmesi ve sonra bir anda sırrını açıklayarak yabancılaştırması, romanın hiç kuşkusuz en ilgi çekici yanı. Fakat ilgi çekici olmasının yanı sıra, güvenilmez anlatıcı tekniği, okuyucuyu Amy’nin dünyasına çektiği için, onun sosyopat yanını mazur görmemizi sağlıyor. Kendimizi özdeşleştirdiğimiz Amy eğer bir sosyopatsa, ki onu sosyopat yapan büyük ihtimalle toplumun kadına biçtiği roller, o halde bir anlamda hepimiz de sosyopatız. Belki de hepimiz “evdeki melek” ile “femme fatale” rolleri arasında sıkışmışız, belki de bu yüzden sürekli mücadele içindeyiz.

“KAYIP KIZ” SONRASI KADIN POLİSİYESİ

Kayıp Kız, yakaladığı başarı nedeniyle bu anlatı tekniğinde bir öncü oldu. Son iki senede kadın yazarların, birinci tekil şahıstan “güvenilmez anlatıcı” kullanarak yazdığı polisiyeler, bir anda mantar gibi bitiverdi. Kısa bir süre önce İthaki Yayınları’ndan çıkan Paula Hawkins’in romanı Trendeki Kız ve Altın Kitaplar’dan çıkan Megan Abbott’ın romanı Cesaretin Var mı?, “Kayıp Kız sonrası” kadın polisiyesinin iki çok satan örneği. İki roman da “güvenilmez anlatıcı” tekniğini kullanıyor, iki romanın merkezinde de kıstırılmış birer kadın var. Üç roman arasında edebi açıdan en zayıf olan Trendeki Kız’da aslında üç kadın anlatıcı var fakat olay örgüsünün merkezinde alkolik ve takıntılı Rachel duruyor. Birbiri ardına gelen talihsizliklerle hayatı elinden kayan Rachel, her sabah bindiği trenden bir kadın ve erkeği izliyor, onlar hakkında hayaller kuruyor. Ta ki gerçek isminin Megan olduğunu öğrendiği kadın kaybolana kadar. Megan’ın kaybolduğu gece çok içtiği için hiçbir şey hatırlayamayan Rachel, kendini polis soruşturmasının ortasında buluyor. Romanda Megan’ın geçmişten gelen anlatısının yanı sıra, Rachel’ın boşandığı kocasının yeni karısı Anna da anlatıcı konumunda. Üç kadının da karakteri zaafları üzerinden şekilleniyor ve üçünün kaderini kesiştiren gizemi çözmek aralarından, görünürde en zayıfı olan, Rachel’a kalıyor. Romanın belki de en keyif verici yanı Rachel’ın zoraki detektifliği çünkü alkolü bir türlü bırakamayan, üst üste hatalı kararlar veren bu kadın, bir detektif olarak Sherlock Holmes’ün zıttı.

Kayıp Kız’da olduğu gibi, romanın ortasında bu üç kadının, özellikle de Rachel’ın “güvenilmez” oluşu yatıyor. Onun güvenilir olmayışının sebebi de, tıpkı Amy gibi, erkek egemen aile kurumunun onu kapana kıstırmış olması. Aynı şekilde diğer iki anlatıcı Megan ve Anna da, erkeklerle ilişkileri yüzünden yaralanmış. Oldukça sürükleyici olan Trendeki Kız’ın, güçlü bir feminist roman olduğunu söylemek zor. Bu, romanın edebi açıdan yetersizliğinden (mesela Hawkins’in kullandığı mecazların basmakalıp oluşu, tekrarlar) ve karakterlerin derinlemesine çizilmemiş olmasından kaynaklanıyor. Rachel okuyucuyu o kadar çileden çıkartıyor ki onunla özdeşleşmek, onu olumlu bir kadın karakter olarak görmek zorlaşıyor. Bunun sebebi ise polisiyeye farklı bir tat katan alkolizmi ya da takıntılı oluşu değil; Hawkins’in Rachel’ın kararlarını tam olarak gerekçelendirememesi. Aynı şekilde Megan da bir anlamda yazar tarafından “harcanmış.” Bir de romanın ana temalarından biri olan annelik meselesi var tabii. Hawkins, anneliği kadın deneyiminin merkezine koyarak, ister istemez muhafazakâr bir mesaj vermiş oluyor.

KADIN TAARUZU

Üç roman arasında, kullanılan dil açısından en güçlü olanı Cesaretin Var mı? Megan Abbott, bu son romanıyla hafife alınmaması gereken bir yazar olduğunu kanıtlıyor. Amerikalı bir grup liseli ponpon kızın etrafında dönen olaylar, Addy Hanlon tarafından anlatılıyor. Addy Hanlon, romanın başında gözümüze “güvenilmez anlatıcı” olarak çarpmayabilir çünkü aklından geçenler, okuyucuya aktardıkları bir yanıyla genç kızlara has olağan durumlar. Fakat bir yandan da anlattığı çekişmeli, karanlık ponpon kız dünyasındaki temel çatışmanın sebebi kendinden bile sakladığı sırrı ve ihtirasları. Her şey etkileyici yeni bir koçun, ponpon kız ekibinin başına geçmesiyle değişiyor. O zamana kadar, takımın kaptanı ve en yakın arkadaşı Beth Cassidy’nin kurmayı olmaktan memnun olan (ya da kendini buna inandıran) Addy, koç Collette French ile adeta uyanıyor. Fakat, koçun dâhil olduğu cinayet, onu tüm hayatını sorgulamaya itiyor. Yine zoraki bir detektife dönen anlatıcı, cinayeti çözerken, kendini de tanımaya başlıyor.

Son zamanlarda baş karakteri genç kız olan, özellikle de fantastik türüne ait romanlarda (Açlık Oyunları, Alacakaranlık) bir artış yaşandı. Abbott da bu modayı takip ediyor ama genç kızlığa dair pek çok romanda gördüğümüzden daha derinlikli bir hikâye kuruyor. Kayıp Kız ve Trendeki Kız kadar sürükleyici bu roman, belki de feminist açıdan aralarında en güçlüsü. Abbott, toplumda ne yapsa yaranamayacak, bir çırpıda yüzeysel, akılsız ya da “müsait” olarak damgalanan genç kızların aslında ne kadar karmaşık olduğunu, çeşitli baskılar altında ne kadar ezildiklerini ama buna rağmen kendilerine nasıl stratejiler geliştirdiklerini başarıyla anlatıyor.

Peki sonuç olarak, güvenilmez kadın anlatıcılı bu polisiyeler bize ne söylüyor? Gerçek hayatta kendi anlatıları elinden alınmış, kaderlerini kontrol edemeyen, roller arasına sıkışan kadınlar, kadınların kaleminden çıkan bu polisiyelerde anlatıyı ele geçiriyor mu? Yoksa güvenilmez anlatıcı tekniği, kadın anlatısını kaypak bir zemine mi hapsediyor? Bu romanların birbiri ardına çıkmasını pazarlama hilesi olarak görüp, onları yok saymaktansa bu sorular etrafında irdelememiz gerek. Bu yazıda bahsettiğim üç roman da belli açılardan kadını toplumda kontrol eden kurumlara eleştiriler getirirken, belli açılardan da bazı basmakalıpları yeniden üretiyor. Ne olursa olsun popüler kültürde, kadın taaruzunun bu denli etkin şekilde devam ettiğini görmek oldukça keyif verici.


Kayıp Kız/ Gillian Flynn/ Çeviren: Uğur Mehter/ Artemis Yayınları/ 600 s.
Trendeki Kız/ Paula Hawkins/ Çeviren: Aslıhan Kuzucan/ İthaki Yayınları/ 360 s.
Cesaretin Var mı?/ Megab Abbott/ Çeviren: Füsun Doruker/ Altın Kitaplar/ 320 s.


Irmak ERTUNA HOWISON

Kategoriler
KitapKültür&Sanat

Benzer Konular

  • Kadınların Sevmediği 9 Erkek Davranışı

    Kadınların Sevmediği 9 Erkek Davranışı

    Kadınlar erkeklerin davranışlarına, tutumlarına ve onların nasıl bir özelliğe sahip olduklarına oldukça önem veren ve dikkat eden kişilerdir. Erkeklerde sevmediği bir özellik karşında kalan kadınların, erkeğin yaptığı hareketine karşı...
  • Kitaptan Uyarlanan En İyi 30 Aşk Filmi

    Kitaptan Uyarlanan En İyi 30 Aşk Filmi

    Kitaptan Uyarlanan En İyi 30 Aşk Filmi aşağıda kısaca açıklanmaktadır. 30-Sevgili John; Konusu Nicholas Sparks’ın kitabından alınan filmde, orduya yeni yazılan John adlı bir gençle, Savannah adlı bir üniversite...
  • Joseph Mühlbuaer

    Bir kahve bir kitap

    Kavrulmuş kahve çekirdeklerinin kokusu, raflardan yükselen kitap kokusuna karışırken, tek düşünceniz kendinizi bir koltuğa atıp sayfaların arasına gömülmek… Alman Yahudisi Franz Mühlbauer, Çok genç yaşta henüz 15’inde ikinci dünya...
  • Kadınlarda depresyon

    Kadınlarda depresyon sıklığı erkeklerden iki kat daha fazla

    Yaklaşık her 100 kadından 15’i depresyona giriyor. Bir başka istatistiğe göre ise kadınların yüzde 95’i hayatları boyunca en az bir kez depresyon geçiriyor. Psikiyatri uzmanı Dr. Muzaffer Uyar, dünyanın...