Obezite

Şişmanlık genetik hafızamızdan miras değil! Ben diyet düşüncesiyle yapılan her şeyin, kişiye zarar verdiğini düşünenlerdenim ki, bu konuda bayağı tecrübeliyim. Düşüncesi bile stres yapan bir kelime. DİYET kelimesi önceleri,...
obezite

Şişmanlık genetik hafızamızdan miras değil!

Ben diyet düşüncesiyle yapılan her şeyin, kişiye zarar verdiğini düşünenlerdenim ki, bu konuda bayağı tecrübeliyim. Düşüncesi bile stres yapan bir kelime. DİYET kelimesi önceleri, hastalıklarda kullanılan, tedaviye yardımcı kısıtlı bir yeme şeklini ifade ederken, günümüzde artık şişman insanların önüne koyulan reçeteler halini aldı. Yıllarca kilo problemi yaşamış, her türlü mucize diyeti tatmış, zaman zaman kilo versem de kareköküyle geri almış biri olarak, bu kelimenin kullanılmaması gerektiğini düşünüyorum.

Diyet:
Amaç: Kilo vermek
Zaman: Belli bir sure
Metot: Diyete uygun beslenme

Belli bir zaman dilimi içerisinde kilo verme amaçlı, aslında bize ait olmayan beslenme şekilleriyle yapılan diyetler başarısızlığa mahkumdur. Çünkü her şey özüne dönme eğilimi taşır. Önce amacımız diyet değil, sağlıklı beslenme olmalıdır. Hedef amaçtan çıkıp, yaşam tarzı halini almalıdır. Sağlıklı beslenmenin içinde zaten fazla veya yetersiz kilolar dengeye gelecektir. Süre belli bir zaman dilimi değil, yaşamın tamamını kapsayacak şekilde olmalıdır. Hiçbir diyet yoktur ki bırakıldığında tekrar kilo alınmasın. Bizler, sağlıklı kilolarla hayatımıza devam edebileceğimiz bir beslenme şeklini, keyif aldığımız şeyleri hayatımızdan tamamen dışlayarak yapamayız. Yoksa en ufak bir kaçamağımızda yaşadığımız vicdan azabı, bizim diyete uyumumuzu bozar. Bu yüzden keyif aldığımız zararlı besinleri, faydalılarla olan dengesini de kurarak, içine katmalıyız beslenmemizin. Keyif nesnelerimizin odaklarını değiştirmeliyiz. Taze fasulyeyi yemenin getireceği keyfi yaşamayı öğrenmeliyiz.

Kilo vermemiz için, yaşam standardımızın içerisinde de değişiklikler yapmalıyız. Spordan nefret eden birinin, ne kadar spor merkezine gitmesini bekleyebiliriz. 3 gün veya bir hafta mı? Hadi kilolarını verene kadar diyelim, peki ya sonra? Eğer hayatımızda sürekliliğini sağlayamayacaksak lütfen bu tarz egzersizleri yapmayalım. Çünkü bırakıldığında kilolar üzerinde bumerang etkisi yapıyor. Ama yaşamımıza alabileceğimiz küçük şeyler, fark etmeden stres yapmadan, kilomuzu dengede tutabiliyor. Örneğin merdiven alışkanlığı kazanmamız veya 2 durak önce inip işe yürüyerek devam etmemiz gibi. Bir gerçek varsa, sağlıklı kilolarda olmak bir disiplin gerektirir.

Bazen tüm bunları yapsak da kilo vermemiz çok güçtür. Yeniden ve yeniden aynı yerde tıkanıp kaldığımızı hissederiz. Her şeyi bilmemize rağmen gizli bir el sanki bizi tutar ve hep yanlış yola teşvik eder. Şişman olduğumuz için duyduğumuz utanç, yediğimiz her lokmada hissettiğimiz suçluluk, mutsuzlukla geçen zamanlar, yapılan onlarca diyet, verilen yüzlerce karar, sonuç yine hüsran. Hala aynı yanlış yoldan gideriz.

Çünkü asıl sorunun kaynağı bizdedir ve biz kilolarımızla savaşırken o istifini bozmadan aynı yerde gram eksilmeden durmaktadır. Onu yediklerimizle zayıflatma şansımız yoktur.

Bu tarz kişilerde, önce sorunun asıl kaynağını bulmak gerekir. İçsel bir yolculuk yapılır. Daha çok, ‘korunma duygusuyla içgüdüsel bir savunma mekanizması sonucu’ kilo alırız. Şiddetli korku, öfke, suçluluk hissi, büyük bir boşluk hissi (özelikle anne baba kayıplarında, ayrılıklarda) bu korunma ihtiyacı hissedilebilir. Kendimizi korku dolu, güvencesiz hissederiz. Stres yaratırız. Stresle baş etme mekanizmaları devreye girerek büyü, güçlen emri verir beynimiz. Büyümeyi kilo almak, hacmi artırmak olarak algılayan beyinin emrindeki tüm hücreler buna hizmet eder. Sonuç kaçınılmazdır, girerek büyüyen kütlesi, hacmi artan yağ hücreleri depolanır.

İlkel duygu büyüyerek korunmayı hedefler

İlkel Duygu: İlk çağlarda zorlu yaşam şartları, sadece fiziksel güçlü olanın yaşamasına izin veriyordu. Yemek bulabilmek, barınmak, kendisini ve ailesini koruyabilmek, hayatta kalabilmek için diğer canlılar ve tabiatla baş edebilmesi gerekiyordu. Bunun yolu, fiziksel olarak iri ve güçlü olmaktan geçiyordu. Aynen taş devrindeki Fred Çakmaktaş gibi. Bu yüzden alt beyinde ‘hayatta kalabilmek için büyümeliyim’ öğretisi oluştu. Tehdit hissettiği her anda, vücut yağ hücrelerini artırma yoluna giderek büyümeyi öğrendi. Bu o çağlarda insanoğlunun çok da işine yaradı. En büyük olan, en güçlüydü. ‘Zayıfsan büyü, genişle, hacmini artır’ öğretisi, hayatta kalmanın kuralı olarak kaydedildi.

İlk çağlardan itibaren, fiziksel zayıflığa karşı öğrenilen ve verilen bu tepki, zaman içinde kodlanmış, artık bilinç üstünden bağımsız otomatikleşmiştir. (Aynı nöronal sinapsların üst üste kullanımı artık bu yolu aktifleştirmiş ve otomatikleştirmiştir.)

Bu yüzden bizde duygusal olarak kendimizi zayıf hissettiğimiz anlarda, bu bildik nöronlar hemen faaliyete geçer ve bizi mutlu sona ulaştırır. Bu kocaman bir sufle olabildiği gibi birkaç tabak pilav da olabilir. Onunla birleşince otomatikman güvende hissederiz. Tabi bu çok kısa bir andır. Gerçek bir duygu olmadığı için, kısa sürede tekrar tekrar bunu yaşamak isteriz. Sık sık duyarım kendimi dolabın başından alamıyorum tok olsam da yemek istiyorum gibi. (Tecrübeyle de sabittir…)

Bu koruma mekanizmasının bir diğer çalışma şekli ise, yine bizi korumayı hedeflerken tombullaştırır. 🙂

İlk çağlardaki insanlar şişmanlayarak, yağ hücrelerinin koruyucu ısıtıcılığından (palto vazifesi) yararlanmıştır. Bugün ispatlanmıştır ki, soğukta beyin aldığı tüm gıdayı yağa dönüştürüp, depolama eğilimindedir. Çünkü otomatik olarak bilinçaltında, artan yağ dokusunun bedeni soğuktan koruyacağı alt mekanizması çalışmaktadır. Aynı şekilde sıcakta ise, bu korunma ihtiyacı ortadan kalktığı için, depo yağları yakma eğilimi fazladır. Bu sebeple pek çok kişiden, bunun yakınmalarını duyarız. Kışın yemeseler de kilo aldıklarını, yaptıkları diyetlerin başarılı olmadığını. Bunun en büyük sebebi, beynimizin soğuğu tehdit olarak algılayıp, bizi korumaya almasıdır. Hatırlayalım kutuplarda tüm eskimolar kilolu ve göbekli, ekvatorda yaşayan insanlar ise hep zayıftır.
Korunma ihtiyacı sadece fiziksel değildir. Herkes için farklı olabilir. Eşinin kıskançlığında korunmak isteyen bir kadının şişmanlaması, onu kıskançlık duygusunun getirdiği stresten korurken, annesinin yokluğunda çok acı çeken bir çocuğun büyürsem bu kadar canım yanmaz duygusu, gurbetçi bir ailenin kızı olarak dışlanan ve yalnızlıktan korunma duygusuyla yemesi, tacize uğrayan bir kişinin, bir daha bunu yaşamamak için, dikkat çekmemek için şişmanlaması gibi…

Hepsinde ortak olan, bu duygunun yarattığı strestir. Kişi korunmasız hissettiği an strese girer. Bu stresi kaldırmak için devreye bu bilinçaltı mekanizmaları girer…

Peki, kilo almamızda sadece bu mekanizmalar mı etkili?

Öyleyse hiç şansımız kalmaz, çünkü zaten bizden bağımsız çalışıyorlarmış diyebilirsiniz. Hayır, tabi ki! Bu sadece bir parçası… Kilo almamızda etkili olan unsurlar kısaca:

– Bilinçaltı ilkel mekanizmalar
– Stres yaratan kaynaklar
– Yaşanılan travmalar
– İnançlarımız

Yaşadığımız travmalar bizde derin izler bırakır. Bazıları hep hayatımızın içindedir bizimle. Unutturmaz kendini. Bazılarını ise unutmayı seçmişizdir fark etmeden. Çünkü anca öyle baş edebilmişizdir. Ama hiç beklemediğimiz bir anda, bir şekilde önümüze çıkarlar. Kaza yapmış birinin, akabinde araca binmekten korkması bize kazayı anlatsa da aynı kişi çilek alerjisi ile bize geliyorsa, bunu kaza ile ilişkilendirmek pek kolay değildir. Oysa kaza anında çarpılan kamyon çilek yüklüdür ve o günden bu yana çilek alerjisi vardır. Burada kaza ile ilişkilendirebilmek, ilk bakışta hastanın kendisi için çok zordur. Çoğu zaman kamyonun çilek yüklü olduğunu hatırlamaz bile. Burada bize en çok ışık tutan, duygunun şeklidir!

Az önceki örnekte, kişi çilek görünce ölecek gibi hissettiğini ve sanki son nefesini verecekmiş gibi hissettiğini söylediğinde, bu duygunun benzerini nerede hissettiğini hatırlaması, kilidi açan anahtar gibidir. Veya duygunun tamamını bedeninde yaşayabilmesi (ki bunu allerjen madde ile yapmamız kolaydır ama riskleri vardır) bizi sonuca götürür.

Şişmanlamamıza neden olan travmalar, bizim kilo almaya başlama dönemlerinden önce yaşanmıştır. İlk travma en etkilisidir. Diğerleri daha çok, onun tekrarları gibidir. Travma sonrası kişilerde boşluk hissi çoğunluktadır. Kişi sürekli, bu boşluğu doldurmaya çalışır fark etmeden.

Fiziksel görünüşümüze ait inançlarımız vardır yıllar içinde oluşmuş. Onlar aşılmaz dağlar gibidir bizim için. Hiçbir zaman zirvede olacağımızı düşünemeyiz. Baştan kabullenmişizdir kaçınılmaz olanı.

– Asla kilo veremem
– Kilolu olmak kaderim
– Versem de gene alırım
– Genlerim kilolu benim
– Su içsem yarıyor
– Sürekli spor yapamam

Ve bu kadar yüksek görünürken dağın zirvesini denemek bile gelmez içimizden. Bunların her biri bizde stres yaratır. Her zayıflamaya karar verdiğimizde, bizimle birlikte tartıya çıkar. Sanki alay ederler bizimle. Bu inançlara ait duygularımızı temizlediğimizde, büyük bir rahatlama hissederiz. Artık zirve, ulaşılmaz olmaktan çıkmıştır.
Hayatımızda bize ağırlık yapan yüklerimizi bir bir sırtımızdan atmamız gerekir. Onlar bizim hızımızı keserler. Gücümüzü azaltırlar. Bazen öyle bir noktaya geliriz ki, artık ileri bakamaz oluruz. Hep geriye sarmaya başlarız. Oysa bunlarla yüzleşip, yaralarımızı kabul ettiğimizde, başlarız hafiflemeye. Kendimizi sevebilmemiz için, mutlaka sırtımızda ne taşıdığımızı bilmemiz gerekir. Onlarla vedalaşmaya hazır olmalıyız. Gerisi sadece biraz destekle aşılabilir.

Kategoriler
BeslenmeSağlık
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • Çocuklarda Obezite

    Çocuklarda Obezite

    Günümüzde obezite, ergen ve çocukları etkileyen en yaygın medikal problemlerden biridir. Araştırmalar bu sorunun gün geçtikçe daha da büyüyerek ilerlediğini göstermekte ve çocukluk obezitesi çözülmesi gereken en büyük sağlık...
  • Çocuklarda doğru beslenme alışkanlıkları

    Çocuğunuzun “Obez” Olmaması Sizin Elinizde!

    Oyun veya okul çağında artık evden çıkmaya başlayan çocuklarınız, dış dünyada değişik ambalajlar içinde sunularak onları cezbeden ve hiçbir yararlı etki göstermeyen ürünlerle tanışmaya başlar. Bu durumun en vahim...
  • Obeziteye Karşı Anne Sütü

    Obeziteye Karşı Anne Sütü

    Prof. Dr. Hilal Mocan, çocuklarını fazla kilolardan korumaları için anne-babaları uyarıyor. Türkiye’de çocukların % 15-20’si obez. Bu oran gün geçtikçe artıyor. Obeziteyi önlemenin en iyi yolu, bebeği anne sütüyle...
  • Bilgisayar çocuk obezite

    “Nintendo nesli” kilo sorunu yaşıyor

    Bilgisayar karşısında hareketsiz bir çocukluk yaşayan yeni jenerasyonda obezite gözle görünür şekilde arttı. Kanada’da yaşları 7 ile 13 arasında olan erkek çocuklar arasında aşırı kilo sorunu, 1981 ve 1996...