Niçin Baktın Bana Öyle

Dün gece sabaha kadar ağladım. “Niçinini” bilmeden… Sabah olanda yağmur dindi, içimin rüzgârları kattı önüne karabulutları, sürüyüp gitti. Güneşler açtı, hem de ne güzel güneşler. Yalnız tadı kaldı geride....

Dün gece sabaha kadar ağladım. “Niçinini” bilmeden… Sabah olanda yağmur dindi, içimin rüzgârları kattı önüne karabulutları, sürüyüp gitti. Güneşler açtı, hem de ne güzel güneşler. Yalnız tadı kaldı geride. Herkesten uzakta, kendi başına ve de hiç ama hiç sebepsiz ağlayabilme sereserpeliginin tadı. Kimsenin “Niçin ağlıyorsun”una cevap vermek için tasalanmadan. “Basın mi ağrıyor”, “üstüne yar mi sevdiler”, “bu hüzzam makamı mi dokundu”, “sevdiğin biri mi göçtü”, “Karadeniz’de gemilerin mi battı?”

Martı

Beni tanımayan sorular bunlar. Bunlara ağlayacak insan miyim ben? Ağladım mi, ağlama hakkımı kullanmak için ağlarım. Hesabını da vermem!

Sydney Pollack’in Horace McCoy’un romanını konu alarak 60’li yılların sonunda yaptığı, başrollerini Jane Fonda ile Michael Sarrazin’in paylaştığı Amerikan sinemasının unutulmaz klasiği “Atları da Vururlar” (They Shoot Horses Don’t They ) filmini hatırlayan (anımsayan varsa, o da olur) var midir, bilmem. 30’larin Büyük Ekonomik Krizi (Great Depression) sırasında, bir uyanık vatandaşın umudunu ve yaşama gücünü yitirmislerden para tırtıklamak için düzenlediği dans maratonuna katılan insanların hayatından bir kesit ele alınır filmde. Jane Fonda 6 gün süren dans maratonundan sonra bitap düşmüştür; artık beş peny dahi alamayacağını anlayınca kavalyesi Sarrazin’den kendisini öldürmesini ister. O da öldürür! Jane’i değil, yaralı bir atı vurur Sarrazin…

O noktaya gelinceye kadar içindeki birikimi inkar etmek eğiliminde olan Fonda, bir ara bakar ki ipek çorabı kaçmış, çorabim da çorabim diye başlar aglamaya… Nedense ben bu sahneden çok etkilenmiştim o zaman. Dedim ya, insan ağlamasına bir ‘çünkü’ bulmak istedi mi, çorap kaçığı bahane… Dün akşam benim ayağımda ipek çorap da yoktu. İşte, öylecene ağladım.

Çok eskiden, İzmir’de hikayeci Özcan Güven’in bağında gördüğüm bir martıyı hatırladım. Gördüğüm ilk ölü şeydi. Kustu diyemiyorum. Çünkü kuş değildi. Ak telekleri yatık, çirkin gagası düşük, gözkapakları düşük, bir zamanlar martı olan bir sey… Yanımda İzmir’li şair Levent Atalay vardı. Hemen not defterini çıkardı. Zamanın olduğu yerde bir marti… filan diye bir şiire başladı. Bense bakakaldım. Yani, bu martinin bir martı gibi havada dolanarak, denizde gözüne kestirdiği balığı hoppadanak kapmamak için neyi eksikti ki… Kanatları, kuyruğu nesi, hepsi tamam. Ama artık bizim martı, martı değil. Başka bir sey… Ölümün anlamsızlığını, korkutucu anlamsızlığını, ilk o gün düşündüm galiba. Lisede öğrenciydim. Çok da kötü bir ögrenci…

Dün gece o martı için bile değildi gözyaslarim. İstiklalimin (!) ifadesiydi… Niçin ağladığımı söylemek zorunda olmadan aglayabilmek hakkımı kullanıyordum, o kadar.

Ve bu güzel bir haktır. Amerikalıların (galiba, tek sevdiğim Amerikan icadı) the right to be left alone dedikleri “Ilisilmeme hakkı”… Bayılıyorum bu hakkima… Türkiye’de doğup büyümenin yarattığı bir açlıkla saldiriyorum ona. Ben bu hakkı prenses Diana’nin Tiarasiyla bile değişmem.

Niçin sorusunun kültürel endikasyonlari var. Amerikalının ‘niçin’i, herbirseyi gibi pragmatisttir. Problem çözmek için sorar Amerikalı ‘niçin’i. Türklerin ‘niçin’i ise eleştireldir. Bir azarlama taşır içinde. Ille de bir ‘çünkü’… Bu ‘çünkü’, su ya da bu şekilde hayatında bir şeyi değiştirmeyecek olanlar tarafından sorulur. Sahiden merak etse soran, hadi neyse, o zaman belki de üşenmez, düşünmeye başlarım niçin ağladığımı. Bir kez düsünmeyegör, bulursun… Ağlanacak şeyin kıtlığına kıran mi girdi? Geçen hafta Belfast’da bir grup ihtiyar amca, portakal rengi elbiseleriyle bir sokakta geçit yapmak istedi, aman olay çıkmasın dediler! “Yok, çıksın!” dedi amcalar. Biri gelip bir evi kundakladı. Üç kardeş yanarak oldu. Biri 6, biri 8, biri 11 yasinda…11 yasindakinin on dışı düşmüş, yenisi çıkacak yerine. çıkamadı. Şimdi bu on dişe ağlamamak olur mu? Ey amcalar, portakal amcalar… (Amma biri gelip, ” Niçin ağlıyorsun?” dese, sen de “hiç çıkamayacak olan on dişe ağlıyorum” diyemezsin ki.)

Komşumun oğlu sordu bir defa:
“Tavşan uçar mi?”
Başımı gömüldügüm kitaptan kaldırıp, kısaca:
“Uçmaz,” dedim.
“Niçin?”
“Çünkü kanatları yoktur.”
“Uçağa binsin o zaman!”

Fesuphanallah…

Bir başka çocuk gördüm, zırıl zırıl agliyor… Sıra bende:

“Niçin ağlıyorsun?” dedim.
“Dondurmamin çekirdeği çıkmadı!”dedi.
“Dondurmalarda çekirdek olmaz ki.”
“Niçin?”
“Çünkü şeftaliler bütün çekirdekleri kapmış!”
Gözlerini kırpıştırdı ve susup yürüdü…

Komşumuzun oğlu çok akıllıydı. 7 yaşında Asterix okuyacak kadar akıllı. Uzanmış kanepenin üstüne, göğsüne dayadığı tabaktan şehriyeli pilav yiyor, bir yandan da Asterix okuyor. Hemen çöktük başına oğlanın:

“Niçin yatarak yemek yiyorsun evladım?”
Oğlan büyük bir filozof tavrıyla: “En büyük zevkimdir!” diye cevap verdi.
“Neymiş o?”
“Yatarken Asterix okumak, Asterix okurken pilav yemek!”

Atıyor kerata, ama onun cevabı bizim ‘niçin’imizden daha mantıklı göründü yine de…

Amerika’da bir üniversite kampüsünde dolaşırken, ayı kilgina bürünmüş birini gördüm. Yerlere kadar eğilip beni selamlayan ayıya baktım ve oradan geçen birine: “Bu adam niçin bu kılıkta dolaşıyor?” diye sordum. Aslında masum bir ‘niçin’di, cevabını gerçekten merak ettiğim bir niçindi bu. Yani belki bir yerlerde bir panayır filan vardır, haberim olsun da şenliği kaçırmayayım! Kolundan çekiştirip durdurgum adam bir ayıya baktı, bir bana; sonra, “WHY NOT!”dedi, yürüdü gitti. Ayı da bana tekrar kibarca eğilerek selam verdi, o da gitti. Amerikada ilk haftamdi. “Pek sevdim ben bu Amerika’yi,” diye geçirdim içimden, “insan istediği kadar saçmalayabiliyor, ne güzel!”

Ah, ne kadar isterdim su why not’i Türkçede söyleyebilmeyi… Ama olmuyor, inanmazsanız deneyin bakın. “Neden olmasın?”, “Niçin dolaşmasın?”, “Sana ne?”, “Senin üzerine vazife mi?”, “Paşa gönlü öyle çekmiş!, “Aklıma esiverdi”… Ah, olmuyor, hiç biri olmuyor. Why not’i tutmuyor.

Bir de Seven Samurrai filminin taklidi The Magnificient Seven’de (Yedi Silahşörler) James Cubborn’un, kendisine “Niçin cowboy oldun? Neden bu köye gelip bu salak köylüleri eşkıyadan korumak için cancazini tehlikeye atıyorsun?” diye soran haydut Kalevela’ya cevap olarak anlattığı o fıkra var:

“Bir gün anadan üryan vaziyette, kendini bir kaktüsün üstüne atan birini gördüm. Bunu niçin yaptığını sordum. ‘Bir an için çok parlak bir fikir gibi geldi bana’ diye cevap verdi.” (Niçin Amerika’ya tasindigimi soranlara anlatırım bu öyküyü hep).

Türkçe’de ‘niçin’ sorusunun ille de bir amaca hizmet etmediğini siz de biliyorsunuz. Kimbilir kaç kez tepenizi attırdı o laf olsun torba dolsun niçin’ler… Çoğunlukla, “O öyle yapılmaz, cuvalladin. Niçin öyle yapıyorsun?” mealinde bir dolaylı eleştiri. Karşısındakini zor duruma düşürmekle bir kilo pirzola yemiş gibi doyunanlarin ‘niçin’leri…Hadi bakalım bul su ‘niçin’ime bir ‘çünkü’ de, göreyim boyunu posunu… Aziz Nesin’e durup durup, “Niçin şiir yazıyorsun?” derlermiş. Yani, “şiir yazma, çok kötü yazıyorsun” anlaminda… O da, “Size ne yahu? Yazarım yazarım!” diye cevap verirmiş. Genç kuşak yazarlar öyle ‘niçin’lere pabuç bırakmıyor. Çünkü, “seviyorum yazmayı, yetmez mi?” diye kestirip atıyorlar. Aferin onlara.

‘Niçin’, yararsız ve körelmiş bir soru. Bilim adamlarının kendi kendilerine sordukları hariç… Ben bir Ece olsam, ‘niçin’ sorusunu yasak ederdim. Hele hele ‘çünkü’sü hakedilmemis ‘niçin’leri.

Bir de sorulmamış, sorulmasına yürek yetmemiş, ya da kelle koltukta sorulabilecek ‘niçin’ler var.

örneğin, Türkiye gibi taşı toprağı altın bir ülkenin rantını niçin ancak nüfusun % 1’i yiyor, % 99’u bakıyor da, kıyamet kopmuyor?

Türkiye’deki oligarşinin ahtapot kolları her türlü gelişmenin yolarını niçin sımsıkı bağlamış?

Türkiye insani, kırmızılar beri kutuya, yeşiller öteki kutuya mikado çöpleri gibi Kürt, Türk diye ayrıldı da, niçin on yıldır birbirini kırıyor?

Kürtler, Kürtçe türkü çigirabilmek için, çocuklarına Kürtçe isim takabilmek için, niçin dağlara çıkmak zorunda kaldılar?

Bu yanlıştır diyenler niçin vatan hainliğiyle suçlanıyor?

Niçin gün ortası insanlar evlerinden kaldırılıp kayboluyor?

Duvarlara grafiti yazdığı için okul çocuklarına niçin eziyet cektiriliyor?

Susurluk niçin örtbas edilmeye çalışılıyor?

Uğur Mumcu’nun ve kimbilir başka kimlerin katileri niçin yakalanmadı?

Bir yandan her türlü karanlık tarikata politik amaçlarla prim verilirken, niçin kadınların baş örtüsüyle uğraşmak vatanperverlik oluyor?

Yoksul semtlerdeki okullarda sınıflar niçin 100 kişilik?

Bir yandan terörizmle mücadele ederken, bir yandan da uyuşturucu ve silah kaçakçılığına karışan pek çok ‘memur’ niçin hala devletten maaş alıyor?

Yaaa… Gördünüz mü? En iyisi, siz bana niçin ağladığımı sormayın, ben de size yukardaki sorulari…

Gönül ister ki, bundan sonra niçin sorusunu Selahattin Pınar’in o güzelim şarkısından başka hiç bir yerde duymayalım…

Niçin baktın bana öyle?
Dargın misin, canım, şöyle.

Mahzunsun, kirginsin,
O güzel gözlerle
Sürmeli ceylansin.

Ey hilal kaslim, ağlıyor musun?
Kirpiği yaslim, ağlıyor musun?

Ben senin ne’n olayım?
Kulun kölen olayım.

Niçin baktın bana öyle?
Dargın misin yoksa, söyle…

 

Hale KORAY

Kategoriler
Kültür&Sanat
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular