ÖZGÜR BEDEN “İktidarsızlaşan Beden ya da Bedensizleşen İktidar”

“Modernitenin mabedine girilip putlar kırılırken yüzeyleştirilen “serbest piyasanın” öznesi, iktidarları yıkarken iktidarsızlaşmıştır. Kent soylu, kent soysuzlaşmıştır. Çekirdek aile, özgür birey, ötekileşme söylemleri, kamusal alan ve hukuk kuralları hükümsüzdür, yalandır....

“Modernitenin mabedine girilip putlar kırılırken yüzeyleştirilen “serbest piyasanın” öznesi, iktidarları yıkarken iktidarsızlaşmıştır. Kent soylu, kent soysuzlaşmıştır. Çekirdek aile, özgür birey, ötekileşme söylemleri, kamusal alan ve hukuk kuralları hükümsüzdür, yalandır.

İktidarsızlaşan Beden ya da Bedensizleşen İktidarÖzgür Korkmazgil‘in, bir önceki işleri “obezlerden” oluşan büyük boy “et” bedenlerini tartışmayı bitirmeden, yeni çalışmaları ile “bir başka beden” karşısındayız. Aslında haz ve beden ilişkisi üzerinden birbirinin devamı niteliğindeki bu iki kavramdan sonuncusu haz olarak tıkınmanın değil, cinselliğin “şeyleşmesi” sürecini masaya yatırarak sorunlaştırıyor.

Yine bu anlamıyla fetiş nesne olarak, iktidar pornografi ve tüketim mekanizmaları üzerinden pop-sembolik göndermeleri içeren aromatik, kırmızı ve her anlamıyla yenilebilir ikonları tüm çekiciliği ile deşifre eden çalışmalar bunlar.

Reklam ve medya dünyasının tüm iştah kabartan malzemesi olarak kırmızı dişilik “Ana tanrıça”yı totemleştirirken, eril iktidarın fallik güç sembolü olarak dev bir leopar tank namlusunu burnumuza dayar Özgür ve bunların arasına bağlaç olarak yerleştirdiği markalarla sembolleşmiş, heterojen (eşcinsel) kimlikli piyasa ilişkileri ve “şeyleşmiş” soyut iktidarın sembolü paranın (finans kapitalizm) gücüne vurgu yapar.

Ve işte bu noktada dil özgürleşmeye başlar.

En az 30 yıldır izlediğimiz, minörleştirilmiş dolayısı ile salt kendine indirgenmiş bu dar alanlarda zenginleşmiş ama aynı zamanda sıkışmış, eleştirel dilin cinsel beden ve iktidar ilişkisinin söylemleri dışına çıkar.

İktidarın zoomlarken kullandığı objektifi kendine yöneltir. Bacak arasından namlunun ucuna kadar fütursuzca gezinir. Bize cesaret duygusunu hatırlatır. Büyük resmi çizer. TV haber programı kalıplarını, tersine çevirip gösterilmeyenin içine girip çıkar, keser konturlarını belirginleştirir, layerları transparanlaştırıp üst üste yapıştırır, üç boyutlu puzzle halinde gösterir. Cümlesini net kurar. Nereden konuştuğu, kime konuştuğu belli olmayan “öznesiz” bir eleştirel dil geleneğini kırar. Eden ve edileni netleştirerek. tasnif eder sahte “kamusallık” söylemlerinin tam ortasına koyar. “Sen busun” der. Tuvalindeki imgeyi değil, izleyeni çıplak bırakır, iktidar mekanizmalarının ölümcüllüğünü tüm insanlık adına hissettirir.

Modernitenin mabedine girilip putlar kırılırken yüzeyleştirilen “serbest piyasanın” öznesi, iktidarları yıkarken iktidarsızlaşmıştır. Kent soylu, kent soysuzlaşmıştır. Çekirdek aile, özgür birey, ötekileşme söylemleri, kamusal alan ve hukuk kuralları hükümsüzdür, yalandır. Uçkur çözülmüş, şalvar ayağa düşmüştür. “Gökten kırmızı don yağarken” (T. Box Reklâmı) tanrılar donsuz kalmıştır. Artık hiçbir etik kuralın anlamı yoktur. “Kızgın damdaki bu kedi” Tennesee Williams hikâyesi değildir. Ölüm karşısında haz. korku karşısında hiçbir arzu, hiçbir inanç bu kaotik boşluğu dolduramaz. “Büyük Cangıl’da” tüm bedenler bu elektrikle yüklüdür. Atmosferdeki ışığın rengi neon değil, elektrot arkının rengidir. Cangılın içindeki yeni barbar, artık bir (zoe) canlı varlık olarak yalın yaşama arzusunu ifade etmez. Paranın biyo-siyasal uzantısı varlıklar olarak iktidarın ürettiği, Frankenstein gibi elektrik yüklenerek “canlı” tutulduğu şekliyle Metropolis’te yer alır.

Bu çalışmaların başkahramanı çıplak hayattır; yani öldürülebilen, fakat kurban edilemiyen bir insan olan Homa Sacer’in (kutsal insanın] hayatıdır.

İşte bu yüzden bu bedenler bildiğimiz imgelem tarihi üzerinden okuduğumuz etin tinselliği üstünden giderek çözümleyebileceğimiz bir Tiziano Rembrandt. Goya veya Soutine resminin, boyayı katmanlaştırarak ve arasına ruh’u hapsederek tuval düzleminde oluşturduğu “yeni et” değildir Özgür’ü özgür kılan. Bu anlamıyla varlığın yarılması, yıkılması da söz konusu değildir. Trajik olan bedenin iç dünyasına çekilmez, hissetmenin içsel duyumsallık alanından, görselliğin sorgulayıcı bütünselliğine sıçrar, politikleşir.

Mesajını verirken boyasını guaj çabukluğunda kullanır.

O bugünün gerçekliğinden, medya ve teknoloji dilinin içinden “üretilmiş” hiçleşmiş, ruhsuz insandan yola çıkar. Cenneti cehennem olan bir dünyaya yolculuktur bu. Ereksiz arzunun öznesi hayvanlaşan insan değildir. Çünkü hayvanlaşacak bir doğası yoktur. Gözler tamamen açık, gözetleyen değil, içinde olunan bir dünyadır.

FEYYAZ YAMAN

Kategoriler
Kültür&Sanat

Benzer Konular