Öteki Topraklarım İngiltere ve Oscar Wilde

OSCAR WILDE, HAYATI, AŞKLARI (1854-1900) Oscar Wilde’ın hayatının dönüm noktası, 1884 yılında, 34 Tite Caddesi, Chelsea-Londra adresine taşınmasıyla başladı. Evliliğini ve öteki aşklarını, cinsel tercihi yüzünden suçlamalara maruz kalıp...

OSCAR WILDE, HAYATI, AŞKLARI (1854-1900)

OSCAR WILDE, HAYATI, AŞKLARI

Oscar Wilde

Oscar Wilde’ın hayatının dönüm noktası, 1884 yılında, 34 Tite Caddesi, Chelsea-Londra adresine taşınmasıyla başladı. Evliliğini ve öteki aşklarını, cinsel tercihi yüzünden suçlamalara maruz kalıp mahkemelik oluşunu, kırmızı kiremitli Victorya tarzı bu evde yaşadı. Felsefe çalışmalarının yanısıra, ‘Mutlu Prens ve Diğer hikayeler’ (1888), ve tek romanı olan ‘Dorian Grey’in Portresi’(1891), gibi en güzel eserlerini yine bu evde verdi. Aynı yıl içinde ‘Lord Arthur Savila’nın Suçu ve Öteki Taşlar’ adı altında kısa hikayelerini çıkardı. Bir dizi başka kısa hikayelerini ise, ‘Pomegranates Evi’ adlı eserinde topladı. 1892’de, St. James Tiyatrosu’nda, ‘Lady Windermere’nin Hayranı’nı, sonra da, büyük bir başarı elde ettiği ‘Önemsiz Bir Kadın’ı (1893) sahneye koydu. Ancak, tiyatrodaki başarısının zirvesine, son iki oyunuyla ulaştı. Bunlar, 1895’de Haymarket Tiyatrosu’nda sahnelenen ‘İdeal Koca’, ve, 1895’de St. James Tiyatrosu’nda sahnelenen ‘Ciddi Olmanın Önemi’ydi.

Fazla ciddi bir toplumun komedi halini anlattığı, ‘Ciddi Olmanın Önemi’nde, Oscar Wilde, insanların ciddi ve komik halini kendine has olan o nüktedan lisanıyla çok hoş irdeler. Bense, aynı toplumun, neredeyse yüz yıl sonrasında yaşayan biri olarak, geleneksel sayılan İngiliz ciddiyetliğini, ciddiyetsizliğin bizim toplumlarda rastlanan örneklerine tercih ettiğimi söylemeliyim. Tabi, İngiliz hallerini yadırgamamamın sebebi, gençlik, hatta çocukluk denecek yaşlarımın İngiltere’de yaşanıp, benliğimin Anglosakson kültürüyle gelişmiş olmasıdır muhtemelen. Orada geçen yıllarımda, özellikle West Yorkshire’da, tren ya da otobüsle yaptığım her yolculuk, ‘Bronte’ kardeşlerin ‘Uğultulu Tepeleri’ni yaşamaya dönüşürdü. Tek eksik, iki yüz yıl öncesinin atlı arabalarıydı. Ve fakat, her zaman yeşildi, ıslaktı uğultulu tepeler. Öfkeliydi, serindi fırtınalı rüzgârlar.

Oscar Wilde’ın Londra’sını ise, (İrlandalı yazar Londra’yı çok seviyordu) yürüyerek dolaşırdım gittiğimde. Gittiğimde diyorum, çünkü Yorkshire Bölgesi’nde yaşarken arada sırada gidip gelirdim güneye. En büyük aşklarımı roman kahramanlarıyla yaşadım ben, onlardı yol arkadaşlarım. Manş’ın kuzeyinde, bir başka türlü yaşanılasıdır aşklar. Ve, saçımı ıslatan her yağmur damlasında (senede 300 gün gibi!), kirpiklerime düşen her kar tanesinde (senede 150 günden fazla), ve rüzgârın ürkünç uğultusunda, hayaletler arardım hep. Oscar Wilde’ların, Agatha Christie’lerin, Charles Dickens’ların, Eliot’ların, Russell’ların, daha birçoklarının, ve onların roman kahramanlarını tabi. Ama galiba en çok Bronte Kardeşler’in. ‘Uğultulu Tepeler’in deli-aşık seyisi Heathcliff’in, hele hele yakışıklı aşık aristokrat Mr. Rochester’in, peyda oluverse hayaletleri sisin bir adım ötesinde diye hayallere dalardım… On altı, belki on yedi yaşımdaydım, o kadar emindim ki Mr. Rochester’in yaşamış olduğuna, Bronte Kardeşler’in şimdi müze olan evine, oralardaki tepelere, civardaki şatomsu evlere kadar gitmiştim, izini bulurum diye. Puslu, yağmurlu gün ve de gecelerde de, en çok bu nedenle heyecanlanırdım. Yazarlar da, çizdikleri kahramanlarda, sisin içindeydiler, hepsi olağanüstü güzeldiler benim için. Kimi daha etkileyici, kimi ise, çok daha göz önündeydi: Oscar Wilde gibi.

İrlanda / Dublin doğumlu Oscar Wilde, 1871’de, 17 yaşındayken, Dublin Üniversitesi’nin Trinity Kolej’ine girdi. 1874-1879 yıllarında ise, burs kazandığı için Oxford’da Magdelen Koleji’ne devam etti. Erkekler o dönemde siyah elbiseler giyip, gösterişsiz kravatlar takarken; Oscar Wilde tam tersine, boynuna büyük renkli fularlar, parmaklarına gösterişli yüzükler takardı. Elinde de havalı bir baston taşırdı hep. Oxford şehrinde yaşayan talebeler, yüksek paralar vererek fahişelerle eğlenirler, ve fakat bazıları, paradan da yüksek bedeller öderdi. Frengi gibi! Genç Oscar’da, henüz tedavisi olmayan bu hastalığa yakalanmıştı. Hastalığı geçirebilmek için, doktorlar çok uğraştılar. O zamanlar, tedavi için kullanılan cıvayı defalarca alması neticesinde Wilde, dişlerinin rengini kaybetti.

1881’de Constance Lloyd ile tanıştı. 1884’de evleninceye kadar, ihtiras ve şiir dolu mektuplar yazdı ona. 1882 yılında ders vermek için Amerika turuna, 1883-84 yıllarında yine ders vermek için İngiltere turuna çıktı. Wilde, evlenmeye karar verdiğinde yeniden doktora gitti, tam iyileşip iyileşmediğini sordu. Doktoru, iyileştiğini garanti ettikten sonra, evlendi ve karısıyla Paris’e, balayına gittiler. Oscar Wilde evlendiği gece karısıyla yaşadığı tüm hazları, arkadaşı Robert Sherard’a o denli detaylı anlattı ki, Sherard utandı. Bu evlilikten Cyril ve Vyvyan isminde iki oğlu oldu. Çocuklarına hayrandı, ancak ev hayatına uygun bir baba değildi.

Oscar Wilde, esas başarısına komedi yazarak ulaştı. Başkalarından çok farklıydı, heyecanlıydı, cömertti, sıradışıydı, hepsinden en önemlisi çok mutlu bir insandı. Wilde 21 yaşındayken Florrie Balcome’a aşık olmuştu. Fakat genç kadın, Bram Stoker ile evlenince (Drakula’nın yazarı), Oscar’ın kalbi çok kırıldı. Birkaç yıl sonra, evli bir artist olan Lillie Langtry’e aşık oldu. Bu iki aşkı dışında, karşı cins olarak, karısı Constance, birkaç flörtü, ve bazı hayat kadınları oldu hayatında. Wilde’ın, heteroseksüellikten homoseksüelliğe geçiş noktası çok net değil. Oxford’da yaşadığı yıllarda bir hayat kadınından bulaşan frengiden zor bela kurtulduğunu sanıyordu, ancak evlendikten iki yıl sonra hastalık yeniden baş gösterince, karısı ile cinsel ilişkiyi kesti, ve, bu sefer ilgisini genç erkeklere yöneltti. Bu erkeklerden biri Robert Ross’du. Hayat dolu, kültürlü bir erkek olan Robert Ross ömrü boyunca Oscar’ın sadık ve hayran bir dostuydu. Oscar Wilde 32 yaşındayken, 17 yaşında olan Robert, Oscar’ın ‘ilk genç erkeği’ olduğuna dair her gittiği yerde övündü. Oscar Wilde ise, hayatının gerçek aşkı Alfred’i, 1891 yılına kadar tanımadı. Hakiki bir aristokrat olan Lord Alfred Douglas, (ailesi ve arkadaşları ‘Bosie’ diyorlardı) yakışıklılığın çok ötesinde, olağanüstü ‘güzel’ bir erkekti. Oscar, Alfred’den 16 yaş büyüktü, ve ona, daha ilk karşılaşmalarında vurulmuştu. Alfred tutkulu bir şairdi. Atılgandı, ihtiraslıydı, gururluydu. Kısacası Oscar’ın hayranlık duyduğu her kaliteye sahipti. (Alfred’i, Wilde’ın karısı Constance bile çok seviyordu) İki erkek tanışır tanışmaz sıkı fıkı dost oldular, ve ayrılmaz bir ikili oluşturdular. İkisi de lükse bayılıyordu, bu nedenle her gün, Londra’nın en lüks restorantlarında yeyip içtiler.

Lord Alfred, çok daha sonraları yaptığı itiraflarında, Oscar’la aralarındaki cinselliğin minumumlarda olduğunu, hatta, Oscar’ın tekliflerini 6 ay boyunca geri çevirdiğini söyledi. Ayrıca, beraberlikleri sırasında, homoseksüelliğin esas motiflerini uygulamadıklarında ısrar etti. (Lord Alfred’in, Wilde ile tanışmadan önce de hem kadınlar, hem de erkeklerle ilişkide bulunduğu biliniyor) Lord Alfred’in bu konuda ağzını sıkı tutmasının ardında büyük ihtimal kendisinin de erkekleri tercih etmesi yatıyordu. Öyle olduğu, Cezayir’e bir seyahat sırasında iyice su üstüne çıkmıştı: Oscar ve Alfred, Cezayir’de, kaldıkları otelde, tesadüfen Oscar’ın genç yazar arkadaşlarından biriyle karşılaştılar. Bu yazar, 5 yıldır içindeki homoseksüelliği ile boğuşan genç André Gide’den başkası değildi. Andrê, aynı otelde Oscar Wilde ile Lord Alfred’in de kaldıklarını öğrenince ne yapacağını şaşırdı, ama Alfred ona yardımcı oldu. O gece gezmeye giderlerken, Alfred genç André Gide’yi kolundan tuttu, “Umarım sen de benim gibisin. Ben kadınlardan korkuyorum. Cinsel tercihlerini şimdi söylemen daha iyi, madem hep birlikte gezmeye gidiyoruz” dedi. André Gide biraz gergin, onlarla gitti. Kısa bir turdan sonra, içinde sauna da olan bir yere geldiler. Egzotik müzik çalıyor, erkekler birbiriyle dans ediyorlardı. Eğlence devam ediyordu, Oscar Wilde, André Gide’ye döndü, neşeli bir sesle, “Azizim, bu gece şu genç müzisyeni ister misin?” diye sordu, ve Gide’in yazgısını mühürledi. Böylece Gide’in tüm safları düşmüştü. Tatilin sona ermesine yakın, aristokrat Alfred Douglas’ın gizli planları vardı. Ailesine yüklüce bir para vererek satın aldığı genç bir Arap’la kaçmayı planlıyordu. Ne varki genç Arap, Alfred’i bırakıp bir kadına kaçtı.

Bir süre sonra, Londra’da, Oscar ve Alfred, egzantirik bir arkadaş edindiler. Genç erkekleri evinde ağırlayan Mr. Taylor, kadın elbiseleri giyer, loş ışıkta tütsüler yakardı. Mr. Taylor, Oscar Wilde’ı birkaç gençle tanıştırdı. Tüm lûtuflarıyla gelen bu gençlerin çoğu işşizdi. Kâtip, yazman, seyis, gazeteci gibi meslektendiler. Gece için para alırlar, Oscar Wilde ile en pahalı restorantlarda şampanya içip, lezzetli yemekler yerlerdi, üstüne bir de pahalı hediyelere boğulurlardı. Wilde’ın arkadaşı Aubrey Beardsley bir anısını anlatırken, Oscar’ın, bir gecede, 5 genci misafir ettiğini, ve bununla övündüğünü söylemiştir, “Onların bedenlerinin her yerini öptüm, hepsi de pis ve kirliydiler, fakat sırf bu nedenle bana cazip geldiler” dediğini söyledi.

Oscar ve Alfred hakkında dedikodular Londra’da yayılmıştı. Alfred’in ailesi müdahale etmeseydi, ilişki mutlu bir şekilde devam edecekti muhtemelen. Alfred’in babası, önce oğluna, daha sonra da Oscar’a hakaret dolu mektuplar yağdırdı. Hırslanan Oscar, Alfred’in de desteğiyle dava açtı. Davayı kazanacağına neredeyse emindi, ancak, Alfred’in babası bu davaya çok iyi hazırlanmıştı. Özel dedektifler tutarak Oscar Wilde’ın birlikte olduğu gençleri buldu. Özellikle Londra’da, Mr. Taylor’un Oscar’a tanıştırdığı gençlerin, mahkemede yargı önüne çıkacakları kesinleşince, Oscar’ın avukatı davadan geri çekilmeyi uygun buldu. Böylece dava düştü. Yakınları, Oscar’a yurt dışına kaçması için yalvardılar, karısı bile. Fakat o kaçmadı.

Kaçmaması hayatını söndürdü. Oscar Wilde, değişik gençlerle çirkin ilişkiler kurduğu sebebi gösterilerek bir ay içinde tutuklandı. İlk duruşma sırasındaWilde’ın aleyhinde delil sunmadığı için Mr. Taylor’da tutuklandı. İkinci duruşma, İngiliz tarihinin en sansasyonel, en heyecan verici duruşmalarından biridir, Oscar Wilde, müthiş zekasını, ve olağanüstü nükte yeteneğini sergiledi. Fakat bu yeterli olmadı. Delikanlıların biri, duruşma sırasında, “Kendimi kadın olarak düşünmemi, onun da sevgilim olduğunu hayal etmemi istedi” gibi ifadeler verdi. Mahkemede, doğrudan cinsel ilişki olduğuna dair bir delil bulunmadığından, aralarında yaşananların, dokunmalarla sınırlı kaldığı kabul edildi. Ve, bu da suçtu. (Oscar Wilde, bir arkadaşına, erkek erkeğe karşılıklı mastürbasyon konusunda, ‘bana ilham veriyor’ demiştir)

Wilde, özel mektuplarını, ve romanı “Dorian Gray’in Portresi” ni, homoseksüellik motifleri taşıdığı gerekçesiyle mahkemede savunmaya mecbur edilmiştir. Oscar, bu duruşma sırasında, Alfred Douglas’ın şiirinden ilham alarak, ‘Adını Koymaya Cüret Edemeyen Aşk’ konulu muhteşem konuşmasını yapmıştır. Bu olağanüstü konuşmanın sonunda, duyguyla yüklenen salon onu alkışlara boğmuştur. Duruşmanın sonunda, ortak bir noktada buluşamayan jüri, üçüncü bir duruşmaya karar vermiştir. Oscar Wilde’ın yakınları, yurt dışına kaçması için ona yeniden yalvarmışlar fakat ikna edememişlerdir. Ve, üçüncü duruşmanın sonunda, Wilde ve Taylor’a, ikişer yıl, ‘ağır işçi’ olarak (maksimum) hapis cezası verilir.

Oscar Wilde, mahkeme sonrası ilk olarak Pentonville Hapishanesi’ne götürülür. İlk üç ay, dış Dünya ile ilişkisi yasaktır, hergün 6 saat yürütülür. Geceleri bir tahtada yatmak zorundadır. Birinci ay 14-15 kilo vererek tanınmaz bir hale gelir. Buradan sonra, Wandsworth Hapishanesi’ne gönderilir. Yazımın bu bölümünde, Wandsworth Hapishanesi’ndeki bir papazın, Oscar ile ilgili yazdıklarını kısaltarak nakledeceğim. ( bu mektup: Richard Ellmann’ın kitabında yer alan, papazın gerçek mektubundan alıntıdır)

“Pentonville’den buraya geldiğinde, korkmadığını göstermek isteyen bir telaş içindeydi sanki, ne varki, bu çok kısa sürdü. Hapishanenin rutin yaşamında, dayanıklılığını çok hızlı kaybetti, korkunç bir çöküş başladı. Şimdi paramparça bir durumda. Bu talihsiz bir durum, zira mahkûmlar bir bakımdan çöküş yaşarlarsa, bu çöküş her bakımdan devam eder. Korkarım duyduklarım ve gördüklerim iyi haber değil. Aristokrat sınıfından gelen mahkûmlarda oldukça sık görülen bir durum bu. Kendilerini hücreselleştiren bir saplantıya bağlı kalıyorlar, Wilde gibi. Ne yazıktır ki, şimdi de cinsel günahları (mastürbasyon), onun efendisi oldu. Bulunduğu hücrenin kokusu o derece dayanılmaz ki, görevli polis memuru, odada hergün carbolic asit (asit fenik ) kullanmak zorunda. Wilde’ın, kendisini, isteyerek ve bilerek hasta ettiğini anlıyorum, belki de kendisini yok etme hakkını kullanıyor. Buradaki bazı polis memurları onun iki yıla çıkmayacağı görüşündeler…”

Papazın yazdığı mektup böyleydi. Tabi, o yıllarda İngiltere hapishaneleri dehşet vericiydi. Hapis, Oscar Wilde’ı biraz delileştirdi. Eriyip biten Wilde’ı yeniden, fakat okuyup yazabileceği bir yere transfer ettiler. Bu durum, “Okumanın Gayesindeki Balad”’ın konusu oldu, ve burada şahane eseri “De Profundis” i (Derinlik) yazdı. Bu eserinde, Lord Alfred Dougles’ın kırıcılığını, ve kendi pişmanlığını dile getirdi. Hayatını mahvettiği için Alfred’i suçladı. Fakat buna karşılık, Lord Alfred vefakârca, “Oscar hapiste olsa da, hayatımın mahkemesi, jürisi, savcısıdır” diye yazarak duygularını dile getirdi. Bu dönemde Oscar’ın öteki arkadaşları bir bir uzaklaştı.

Oscar Wilde, 18 Mayıs 1897’de hapisten çıktı. Beş parasızdı, ‘Sebastian Melmoth’ takma adıyla, Fransa ve İtalya’da sürgünde yaşadı. Sonunda Fransa’da kaldı. Wilde’ın hayatının son 3 yılı, Alfred’le seyrek görüşerek geçti. Beraber olmadıklarında, her ikisi de başkalarıyla görüştü. Cinsel tercihi sebebiyle hayatının son 5 yılı lime lime olan Wilde, Fransa’da 30 Kasım 1900’de, henüz 46 yaşındayken hayata veda etti.

Yazarın göz yaşartıcı bir hayat hikayesi olduğu hiç şüphesiz. Oscar Wilde gibi olağanüstü bir yeteneğin, cinsel tercihi yüzünden düştüğü mahkûmiyeti, ardından gelen dehşet verici çöküşü, edebiyat tarihinin en büyük faciası olarak yerini korumaktadır. Wilde’ın kalemindeki sihiri, olağanüstü konuşma yeteneğini birkaç sayfada anlatabilmem güç doğal olarak. Oscar Wilde’ın son yıllarının, bir korku filmine benzemesine neden olan mahkeme jürisi, bu büyük yazarı yok eden ceza kararını verirken, Wilde’ın aslında ölümsüz olduğunu, ölümsüzlüğünün okyanuslar gibi büyüyeceğini bilemediler mi? Yoksa, bildiler de bilmemezlikten mi geldiler?

 

Ayşe AKDENİZ
23 Haziran 2003 18:06
Kategoriler
EdebiyatKültür&Sanat
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • Yuval Noah Harari

    Mutluluk Hakkı – Yuval Noah Harari

    İnsanlığın gündemindeki ikinci büyük proje muhtemelen mutluluğa giden yolu bulmak olacaktır. Tarih boyunca sayısız düşünür, rahip ve sıradan insan hayattaki mutluluğu en yüksek değer olarak yükseltmiştir. Antik Yunan filozofu...
  • Orhan Pamuk

    Orhan Pamuk: Kimin İçin Yazıyorsun?

    “Kimin için yazıyorsun?” Otuz yıllık yazım hayatımda okuyucuların ve gazetecilerin en çok sorduğu sorulardan biri. Soruyu soranın niyeti ve öğrenmek istediği şey yerden yere ve zamana göre değişir. Ancak...
  • Leo Tolstoy – Garip Bir Yaratık

    Leo Tolstoy – Garip Bir Yaratık

    Yeryüzünde diğerlerinden sıyrılan birçok varlık var. Toprağın mahsulü üzerinde yaşıyor, ancak bu yaratıklar kendi kendilerine oyun oynama eğilimindeler, bu yüzden açıklanamaz bir şekilde toprağı ellerine bölerler, böylece yemek istediklerini...
  • John Chiver

    John Chiver – Yalnızlığın Tadı

    Ellen Goodrich’in Chelsea’deki işten eve yeni döndüğü bir akşam, kapı yavaşça çalındı. Şehirde kendisine yakın kimsesi olmadığı için kimseyi beklemiyordu. Kapıyı açtığında, koridorda duran iki küçük oğlan gördü. Ona...