Ömer Lütfi Akad Ustayla Son Röportaj

“Özal, yaptığı anlaşmalarla yabancı film şirketlerine kapıları koşulsuz açarak ulusal sinemayı bitirdi. Şimdilerde de Türk filmi diye Fransız filmi, Amerikan filmi çekiyorlar. Yaptıkları işleri de anlamıyorum” Hayatta tesadüflerin elbette...
Ömer Lütfi Akad Ustayla Son Röportaj

“Özal, yaptığı anlaşmalarla yabancı film şirketlerine kapıları koşulsuz açarak ulusal sinemayı bitirdi. Şimdilerde de Türk filmi diye Fransız filmi, Amerikan filmi çekiyorlar. Yaptıkları işleri de anlamıyorum”

Hayatta tesadüflerin elbette yeri vardır. Lütfi Akad’ı tanımış olma şansımı da bir tesadüfe borçluyum: ‘Hudutların Kanunu’nu yeni izlemişim. Aynı akşamın sabahında, o vakitler çalıştığım ve İstanbul çıkışında otobanın kenarına leke gibi yerleştirilmiş hastaneye gidiyorum. Başladığım mesainin sıradan olmadığını öğle yemeğinde anlayacağım. Zübeyde, dahiliye uzmanı arkadaşım, “Lütfi Akad hastanede yatıyor” diyor. ‘Hudutların Kanunu’ bir Urfa filmidir de. Çok daha sonra çekeceği ‘Düğün’ ise Urfa görüntüleriyle başlar. Elimde kendi Urfamı anlattığım ‘Yuvasız Kuşlar Gibi’ kitabım, bir heyecanla kaldığı odaya çıkıyoruz. Odadaki en enerjik kişi “Hep çocuk kalmak istedim… Kaldım da…” diyen doksan iki yaşındaki Lütfi Akad. Biraz sohbet ediyoruz. Lütfi Hoca’dan ve eşi Şükran Hanım’dan bir çay daveti kopartarak ve geçmiş olsun dilekleriyle ayrılıyorum.

Gitmeden önce ‘Işıkla Karanlık Arasında’yı, Lütfi Akad’ın anbean anlattığı sinema serüvenimizi, hatta Oğuz Atay’dan aşırma bir deyimle ulusal sinemamızın eylem bilim kitabını bitiriyorum.

Neler yok ki kitapta!..

‘Vurun Kahpeye’nin ilk gösteriminden sonra Halide Edip Hanım’ın ağlayarak “Size teşekkür ederim çocuğum” demesi, başrolde oynayan Sezer Sezin’i göğsüne bastırması mı?

Genç bir yönetmen adayı olarak daha işin başında sinemanın kaynak kitaplarını bulamayıp genel sanat kuramları okuması, yıllar sonra rastladığı sinema kitaplarını inceledikten sonra da “İyi ki aradığım zaman bu kitapları bulamamışım” demesi mi?

“Perdenin bütününü kaplayan bir yüz, oyuncuyu insan kavramından çıkarıp nesne durumuna getiriyor” diyerek yakın çekime itiraz eden Hoca’nın ruhbilimci yönü mü?

1953 yılında Gazipaşa-Anamur arasındaki doksan kilometrenin iki günde meşakkatle geçilmesi, isimsiz köylerde gecelenmesi, yine de “Hiç önemli değil… Güzel yurdumun güzel insanları arasındayız” cümlesiyle özeüenen yurt ve yurttaş sevgisi mi?

‘Kanun Namına’nın Venedik Film Festivali’ne davet edilmesine rağmen Akad’ın henüz yolun başındaki bir yönetmen olarak “Bu film Venedik Festivali’ne gidecek olgunlukta değildir” kararını verme olgunluğu mu?

Türkiye’yi Küçük Amerika yapma hayallerinin görülmeye başlandığı Demokrat Parti döneminde Amerikan McCartizminin gölgesi bir cadı kazanının bu topraklarda da kaynatıldığının işaretleri mi?

Lütfi Akad’m ‘ertesi gün’ yerine ‘erte gün’ diyecek denli Türkçe özeni mi?

Sinemada noir film dönemi yaşanırken, İstanbul’da bir ışıklı gösteri işinde “Bu işin malzemesi gecenin karanlığı” diyen Lütfi Hoca’nın Fransız Arnaud’yu şaşırtan sezgi gücü mü?

Fransız Yeni Dalga sinemasının sınıfsal kendini beğenmişliğinin alt-metninin “Biz bunları kendi aramızda, kendimiz için yapıyoruz, siz seyretmeseniz de olur” şeklinde okunup deşifre edilmesi mi?

Yılmaz Güney ‘Hudutların Kanunu’nun senaryosunu getirdiğinde, belki de Yılmaz’ın sinema serüvenine yön verecek “Bu senaryoda sosyoekonomik koşullar nerede” dersi mi? Bununla birlikte Güney’in şahsında ‘neredeyse hiç konuşmadan çalışabileceği’ bir oyuncuya ikinci kez rastlamış olmanın mutluluğu mu? Ki ilki Sezer Sezin’dir.

Mayıs ayının son günlerinden birinde telefonla sözleştiğimiz gibi Mithat’la (Çınar) kapının zilini çalıyoruz. Şükran Hanım güleç yüzüyle karşılıyor. Hava sıcak. Bahçeye geçip oturuyoruz. Şükran Ömer-Lütfü-Akad-Erol-Taş-300×148Hanım iki katlı evin üst katma sesleniyor: “Lütfi, misafirlerimiz geldi.” Lütfi Hoca, birkaç dakika sonra iniyor. Soluk kurşuni yeleği bir yana, gri kumaş pantolonu ve gömleği ile film setlerinde çekilmiş ve kitabına aldığı siyah beyaz fotoğraflardan birinden çıkıp gelmiş gibi. Bir yandan konuşuyoruz, bir yandan sol eli yeleğinin düğmelerinde, “Hep çocuk kaldım” derken sözünü ettiği çocuk, kendince bir oyunu sürdürüyor. Yüzündeki gülümseme ancak bir şeye öfkelendiğinde ara veriyor. Ben konuşmayı teybe kaydetme niyetimi söylediğimde, Mithat da fotoğraf çekmeyi biraz uzun tuttuğunda bu öfkeden biz de az biraz nasipleniyoruz. Yine de öfke bu yüzün asli ifadesi değil. Görünüp kayboluyor. Hatta bana dönüp, son dönemlerde herkesin bir tele kulağı olduğu gündeme düştü ya, gülüyor “Sen de mi dinleyenlerdensin?” diyerek gönlümü alıyor. Belki de almıyor da, ben öyle olsun istiyorum. Bu görüşmenin yitip gitmesine gönlümün razı gelmeyeceğini, en azından belleğimde kalanları yazacağımı söyleyince bir kez daha gülümsüyor: “Yazacaksan elini tutacak değilim ya…”

Zaman zaman film çekmesi konusunda teklifler gelmiş; televizyonlardan, gazetelerden söyleşi talebi olmuş, hepsini geri çevirmiş. “Defterleri kapattım” diyor. Küslüğe yorsam da, itiraz ediyor, kabullenme gibi anlatıyor. Ama yazmaya devam ediyor. Özel bir çalışma sistemi geliştirmiş. Bilgisayarın tuşlarına harfleri büyüttüğü kağıdar yapıştırmış. Makaleler yazıyor. Yazdıklarının puntosunu ekranda büyütüyor, çıktısını alıyor ve düzeltmeleri kağıt üzerinde yapıyor.

Mithat’ın telefonu çalıyor. O bahçede telefonla konuşurken Hoca, “İletişim insanları kumulaştırdı” diyor. “Derelerdeki çakıl taşlarını düşün. Bu denli sık temas etselerdi onlar da hızla kumulaşırlardı. Her çakıl taşının kendince özellikleri vardır. Oysa kum tanelerinin var mı? Bu kadar temas, iletişim iyi değil.”

Çaylarımızı alıyoruz. Şükran Hanım keki, çilekli turtayı, kurabiyeyi bize ayrı, fakat Lütfi Hoca’ya başka bir özenle ikram ediyor. Yarım asrı geçmiş bu özeni hayranlıkla izliyorum. Yine de birçok şey gibi bu da ağır geliyor olmalı Hoca’ya. “Kediler gibi gitmeyi başarabilmeli” diyor. Bir yasın üzerine gelmişiz. On beş yıldır birlikte oldukları kedileri üç gün kaybolmuş, görünmemiş. Sonra bahçede bulmuşlar. Kedilerinden, onlarla kurduğu dostluktan söz ediyor.

Akşamın serinliği bahçede hissedilmeye başladı. Hoca bir ara kalkıyor. Beş-on dakika sonra hırka giymiş, geri dönüyor. Daha mesleğinin başlarında Şam üzerinden Bağdat’a gitmiş. Erman Film adına. Dönem Hint sinemasının parladığı yıllar. Halk hikâyeleri filme çekilecek. Bu arada Irak’ta ortak iş yapılabilecek insanlar bulmak lazım. Güzel bir muhabbetle anıyor Şam’ı, Bağdat’ı. “Onlar Vahabiler gibi değildirler, severler bizi” diyor. Bu ayrımdan yola çıkarak günümüz siyaset arenasına dair öylesine keskin yorumları var ki burada anarak ne Lütfi Hoca’yı, ne kendimizi, ne de okuyucuyu yoralım. İki yıl önce Doğu Konferansı girişimiyle Şam’a gitmiştim. Katibim türküsünün ezgisi, Şam Müftüsü’nün evindeki davette ilahiye dönüşmüş, “Allah Allah” deyişleriyle akıyordu. Bunu biraz da bilmiş bir edayla aktarıyorum, Hoca’ya. Gülümsüyor. “O ezgi, Kırım Savaşı sırasında İskoç birliklerinden alınmıştır” diyor. Bizden alıp tüm dünyada Katibim şarkısını ünlendiren Amerikalı şarkıcıyı ise hiçbirimiz hatırlayamıyoruz.

“Hocam” diyorum, “kitabınızı yeni bitirdim, kitapta anlattıklarınızdan sonra inadınıza hayran oldum”. Gülümsüyor: “Ben yeterince inatçı olamadım. Fakat sizlere söyleyebileceklerimin başında ‘inadınızda diretin’ gelirdi.” Kendine yaptığını düşündüğüm haksızlık için “Niye?” diye sormuyorum. Kitaptan da anladığım o ki, Lütfi Hoca çektiği filmlerin beğenmediği sahnelerine bakamayacak denli bir mükemmeliyetçi. Kim eksiklik olarak gördüğü nice ayrıntıyı kastediyor. Yine de tanıdıktan sonra bir daha emin oluyorum: Kendi tarihle-mesi ile ‘1940-1990 yılları arasında parlayıp sönen’ ulusal sinemayı inadıyla yaratan bir Cumhuriyet aydınının konuğuyum. “Özal, yaptığı anlaşmalarla yabancı film şirketlerine kapıları koşulsuz açarak ulusal sinemayı bitirdi” diyor. Aynı dönem sinemamızın geleceği olarak gördüğü isimlerin nasıl ziyan olduğunu anlatıyor. Yüzünde öfke ve hüzün karışımı bir ifade. “Şimdilerde Türk filmi diye Fransız filmi, Amerikan filmi çekiyorlar.” Bir yüce-gönüllülükle devam ediyor: “Yaptıkları işleri de anlamıyorum.”

Kendini İtalyan ve İngiliz sinemasına yakın bulmuş. Fellini’yi, Visconti’yi anıyor. “Bir Japon vardı” diyor. Akira Kurosovva. Mithat, Kurosovva’nın ‘Dersu Uzala’sından söz açıyor. Filmin adını duyar duymaz Lütfi Hoca’nın yüzünden taşan hayranlık ifadesi odayı dolduruyor. Aynı meslekten başka birinin yaptığı bir iş ancak bu denli sözsüz ve duru sevilebilir.

Televizyondan söz açılıyor. Çekilen dizileri ‘geveze’ buluyor. “Sadece konuşan insanlar var. Hiçbir film bu kadar sözü taşımaz” diyor.

Güneş iyice iniyor. Hava serinliyor. Şükran Ha-nım’ın uyarısıyla içeri geçiyoruz. Lütfi Akad, tasarım üzerine bir makale yazdığını söylüyor. Yakınındaki küçük bir heykelciği alıyor, bizlere göstererek “Yapmak eyleminin hayatta artık yeri yok. Sahip olduğumuz şeyleri biz yapmıyoruz. Birileri bir yerlerde tasarlıyor, yapıyor, biz de satın alıyoruz. Oysa yapmak, insanın en temel özelliklerinden biri. Yapmak ihtiyacımızı, başkalarının yaptığı şeyleri edinerek gideriyoruz” diyor. Yaşadığımız çağda bir hastalık haline gelmiş tüketim alışkanlığına karşı çıkışın bu denli sade ifade edilişini ilk defa duyuyorum. İyi sinemacıların aynı zamanda iyi ruh bilimci olduklarına dair inancım pekişiyor.

Lütfi Hoca ve Şükran Hanım kapıya kadar eşlik ediyorlar. Bir çay davetinin sınırlarını epeyce zorlamış konukluğumuz, tekrar görüşmek dileğiyle sona eriyor.Ömer-Lütfü-Akad-Gelin-Hülya-Koçyiğit-300×193

Bu görüşme yeni Harman’ın haziran 2009 sayısında yayınlanmıştı. Aynı günlerde Lütfi Hoca’ya Adana Altın Koza’da onur ödülü verildi. Sunucu Lütfi Akad’ın rahatsızlığı nedeniyle gelemediği minvalinde bir şeyleri birkaç kez söyledi. Hoca’nın bir yıl önce ödüllerden söz ederken gülümsemesine benzer bir gülümseyiş yüzüme yerleşti: “İzliyorsa, o da çocuk halini kuşanmış, gülümsemiş tir.”

Kediler gibi gidebilmek… Vefat ettiğini duyduğumda, görüşmemizde söylediği bu sözün gereğini yıllardır yaptığını, hayatı bilge bir tavırla, bu coğrafyada ‘iyi işler’ yapmak isteyen herkesin başucu kitaplarından olması gereken biyografi kitabının güzel adıyla; ışıkla karanlık arasında, tamamladığını düşündüm.

Bu topraklara verdiği emek için ellerinden öpüyorum.

Röportaj Cemal Dindar

 

Ömer Lütfü Akad

Doğum Tarihi – 2 Eylül 1916, İstanbul
Ölüm Tarihi – 19 Kasım 2011, İstanbul

Sainte Jeanne D’Arc ve Galatasaray Lisesi’nde öğrenim gördü, İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Okulu Maliye Bölümü’nü bitirdi. 1940-1950 yılları arasında sinema alanında çalışmaya başladı. Sinemacılar Kuşağı’nın ilk ismi olarak yetişti.

1946’dan itibaren sinema ve tiyatro üzerine yazılar yazdı. Sema Film ve Lale Film şirketlerinde yapım yönetmeni olarak çalıştı, daha sonra Erman Film’e geçti. 1948’de Seyfi Havaeri’nin yönettiği “Damga” filminin eksik kalan bazı sahnelerini çekti. Ertesi yıl ilk filmi ve aynı zamanda “Sinemacılar Kuşağı”nın da ilk örnek filmi olarak değerlendirilen “Vurun Kahpeye”nin senaryosunu yazdı ve yönetti.

1952- 1966 yılları arasında “Kanun Namına”, “Beyaz Mendil”, “Yalnızlar Rıhtımı”, Yangın Var”, “Üç Tekerlekli Bisiklet” gibi farklı temalarda filmler yaptı. 1966-1967’de “Anadolu Üçlemesi” olarak nitelendirilen ve folklorik öğeleri yoğun bir şekilde kullandığı “Hudutların Kanunu”, “Kızılırmak KaraKoyun” ve “Ana” filmlerini çekti. 1973-1974 yıllarında sinemacı kariyerindeki en önemli üçleme olan “Gelin”, “Düğün”, “Diyet” filmlerini yaptı. Daha sonra TRT adına Ömer Seyfettin’in “Ferman”, “Pembe İncili Kaftan”, “Diyet” ve “Topuz” adlı öykülerini filmleştirdi. Yine TRT adına, Faruk Erem’in “Bir Ceza Avukatının Anıları” adlı eserinden kısa TV filmleri çekti. Televizyondaki son çalışması “Dört Mevsim İstanbul” adlı dramatik belgesel oldu.

1974’de Türkiye’de ilk defa İDGSA Film Arşivi tarafından başlatılan eğitim çalışmalarına katıldı ve Sinema Kursları’nda öğretmen olarak görev aldı. 1975’ten itibaren İDGSA Sinema-TV Enstitüsü’nde Öğretim Görevlisi olarak çalışmaya başladı.

1997 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Senatosu kararı ile “Onursal Profesörlük” unvanı verilen Lütfi Ö. Akad, yurtiçinde ve dışında kazandığı pek çok ödülün yanısıra 1998 yılında “T.C. Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”ne değer görüldü.

Kaynak
Mimar Sinan Üniversitesi

Kategoriler
RöportajSinema

Benzer Konular

  • Serra Yılmaz

    Yemek paylaştıkça güzel…

    Serra Yılmaz, çok küçük yaşlarda, dedesiyle evlenmeden önce sarayda cariye olan anneannesiyle birlikte mutfağa giriyor. İşin tadını ilk olarak orada alıyor. Yıllar içinde de yemeklerinin lezzeti, büyük ve geniş...
  • Zombilerin Kralı George A Romero

    Zombilerin Kralı George A Romero

    Yaşayan Ölülerin Destanını Filme Alan Efsane Yönetmen… “Öldükten sonra tekrar hayata dönüp son bir film daha çekmek isterdim” ‘ Neden zombileri bu kadar seviyorsunuz? Ne zaman ciddi bir film...
  • Derviş Zaim Türk Sinema Yönetmeni

    Yönetmenlerimizin Gözünden Gelecek Tasvirleri…

    En büyük problemimiz ‘büyük ağ’ Durul Taylan: Sinemamızın geleceğiyle ilgili ahkâm kesmek istemiyorum, sadece bu konuyla ilgili pozitif ve negatif hislerim var. Çeşitlilik çok arttı, sinemayla ilgili yeni fikirler...
  • Şener Şen ve Uğur Yücel Sinema Filmi Resim

    Önümüzdeki Bobinlere Bakarken!

    Sinemamızın yakın ve uzak geleceği 80’lerde kafa karışıklığı yaşayan, 90’larla birlikte kendi çizgisini bulan sinemamız, yoluna emin adımlarla devam ediyor. Şimdiki zamanın problemi, yaratıcılık değil özellikle ‘bağımsız’ karakterli filmleri...