Öğrenci Hareketi Özgürlükçü mü?

“12 Eylül 1980 tarihine kadar devletin komünizmle mücadele adıyla solun önüne koyduğu “sağ eylemin” başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, ayrılıkçı eylemlerinin yükselişiyle birlikte alternatif mücadele aracı olarak siyasal eylem seçildi. Bu...
türban sorunu

“12 Eylül 1980 tarihine kadar devletin komünizmle mücadele adıyla solun önüne koyduğu “sağ eylemin” başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, ayrılıkçı eylemlerinin yükselişiyle birlikte alternatif mücadele aracı olarak siyasal eylem seçildi. Bu dönem Devlet Başkanı tarafından açık hava toplantılarında Kur’an-ı Kerim’den ayetlerin okunduğu, tarikatlarla ‘gizli’ pazarlıkların yapıldığı, Kur’an kursları ile İmam Hatip liselerinin yaygınlaştırıldığı ve ilk genel seçimlerin ardından Meclise mescidin yapıldığı bir dönemdi. Ve bu dönem, ‘Alevilerin Müslümanlaştırılması’ adı altında Alevi köylerine cami yapıldığı bir dönemdi.

“Özal hükümetleri zamanında da ‘başarıyla’ sürdürülen İslamlaştırma faaliyetleri, Ekim 1989’da Berlin duvarının yıkılışında ifadesini bulan ‘Sosyalizmin Yenilgisi’ ve Türk Ceza Kanunu’nun 141, 142 ve 163. maddelerini sözde kaldıran yasanın çıkarılması ile birlikte daha da güçlenirken ‘ulus devlet’ kavramı da gittikçe törpüleniyor, yeni sol ya da yeniden yapılanma adı altında 2. Cumhuriyetçilik adı altında ‘modern mandacılık’ empoze edilmeye çalışılıyordu.

“1991 seçimleriyle birlikte, geniş halk kitlelerinin desteği ile kurulan DYP-SHP koalisyonundan demokratikleşme ve özgürleşme yönündeki beklentiler de boşa çıktı. Ocak 1993’te Uğur Mumcu’nun katledilmesi, Temmuz 1993’te ise devletin gözü önünde gerçekleştirilen Sivas katliamı, Aleviler ile kendisini laik olarak tanımlayanlar açısından bardağı taşıran damlalar oldular. Bu, merkez solun Mart 1994 yerel ve Aralık 1995 genel seçimlerinde ağır yenilgisini doğuracaktı.

“Bir yıl kadar süren Refah-Yol koalisyonu döneminde ise Cumhuriyete ve onun temel ilkelerine karşı gittikçe artan aymazlık toplumda daha da huzursuzluklara yol açıyor ve irticanın devlet için ‘bir numaralı tehlike’ olduğunun resmen ifade edildiği 28 Şubat süreci başlıyordu. Yani 12 Eylül darbesiyle başlayan ve onu izleyen hükümetler döneminde devletin sol ve daha ziyade bölücülükle mücadele için toplumun önüne alternatif olarak koyduğu siyasal İslam, bu sefer kendisinin ‘başkasını tehdit eden bir tehlike’ haline dönüşmüştü.

İşte bugün bu ‘tehlikenin’ en göz alıcı simgesi türbandır ve siyasal İslam diye ifade edilen dünya görüşünün herkesçe kabul gören temsilcisidir. Bu gerçeğin kabulü ise sorunun daha sağlıklı bir biçimde tartışılabilmesini sağlayacaktır. Çünkü türbanın ne olduğunun açık bir şekilde ifade edilmesi gerekmektedir. Ancak, yazınızda ifade edildiği şekliyle ‘siyasetin simgelerle ifade edildiği ve tarzın siyasi çağrışımlarla yüklü olduğu’ gerçeği belirtilirken, parkanın Anadolu’dan büyük kentlere okumak üzere gelen -palto alamayan- yoksul üniversite öğrencilerinin giyinme gereksiniminden kaynaklandığı; türbanın ise doğrudan doğruya siyasal İslam’ın temsili için kullanılan bir araç olduğu göz ardı edilmektedir. Parka başlangıçta eylemci öğrenciler tarafından giyilirken, daha sonra kendiliğinden herkesin giyindiği bir üretim sektörüne dönüşmüş ve 12 Eylül’le birlikte ortadan kaybolarak devrini kapamıştır. Ama bugün, gerek üniversitelerde gerekse kamu kuruluşlarında türban takmanın mücadelesini veren kişiler -özgürlük adı altında- türbanın da kot pantolon ya da mini etek gibi bir giyinme tarzı olduğunu ifade ederlerken temsil ettiği ideolojiyi bir anlamda inkar etmekte; bunun yanı sıra gerek kot pantolon gerekse mini eteğin de kamu kurum ve kuruluşlarında ‘yasak’ olduğunu gözden kaçırmaya çalışmaktadırlar.

türban meselesi

“Gözden kaçan diğer nokta ise türbanın bir özgürlük sorunu değil sadece kendini ‘açıkça ifade edemeyen’ bir siyasi kimliğin en gözde simgesi olduğudur. Türbana izin verilmesi de sorunu çözmeyecektir. Çünkü ideolojinin kendisi açıkça savunulmadıkça özgürlüğü talep edilen simgelerin de sonu gelmeyecektir. Türban hoşgörüyle karşılanıldığında bunu örneğin cüppe takip edecektir ya da peçe takmak istenilecektir. Yarın peçe ile gelmek için mücadeleye başlanıldığında tavır ne olacaktır? Yüzü görünmeyen bir insanla gerek okulda ve hastanede gerekse devlet dairesinde -yani kamusal alanda- nasıl bir iletişim ya da güven duygusu içinde olunacaktır? Bugün herkes farkındadır ki kırsalda örtünen kadın ile kentte örtünen kadın arasındaki fark hiçbir tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde nettir. Sizin de belirttiğiniz üzere konunun asıl problematiği üniversitenin kamusal alan olup olmadığı noktasında düğümlenmektedir. Türkiye’de üniversitelerin bir devlet dairesi konumunda olduğunu ve bu gözle değerlendirildiğini; fakat bunun böyle olmaması gerektiğini ben de savunuyorum. Ancak bu noktadan hareketle bugün için üniversitenin kamusal alan olmadığını söylemek mümkün değildir. Çünkü özerk, akademik ve demokratik bir üniversitenin mücadelesi verilmedikçe üniversite bir devlet dairesi konumundan çıkarılamaz. Bir devlet dairesi konumundan çıkmayan bir üniversitede ise türban sorunu, giyinme özgürlüğü ya da inanç özgürlüğü gibi bir takım gerekçelerle çözülemez. Çünkü özgürlükleri madde madde sıralayıp bunların içinden birkaçını seçme gibi bir oportünist tavır da sorunun çözümüne hiçbir katkısı olmayacaktır.

“Bu düşüncelerle türban meselesinin çözümünün sadece bir simgenin savunulmasından ya da serbest bırakılmasından değil, demokratikleşmeden; yani tüm düşünceleri özgürce savunabilmekten geçtiğini düşünüyorum. Özgürleşme ise simgenin değil, ‘beynin’ özgürleşmesinden geçmektedir. Bu nedenlerden dolayıdır ki solun türban meselesine bakışı da türbanı savunanlardan farklıdır ve zaten olmak zorundadır. Çünkü ideolojik anlamda sol tüm yasaklara karşıdır. Fakat bu karşı olmada sol, sadece belli simgelere özgürlük tanınması için değil sosyal ve ekonomik anlamda tüm özgürlüklerin elde edilmesi için mücadele eder. Yani sol, ideolojik boyutta türbanın yasaklanmasına karşı olmasına rağmen sadece türbanın serbest bırakılmasının değil, fakat insanların Şeriatı ya da başka bir fikri özgürce savunma ve ifade edebilmesinin mücadelesini yapar. Bunun da adı -her zaman karşımıza bir sorun olarak çıkagelen- düşünce özgürlüğünden başka bir şey değildir. Ayrıca düşünce özgürlüğünü savunurken sağın ya da siyasal İslam’ın bu anlamda kendilerini destekleyip desteklemediklerini; yani demokratik haklar ya da özerk üniversite mücadelesinde yanlarında yer alıp almadıklarını düşünmez bile! Bu nedenlerden dolayıdır ki İslamcı solcu birliği olarak sunulan bu hadise, doğal olarak sol görüşlü öğrencilerin yoğun ilgisini çekmemiş, ‘Sivas katilleriyle yan yana durmak’ gibi bir histen dolayı değil; ama ‘bu gerçeğin fark edilmesi bu kopuşa’ yol açmıştır.

“İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu hakkındaki görüşlerinize gelince: Bu konuda bilgi eksikliği olduğunu düşünüyorum. Çünkü Alemdaroğlu’nun kılık kıyafet konusundaki tavrı sadece rektör oluşuyla ilgili ya da rek­tör oluşuyla birlikte ortaya çıkan bir tavır değildir. Aynı tavrı rektör seçilmeden evvel Cer­rahpaşa Tıp Fakültesi Cerrahi Tıp Bilimleri Bölüm Başkanlığını sürdürdüğü dönemde de (Refah-Yol hükümeti döneminde de neredeyse tek başına) göstermişti. (Hatırlanırsa, zamanın başbakanı Necmettin Erbakan ‘O rektörler başörtülü kızlarımıza selam duracaklar’ şeklinde beyanat veriyordu). Keza İstanbul Üniversitesi rektörlüğüne aday olduğu 1997 yılı sonlarında ‘Türban konusundaki tavrınız ne olacak’ şeklindeki soruya ise yasa ve yönetmeliklerin emrettiği doğrultuda izin vermeyeceğini de açıkça belirtmişti. Bu nedenle söz konusu genelgenin yayımlanması şaşırtıcı olmayıp, yazınızda ifade edildiği şekliyle ‘bunca zaman sonra, bu kadar heves ve iştiyakla uygulamaya’ sokulmamıştır. Ve yine ayrıca dikkate alınması gereken diğer bir nokta ise rektörün yasa ve yönetmelikleri arzu ettiği şekilde uygulama ya da günün koşullarına göre yorumlama hakkının -beğenelim ya da beğenmeyelim- olmadığı ve devleti temsil eden bir makamı işgal ettiğidir ki; bu anlamda, hatta önceki rektörlerin görevlerini yapmadığı bile iddia edilebilir. Yoksa sorunu sadece yasallık-meşruluk gibi bir ayırımın tanınmaması ya da bir hukuki pozitivizm örneğinin sunulması şeklinde değerlendirmek, soruna bakışın diyalektik perspektiften ne kadar uzak olduğunu yansıtmaktadır.

“Türban sorununun yeni eğitim öğretim döneminin başlayacağı şu günlerde yine gündemin baş sıralarına oturacağı açık şekilde gözükmektedir. Türban konusunda ben de değerli yazar arkadaşlarım gibi susmak değil tavır almanın gerektiğini düşünüyorum. Ama bu tavır simgelerin peşinde koşan bir tavır değil; özerk, akademik ve demokratik bir üniversitenin yanında olan ve bunun mücadelesini yapan bir tavır olmalıdır. Çünkü eğer o sol ise, kendi değerlerinde tutarlı olmalı ve olmak zorundadır da!. Aksi halde o, sol olmayacak; onun adına -bugünün popüler deyimiyle- ‘liboşluk’ denilecektir!”

Türban Konusunda Değişen Ne?

Yukarıda daha önce sunulan ve “kabul görmeyen” yazım (Bazı noktalama işaretlerindeki düzeltmeler dışında, bir kelime dahi ekleme ya da çıkarılmadan) aynen yazılmıştır. Bu yazı, Birikim dergisinin 1998 yılı, Nisan 108. sayısında yer alan “Öğrenci Hareketi Özgürlükçü mü Başlıklı Yazılar Üzerine” başlıklı yazılar üzerine kaleme alınmış olup, dönemin Yazı İşleri Müdürü Sayın Sezar Atmaca’ya 21 Eylül 1998 tarihinde aşağıdaki sunumla fakslanmıştı.

“Sayın Atmaca,

“78 kuşağının” -onur duyarak ifade ediyorum- bir mensubu sıfatıyla 12 Eylül’den önce de Birikim Dergisi’ni okuma imkânına sahiptim. Bugün de -ancak son 3 yıldır- Dergi’yi takip edebildim. Altı ay kadar süreyle yurtdışında bulunmam nedeniyle Dergi’nin Nisan sayısını ancak yurda döndüğüm Haziran ayı sonunda okuyabildim. Bu sayıda yer alan ‘Öğrenci Hareketi Özgürlükçü mü?’ başlıklı yazı, sadece İstanbul Üniversitesi personeli olduğum için ilgimi çekmedi; bu ülke için düşünen, düşünce üretmeye çalışan sizler gibi beni de ekte sunduğum yazıyı kaleme almaya zorladı. Yayınlanması dileğiyle yazımı yayın kurulunuzun takdirlerine sunuyor, çalışmalarınızda başarılarınızın devamını diliyorum.”

Yazımı faksladığımın geçen günleri ardından (Çünkü, yazımın alındığı/kabul edildiği ya da reddedildiği şeklinde bir cevap alamadığım için) söz konusu Birikim dergisini telefonla aradığımda, karşıma çıkan ve adının Abdullah olduğunu belirten kişi; yazımın ne olduğu konusuna cevapla “Siz ne karışırsınız ki, isteyen istediği gibi giyinir” şeklinde bir yanıt vermişti ki, bunun Türkçe meali: (“Hemşerim sana ne oluyor”) anlamına(!) geliyordu.

Ardından bu yazımı (ki o zamanlar hiç tanışmıyordum ve bu vesileyle tanışma şerefine erdiğim) Cumhuriyet gazetesinden Sevgili Ağabeyim Hikmet Çetinkaya’ya “Ağabey bu yazıda bir sorun var mı? Ya da ben yanlış mı düşünüyorum?” düşünceleriyle faksladım ve görüştüm. Ve sonuçta bu yazının genel itibariyle olan özütü, “Solun Türban Tartışmaları Üzerine (Cumhuriyet, 16 Kasım 1998; s: 13)” başlığıyla yayımlandı.

Peki, ne oldu da bu günleri yaşıyoruz? Öyle ya; Cumhurbaşkanımızın eşi türbanlı; Başbakanımızın eşi türbanlı; Bakanlarımızın nerdeyse tamamının eşleri türbanlı; ve iktidara sahip milletvekillerimizin de eşlerinin nerdeyse tamamına yakını türbanlı!.. Peki bu 8 yıllık AKP iktidarında ne oldu ki, ya da ne değişti ki bugünlere geldik?..

Şimdi “Türban ya da başörtüsü” konusunda hiçbir şey değişmedi; ya da niye değişmedi sorusu akla gelmeyecek mi? O zaman şuna da şöyle bir bakalım!..

Ve Bugün Ne Değişti ki?

Ve bugün ne yazık ki hiçbir şey değişmedi! Değişen çok şey oldu ama değişmeyen alt-orta sınıfa mensup kızlarımıza, evlatlarımıza ve dolayısıyla ailelerine oldu; ancak bu nasıl oldu da değişti?..

Başlayalım o zaman: Bugün ne değişti ki; ya da bakalım değişen zamana?..

Siyasetçi kimliğine hukuken sahip olmadığı halde Sayın Başbakan Recep Tayip Erdoğan, Cumhuriyeti kuran partinin; CHP’nin Genel Başkanı Deniz Baykal tarafından (Hiçbir hukuka, hatta “kabile” hukukuna dahi uymayacak şekilde Siirt’ten milletvekili seçtirilerek) başbakan yapıldı ki, bu operasyonun başlangıcıydı. Ve sonuçta türban, Başbakanlık makamına yükselmişti; ama başörtülü kızlarımız konusunda hala ses yoktu!..

Ve sonra -öyle ya da böyle- Cumhurbaşkanlığı makamına Sayın Abdullah Gül çıkıyordu; bu sefer ise “türban” bizim için en yüce olan makama; Cumhurbaşkanlığı katına çıkıyordu. Tabii ki yine türban sorununda bir çözüm gözükmüyordu. Bu arada AKP’li iktidar grubu yazılan bu kanun taslağına ve MHP’nin de desteğiyle 411 oyla TBMM’den geçirdikleri bu yasayı iptal etmemek için hukukçu olmaya gerek yoktu. Gerek yapılış, gerekse usul yönünden tamamen Anayasa’ya aykırıydı ki, bu sadece benim değil, çoğu hukukçunun görüşü olup, bu yasa koyucular; iktidar grubu ve destekçisi MHP tarafından bilinçli yapılmış ve Anayasa Mahkemesi’nin iptal edeceği bilinerek ya da düşünülerek çıkarılmış bir yasaydı ve “bu durum” böylelikle “iktidarları uğruna kullanılmıştı!. Ancak aksini düşünenler var ise -ki var hâlâ bu konuşmaları yapanlar- oturup televizyonlarda fetva aramaya da devam edebilirler.

Bugün için bu hükümet çok istiyorsa bu “türban sorununu anında çözer!” diyorum!.. A­ma bakınız, 8 yıllık icraatları boyunca neden bu başörtüsü ya da türban -adı her neyse-, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık; Bakanlık ve Milletvekilleri nezdinde uygun da, benim öğrencilerim için neden uygun değil; niye bu benim öğrencilerim perukla, boneyle hastanemde gezmek ve böyle hallerde derslere girmek durumundalar? Niye bu çileyi çekiyorlar?.. Bunun sorumluluğunu kim alacak?..

Artık bu evlatlarımızın da başlarını önlerine eğip düşünmeleri gerekiyor; çünkü: Biz niye böyleyiz; sömürü nedir; ne kılıkta ortaya çıkar diye düşünmeleri gerekiyor. Çünkü bu çocuklarımız, yukarıda sözünü ettiğim makamlarda oturmuyorlar ve bu bilinen “sıkıntının devamı” onların varlık nedenidir de ondan!.. Lütfen bu çocuklarımız bunları düşünsünler!.. Televizyonlarda çıkan ve bu konuda fetva vermeye çalışan bazı “gösterişli başörtülü hanımları” lütfen iyice izleyip karar versinler!..”

Ben buna Sevgili Uğur Mumcu’nun değişiyle “Ben bunlara söyleyecek laflar buluyorum ama söyleyemiyorum” ve bu başörtülü kızlarımızın, şu 12 Eylül sürecinden bu yana ve Anavatan Partisi de dahil olmak üzere, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 8 yıllık iktidarları boyunca nasıl “iktidarlarının devamı uğruna” nasıl kullanıldıklarını görüyorum; ancak benim arzu ettiğim, bu kızlarımızın da bunu görmeleri ve fark etmeleri yönündedir!..

Ve sonuç olarak, ben İstanbul Üniversitesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi sıfatıyla, artık bu öğrencilerimin/evlatlarımın üzerinden daha da siyaset üretilmemesini gerektiği düşüncesiyle bu konu hakkında daha da başka söz söylemek istemiyorum; aslında “çok sözler söylemek istiyorum” ama bunu “liboş ve her devrin insanı olan” kişilere söylemek istiyorum; ama yine de Sevgili Uğur Mumcu’nun deyimiyle “bu kişiler hakkında” sözler buluyorum ama başka da söz bulamıyorum”

Ve ben sunduğum bu görüşlerimle ve Sebati Özdemir kimliğiyle artık başka da laf bulamıyorum!..

Prof. Dr. Sebati Özdemir

Kategoriler
Analiz

Benzer Konular

  • Eşinizin ailesi kapanmanızı isterse

    Eşinizin ailesi kapanmanızı isterse…

    İşin içinden çıkamadığınız, tüm sorunlarınızı ve sorularınızı, Gönül Derman çözümlüyor. AÇIK VE KAPALI AYRIMI… Soru: İyi günler Gönül abla. Ben 23 yaşındayım yakında evliliği düşündüğümüz bir erkek arkadaşım var....
  • Türban

    Artık Anlaşsak

    İkisinde de endişe hâkim. Biri, hakkının yendiğini düşünüyor. Diğeri “Beni tehdit edebilir” diyor. Ama aradan üçüncü bir kesim sıyrılmaya başladı. ‘Empati’yi savunuyorlar. “Kendinizi diğer tarafın yerine koyun” tavsiyesinde bulunuyorlar....
  • Türban tıkandı

    Türban tıkandı

    Türbanlı sanığın mahkeme salonundan çıkartılması haberiyle, kişisel hak ve özgürlüklerin bir kez daha güme gittiğini düşünüp, üzüldük. Hakim tarafından düşünürken aklıma Aziz Nesin’ in Striptiz Basri’ si geldi. Hikayenin...
  • Kıbrıs yoksa, şenlik de yok

    Kıbrıs yoksa, şenlik de yok!

    Darbecilerin hedefi, üniversitede “Türk olmanın şeref ve mutluluğunu duyan”, “milli birlik ve beraberliği kuvvetlendirici ruh ve irade gücü taşıyan” üniform bir öğrenci tipi yaratmaktı. 7 Nisan 2004 tarihinde, İnönü...