‘Neden siyanür?’ diye merak ederdim

Bu katliamı yapan kişilerin ağır cezalara çarptırılmasını ve denetimlerin birkaç katına çıkarılmasını istiyordu Mehmet Bey. Ancak benim sorum üzerine açıkladığı bilgilerse daha tiksindiriciydi. Özellikle, tilkilerin neden siyanürle öldürüldüğünü merak...

Bu katliamı yapan kişilerin ağır cezalara çarptırılmasını ve denetimlerin birkaç katına çıkarılmasını istiyordu Mehmet Bey. Ancak benim sorum üzerine açıkladığı bilgilerse daha tiksindiriciydi. Özellikle, tilkilerin neden siyanürle öldürüldüğünü merak etmiştim.

Erdal İpekeşen

Erdal İpekeşen

Telefondaki ses, kendisini doğa ve yaban hayatının korunmasına adamış bir kişiydi. Öfkeyle karışık üzüntülü bir ses tonuyla “Yalnız kalıyoruz” diyordu. Söyledikleri içimi sızlatmış, gazetecilik damarımı kabartmış olacak ki, ertesi gün büroya davet ettim ve görüşmemizi yüz yüze sürdürdük.
“Bu umursamazlık sürer giderse komik gerekçelerle avlanması her zaman serbest bırakılan kurt, çakal, yabandomuzu, kuyruksüren, alakarga, saksağan gibi, yurdumuz yaban hayvanları bir gün gelecek, bizi yalnız bırakacaklar” diyerek söze girdi ve son tilki katliamlarıyla konuşmasını sürdürdü.
Bolu’nun bir köyünde siyanürle kaçak avlanan 72 tilkinin kanları daha kurumadan, Ankara-Bala yolunda 12 tilkinin katliamına tanık olmuş. Jandarma başta olmak üzere, gerekli kamu kuruluşlarını uyarmış, ama yeterli bir cevap alamamış. Tesadüfen rastladığı metruk bir binada, postları yüzülmüş tilkilere ait et yığınlarını fotoğraflayıp, kolluk güçlerini ikaz etmesine rağmen yeterli ilgiyi görememiş. Hatta iki gün sonra tekrar gittiği binada hayvan leşleri olduğu gibi duruyormuş.
Sonuçta, bu katliamı yapan kişilerin ağır cezalara çarptırılmasını ve denetimlerin birkaç katına çıkarılmasını istiyordu. Ancak benim sorum üzerine açıkladığı bilgilerse daha tiksindiriciydi. Özellikle, tilkilerin neden siyanürle öldürüldüğünü merak etmiştim. Meğerse bu vahşet, rahat avlanmaktan daha çok, hayvanların kürkleri içinmiş. Birincisi, silahla yapılacak bir avlanma sonucu, kürklerde istenmeyen tahribatlar oluşuyormuş. İkincisi avlanan hayvanın tüyleri daha dik ve kabarık duruyormuş.
“Siyanürle zehirlenen hayvan hemen ölmüyor. Zehir kana belli sürede karıştığı için tilkinin can çekişme süreci oluşuyor. Refleks gereği, hayvan tepki gösterdiği için tüyleri dikleniyor. Öldüğünde de hayvanın postu daha kabarık bir hale geliyor. Bunu size, kutuplarda kızaklar için koşturulan köpeklere yapılanlarla açıklayayım. Yaşlılıktan ya da başka bir nedenle hayata veda etmek üzere olan köpekleri boğarak öldürürler. Nefessiz kalan köpeğin son çırpınışları esnasında tüm tüyleri dik dik olur ve ölümünden sonra da öyle kalır. Malum, kutuplarda ısınmak için postlar çok önemlidir.”
Bu vahşeti daha fazla dinlemeye yüreğim yetmezken, Mehmet Bey’in de ağlamak üzere olduğunu fark ettim. Sonuçta acı sohbeti bu esnada noktaladık. Ancak doğa ve yaban hayat düşmanlarıyla mücadelemizi asla.

Ekonomi mi, toprak bütünlüğü mü?

Çok önemli kademelerde bulunmuş emekli generalle sıcak bir sohbet ortamına girdim. Kısa süre önce görevden ayrıldığı ve halen aktif olan silah arkadaşlarıyla sık görüştüğü için de, anlattıkları günümüz yaşananlarıyla çok örtüştü. Tabii ki konumuz, ABD’nin talepleri, tezkere ve Irak operasyonuydu.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin böyle bir savaş için hazır olduğunu söylerken, Güneydoğu’da konuşlanan ikinci ordunun, tam anlamıyla takviye edildiğini anlattı. Birkaç ay öncesine kadar yüzde 70 kapasiteyle görev yapan ordunun, birinci ordudan kaydırılan mühimmat ve seçkin birliklerle yüzde yüz kapasiteye ulaştığını öğrendim.
Meğerse normal zamanlarda bütün ordular yüzde 70 kapasiteyle görev yaparmış. Tasarruf tedbirleri gereği, tam kapasiteye olağanüstü hallerde ulaşılırmış. Tabii, ideali yüzde yüzmüş, ama gelişmiş ülkelerde bile tam kapasite görev yapmak neredeyse imkânsızmış.
Birinci ordudan kaydırılan mühimmat ve askerle, bu bölgenin zarara uğrayıp, uğramadığını sordum. Yanıt, kısa ve netti.
“Hayır, zira o bölgenin hassas konumuna zarar getirecek bir zafiyet oluşmaz. Sadece ordunun öncelikleri bir bölgeden, diğerine kaydırılır. Benim bahsettiğim de bu.”
ABD ile ortak hareket etmekten başka çaremiz olmadığını belirtirken de, ikinci tezkerenin kısa bir süre içinde Meclis’ten geçeceğini, üzerine basa basa söyledi.
“AKP, bunun için söz verdi. Zaten onların da başka çıkar yolu yok. Konu sadece ekonomiye dayandırılıyor, ama kazın ayağı öyle değil. Eğer, Kuzey Irak’a girmezsek, orada bir Kürt devleti kurulur ve biz hiçbir şey yapamayız. Adamlar şimdiden Güney Kürdistan lafını etmeye başladı. Hiç düşünülmüyor mu? Bu Güney Kürdistan’ın kuzeyi neresi? ABD’yi arkasına alan Kürtler, birkaç yıl sonra Türkiye’nin topraklarına göz dikmez mi? Oylanan tezkere, Türkiye’nin ekonomik geleceğinden daha çok, toprak bütünlüğünü ilgilendiriyor. Ayrıca Batı’dan kopmuş bir Türkiye’yi, ne kendi canının derdine düşmüş İslam âlemi, ne de ABD karşısında süt dökmüş kediye dönen AB ülkeleri kurtarabilir. PKK’nın hortlaması da bütün bunların KDV’si olur.”
“Ülkemizin geleceği, Amerika Birleşik Devletleri’ne ve onlara vereceğimiz tavizlere mi bağlı?” diyecek oldum, hemen cevap geldi.
“Ben, manda olmaktan değil, toprak bütünlüğünü garanti altına almış, bağımsız bir ülke olmak için akılcı şartları yerine getirmiş Türkiye’den bahsediyorum.”

Yüzüncü gün mektubu

Hükümet tarafından, kısa sürede cevaplanmak üzere, tüm kamu kuruluşlarına bir mektup yollandı. Mektubun içeriği oldukça ilginçti. Kurumda 100 gün içinde gerçekleşenlerin muhasebesinin yapılması ve acilen cevap yazısıyla hükümete bildirilmesi isteniyordu.
Hatırlanacağı üzere AKP, iktidara gelir gelmez ‘Acil Eylem Planı’ adı altında, ekonomide aylık, üç aylık, altı aylık ve bir yıllık süreler zarfında yapacaklarını açıklamıştı. Şu sıralar aşağı yukarı 100 güne denk gelen üç aylık çalışmalarını kamuoyuna açıklamaya hazırlanan hükümet, kamu kuruluşlarından bilgi istiyordu.
Aslında bu istek bile AKP iktidarının ipleri tam eline alamadığını ve kamu kuruluşlarının işleyişinden habersiz olduğunu gösteriyor. Kimse benim malım kötü der mi? Bu durumda birçok kuruluş ne yapacak? Konumuzda şöyle ilerleme kaydettik, şu kadar tasarruf ettik deyip, kurumun iyi taraflarına değinecek. Kimse, “Her şey eski tas eski hamam devam ediyor” demeyecek. Kurumun başındaki bunu dese, yarın görevden alınacak. Sonuçta, ülkemizin 100 günü de masallarla akıp gidecek.

Kategoriler
Köşe Yazıları
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular