“Olmadığın İnsan Olarak Sevilmektense…”

André Gide (1869-1951) “Olmadığın insan olarak sevilmektense, olduğun insan olarak nefret edilmek daha iyidir” André Gide’in en mükemmel sözlerindendir kuşkusuz. Mevlâna’nın “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi...

André Gide (1869-1951)

“Olmadığın insan olarak sevilmektense, olduğun insan olarak nefret edilmek daha iyidir” André Gide’in en mükemmel sözlerindendir kuşkusuz. Mevlâna’nın “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” sözlerinin, sivri bir versiyonu gibidir; ve André Gide’in Nobel ödülünün arkasındaki sırrı açıklayan, inci tanesi gibi sıralanmış kelime dizisidir aynı zamanda.

andre_gide

André Gide

En çok otobiografik romanlarıyla tanınan André Gide, 1869 Paris doğumludur. Gide’in babası Paris Üniversitesi’nde hukuk profösörüydü. Gide üç kadın tarafından büyütüldü. Annesi, teyzesi, ve hiç evlenmemiş olan İngiliz Anna Shackleton. Babası öldüğünde Gide 11 yaşındaydı. Onu büyüten, ona hayatını adayan annesi, koruyucu, sofu, dominant bir kadındı. Aile, dinini Hügenot’luktan (16. 17. yüzyılların Fransız protestanı) Katolizme değiştirmiştir.

André Gide karmaşık bir kafa yapısına sahipti. Cinselliği ile Küçük yaşta yüzleşmesi, sınıfta mastürbasyon yaparken yakalanmasıyla başladı. Bu nedenle Gide sınıftan atıldı. Gide’nin davranışının kötü olduğuna inanan annesi, ağlamasına aldırmadan onu elinden tutup doktora götürdü. Oğlunu bu alışkanlıktan caydırmak için hadım etmekle tehdit etti. Endişeli, sinirli, kaygılı André 13 yaşındayken 15 yaşında olan kuzeni Madeleine Rondeaux’a aşık oldu. Madeleine’i gizemli, buluyordu, ve hayatı boyunca taptı ona.

André Gide’in cinselliği ailesi tarafından baskı görünce bu durum benliğinde suçlu psikolojisi yarattı. Annesinin tavırları yüzünden, ‘iyi kadın’ın seksüel istekleri olmayacağı kanısına vardı.

Fahişelerden korktu. Homoseksüellik formatları ona itici geldiği için, homoseksüel ilişkiyi bir vampirin ceset yiyişine benzetti. Annesinin ölümünden sonra, evliliğe uygun olup olmadığını düşündü, ve seksüel kimliğini anlamak için can çekişti denebilecek boyutlarda acı çekti. Kadınlarla yaptığı denemeler sonuç vermedi. Buna karşın, genç erkeklerle tatmin edici beraberlikler yaşadı. Sonunda doktora gitti, umutsuz olduğunu, cinsel sapkınlığı olduğunu anlattı. Fakat doktoru ona, korkmamasını, evlenmesini, bütün bu anlattıklarının Gide’in sadece hayalinde olduğunu söyledi!

André ilk cinsel tecrübesini edindiğinde 23 yaşındaydı. Tunus’da kaldığı otelin etrafında aylak aylak dolaşan 14 yaşındaki bir Arap ile. Saklı kum tepelerinin arasında kendini sunan Arap gencine karşı önce tereddütlü davrandıysa da, sonunda arzularına yenik düştü. Ne ki, yaptığını kabullenememe duygusu ile 16 yaşındaki Meryem’i seçti. Ancak anılarında, Meryem’i, Meryem’in erkek kardeşi olarak düşündüğünü yazdı, ve yine anılarında onu, ‘genç, zayıf, siyah iblis’ diye tarif etti. (Negatif anlamda değildi bu tarif) Çocukluğunu hep hastalıklı geçiren Gide verem olunca annesi Afrika’ya geldi. Hastayken hiç kimse ile görüştürülmedi.

Genç André bir yıl sonra Cezayir’e gitti, ve burada meslektaşı Oscar Wilde, ve onun sevgilisi Alfred Dougles ile karşılaştı. Wilde, gittikleri bir kulüpte, Gide’e genç müzisyenlerden birini teklif etti, o da bunu kabul etti. André Gide, o gece yaşadıklarının hayatının en müthiş cinsel tecrübesi olarak aktardı anılarına, ve o geceyi düşündüğünde bile ekosuyla titrediğini yazdı.

Cezayir’de kaldığı süre içinde, 15 yaşındaki bir Arap hizmetkarına çok bağlandı. Bu güzel gence ‘Siyah İnci’ ismini taktı. Paris’e dönmesine yakın annesine mektup yazarak onu da beraberinde getirmek istediğini söyledi, ama annesi bu isteğe şiddetle karşı çıktı. Zenci biri geldiği taktirde, evdeki hizmetkârın terkedeceğini söyledi. Aralarındaki mektuplaşma bir ay boyunca devam ettiyse de, savaşı annesi kazandı. Siyah İnci’yi arkada bırakan Gide perişan duygularla Paris’e döndü. Fakat dört yıl sonra Cezayir’e geri geldi, onu buldu, Paris’e götürdü.

Gide’in ‘angelizm’ rahatsızlığı vardı. (Çok sevdiği birinin melek olduğuna inanmak) Ne var ki, bu rahatsızlığı, sevdikleriyle cinsel ilşkiye girmesini engelliyordu. Bu durumda ‘melek’, karısıydı!

Gide 46 yaşındayken, eski bir arkadaşının kızı olan Elizabeth Rysselberghe’e bir not gönderdi. Ona bir çocuk vermek istediğini yazdı. Ve birlikte bir kızları oldu. Catherine’i 1923’ de kabullenen Gide’in ilerki yıllarda torunu da oldu.

Kültürlü, akıllı, ve bir azize kadar iyi ve güzel insan olan karısı Madeleine, yaşadıkları platonik ilişkiden hiç şikayetçi olmadı; onun için önemli olan, Gide’in ruhunun tamamına sahip olmaktı. Lakin, André Gide 47 yaşına geldiğinde, Marc Allegret’e aşık oldu. Gide’in yakın bir arkadaşının oğlu olan Marc, 16 yaşındaydı. Aralarındaki romans, uzun süren bir arkadaşlığa dönüştü. Marc bir gece eve geç gelince; Gide hayatında ilk kez kıskançlığın acıtan duygularını hissettiğini yazdı anılarına. Fakat canı yanan biri daha vardı. Karısı Madaleine. Gide’in aşkını kendisine karşı ruhsal bir ihanet olarak kabul eden karısı, André Gide tarafından kendisine yazılan tüm mektupları yaktı. Ve fakat Gide, ruhunun sadece onu sevdiğini söyledi. Madeleine 1938 yılında hâlâ kocasına bağlı olarak öldü.

Gide’i küçükken cinsel olarak heyecanlandıran şeylerin başında, sevdiği bir oyuncağı kırıp parçalamak, ya da bozmak geliyordu. İleri yıllarda aynı tip heyecanları, kötrümlere, fiziksel sakatlığı, ya da deformasyonu olanlara, kötü ve canavar ruhlu çocuklara karşı duydu. Onlarda kendisinden birşeyler bulduğunu yazdı anılarına.

Zamanının büyük kitleleri etkileyen Gide’in yazılarını, büyük bir edebiyatçı olmasına karşın Katolik kilisesi yasakladı.

‘The İmmoralist’(1902), ‘The Counterfeiters’(1926) adlı eserlerinde, homoseksüel ilişkide tarafların görevlerini, ve her tarafın kendi ahlak yasasını şekillendirmesini anlattı. O zamana dek tabu olan konular, André Gide sayesinde edebi saygınlık kazandı. 1947 yılına kadar tüm şereflendirilmelerden yoksun bırakılan André Gide’e yetmiş sekiz yaşındayken Oxford Üniversitesi’nden doktora verildi. Ve 1947 Nobel Edebiyat Ödülü’nün Gide’e verilmesi Dünya’da sansasyon yarattı gerçi, ama bu ödüle layık görülmesinin en önemli nedeni, yazılarında ‘insan’ı, ve insanî olan herşeyi kapsamlı yazmasıydı doğal olarak. Gide, eserlerinde savunmalarını yaparken, hakikat olan hiç bir şeyden sevgisini sakınmadı. İnsanoğlunun anlaşılmaz derin psikolojisini, korkusuzca ve anlaşılır yazdı. Ve tüm yazdıkları sanatsal önem taşıdı.

“André Walter’ın not defterleri” eseri (1891), o zamanın sembolizm akımını izleyen yazar çevresine kapılar açtı. Fakat bu yılların en belirgin vakası Cezayir’e yolculuğunun neticesinde oldu. Cezayir’de hasta olan André Gide’in, ölümle boğuşması, onun katı, kuralcı, püriten geçmişine başkaldırıp isyan etmesine neden oldu. Ve bundan böyle, çalışmalarındaki, titizlik, sanatsal disiplin ve katı ahlâk kuralcılığına karşı; bedensel hazlara sınırsız düşkünlüğe kendini kaptırışı, eserlerinde çözülmesi mümkün olmayan bir baskı duygusu hissettirdi. “Dünya Meyveleri” (1897), “the drama Saul” (1903), “Return of the Prodigal” (1907), isyanını anlatan belli başlı eserleridir.

Başkaldırısı neticesinde André Gide; 1911’de özel olarak, daha sonra 1924’de açık açık yayımlanan “Croydon”da, otobiografisi “Si le grain ne meurt”da (1924), Journal 1889-1939 (1939), Journal 1939-1942 (1948), Journal 1942-1949 (1950), tarihli günlüklerinde, daha önce eşi emsali görülmemiş bir hürriyet ve özgürlükle seksüel meseleleri yazdı.

“Lafcadio’s adventures” (1914), “Strait is the Gate” (1909), “La Symphonie pastorale” (1919) André Gide’in anlatı çalışmalarıdır.

Gide’in, roman olduğuna karar verdiği tek eseri, karmaşık bir mekanizması olan, deneysel “The Counterfeiters”dır (1926).

“La Nouvelle Revue Française” dergisinin kurucularından olan André Gide, 1920’lere dek, yenilikçi, öncü ve gizli kalmış edebiyat çevrelerince tanınıyordu en fazla. Fakat daha sonraki yıllarda, tartışmalı olduğu halde, kitleleri etkisi altında bırakan bir figürdü. Çok seyahat etti. Congo’ya gittiğinde, Fransız firmalarının oradaki adaletsiz ve acımasız uygulamalarını, ekonomik suiistimallerini; iğneli ve sert bir dille yargılayan bir rapor hazırladı. Bu raporu yeni reformlara yol açtı. 1930’lu yıllarda kominizm’e olan sempatisi halkın bir bölümünü sinirlendirirken, Rusya turunda karşılaştığı acı gerçekleri, raporunda düş kırıklığı olarak yazması bir başka skandal oluşturdu.

André Gide’in ilgi alanı, Fransız Edebiyatı sınırının çok ötesine taşmıştı. Tagore, Pushkin, Blake, Whitman, Rilke, Conrad, Goethe, ve Shakespeare’i tercüme etmiştir. Çok etkili bir edebiyat kritiğiydi aynı zamanda. 1923’de hakkında kitap da yazdığı Dostoevsky gibi sorunlu yazarlara ilgi duydu. André Gide’in en son eseri Thésée (1946), eski bir efsaneye yeni bir biçim verme çalışmasıydı. Daha önce Oedipe (1931) ‘de olduğu gibi.

Jean Paul Sartre, ‘André Gide’in Nobel Ödülü alışına dair’ yaptığı uzun ve etkileyici konuşmasının bir bölümünde, “Özen gösterilmesine çaba harcandığı aşikâr ölüm ilanlarındaki, zihinsel sınırlamaların, iki yüzlülüğün, ve isyankârlığın kokusu beni çıldırttı. Burada, bizi ondan ayıran şeyleri vurgulamanın rüyasını görmek yerine, bize bağışladığı paha biçilmez mirası hatırlamak daha iyi” dedi.

Filozof, Profösör Marc Beigher’e göre, André Gide’deki gerçek değişimin “The Immoralist” (1902), ile olduğu farkedilir. Roman yazmak ihanetti, yarı aydın, orta entelektüel, sanatı ve beğeni zevki orta karar olan, buna boyun eğen, yetinen kimse olmaktı. Fakat kendisini sorgulamak için kaçma ihtiyacı, kendisini fazla ele vermeden itiraf etme duygusu ile birleşince Gide’e ihtiyacı olan gücü verdi. Ve ‘The Immoralist’ aslında, yazarın kendi hikayesinin niteliği değiştirilmiş ve yetersiz biçimde anlatılmış şekli olduğunu söylüyor. Fakat önemli olanın, içinde bulunduğu topluluğa meydan okuyarak bu kitapta anlatma formunu işlemesi olduğunu ekliyor, ve bu nedenle de hayranlık duyulması gerektiğini.

Sonbahardı. Güneş batmaktaydı. Gide, Notre Dame Kathedrali’ne ve Seine Nehri’ne baktı. Kendini Balzac romanının bir kahramanı gibi hissetti, ayaklarının altındaki şehri işgale hazır Raticnac…

Gide hırslıydı, ihtiraslıydı, uzun ve dolamaçlı patikalar bulmaktı istediği, kolay elde edilen zaferlerden memnunluk duymak değil.

=================

(Eserleri hakkında yorumlar- Nobel Ödülü Dersleri-’nden) (Cinsel hayatıyla ilgili kısımlar: Marguerite B. Thompson)

 

Ayşe AKDENİZ / Kuşadası
4 Eylül 2003 10:07
Kategoriler
EdebiyatKültür&Sanat
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • André-Gide

    André Gide: SSCB’den Dönüş – I

    Tanınmış bir Fransız yazar olan Nobel ödüllü Andre Gide, 1936’da bazı Avrupalı ​​yazar ve aydınlarla birlikte SSCB’ye gitti. Ateşli bir komünist olarak bilinen Andre Gide’in SSCB’ye davet edilmesi tesadüf...
  • André-Gide

    André Gide: SSCB’den Dönüş – II

    Nobel ödüllü bir Fransız yazar olan Andre Gide, 1936’da bazı Avrupalı ​​yazar ve entelektüellerle birlikte SSCB’ye gitti. Ateşli bir komünist olarak bilinen Andre Gide’in SSCB’ye davet edilmesi tesadüf değildi....
  • André-Gide

    André Gide: SSCB’den Dönüş – III

    Nobel ödüllü bir Fransız yazar olan Andre Gide, 1936’da bazı Avrupalı ​​yazar ve entelektüellerle birlikte SSCB’ye gitti. Ateşli bir komünist olarak bilinen Andre Gide’in SSCB’ye davet edilmesi tesadüf değildi....
  • Orhan Pamuk

    Orhan Pamuk: Kimin İçin Yazıyorsun?

    “Kimin için yazıyorsun?” Otuz yıllık yazım hayatımda okuyucuların ve gazetecilerin en çok sorduğu sorulardan biri. Soruyu soranın niyeti ve öğrenmek istediği şey yerden yere ve zamana göre değişir. Ancak...