Mr. Brown Loves Ms. Brown

Bülent KORKMAZ / Barcelona-İSPANYA Türkiye’de azımsanmayacak sayıda insan için yabancı dil bilmek, yabancı dille eğitim veren okullardan mezun olmak ve tüm bunların ötesinde yurtdışında eğitim görmüş olmak prestij kaynağı...

Bülent KORKMAZ / Barcelona-İSPANYA

Türkiye’de azımsanmayacak sayıda insan için yabancı dil bilmek, yabancı dille eğitim veren okullardan mezun olmak ve tüm bunların ötesinde yurtdışında eğitim görmüş olmak prestij kaynağı sayılmakta; bazen de, başkasının dilini öğrenmenin kolay, sıradan ve eğitim sürecinin bir parçası olduğu toplumları şaşırtacak ölçüde, tutku halini almaktadır. Aileler çocukları eğitim çağına geldiğinde ‘yabancı dil sorunsalı’nı nasıl çözeceklerini kara kara düşünmeye başlarken, maddi durumu elverişli olmayanlar için bu ‘düşünce’ çoğu zaman eyleme dönüştürülemeyen bir hayal olarak kalmaktadır. Köşede kıyıda üç beş kuruş olsa parası olanlar veya ekonomik sıkıntı yaşamayan varlıklı aileler, çocuklarının yabancı dil öğrenmesini sağlamak için “özel okul-ders-kurs” seçeneklerinden birinin, ikisinin veya tamamının mali yükünü çekmeye hazırdırlar.
Mr. Brown Mrs. Brown
Peki Türkiye’de yaşayan insanlar dil öğrenmeye bu kadar arzulu ve istekli olduklarını her fırsatta tekrarlarken, her ilde onlarca yüzlerce dil kursu varken, klasik sömürge kategorisine giren ülkelerde bile uygulanmayan yabancı dilde eğitim zırvalığı Türkiye’nin dışında bir ülkede uygulanmıyorken; neden bu ülkede yabancı dil sorunu çözülememektedir?

Neden Türkiye yabancı dil bilmeyen üniversite, lise mezunlarını bir yana bırakın, müfredatın dışında İngilizce okuyamayan, yazamayan, konuşamayan İngilizce öğretmenleriyle, dil bölümü mezunlarıyla doludur?

Neden devletin, Türkiye’deki eğitimi yeterli görmeyip, milyonlarca dolar para saçarak yurtdışına gönderdiği yüzlerce, vali, kaymakam başta olmak üzere, görevlisi derdini anlatacak, tartışmaya girecek kadar İngilizce anlayamamakta, konuşamamaktadır?

Neden Türkiye çoğu bir tek dili bile doğru dürüst konuşamayan İl Turizm Müdürleriyle, Dış İlişkiler Bürosu memurlarıyla doludur?

Türkiye, yalan, dolan, safsata, yanılsama, tembellik, şekilcilik ve özün şekilden daha önemli olduğunu kavramamakta ısrar, sistemsizlik, tembellik, akılsızlık ve sayamayacağımız kadar saçmalığın cenneti olduğu için dil öğrenmek gibi sıradan ve basit bir iş, kısır döngünün koğuşunda volta üzerine volta atmaktadır.

Bu, sadece dil öğrenimi ve öğretimine ilişkin değil, ezelden ve ebediden beri çözümsüz kalan tüm sorulara verilebilecek genel bir cevaptır ve yeterli değildir. Sorunu daha dikkatli ve sağlıklı irdelemek için, değerli araştırmacı ve yazarlarımızın sağladığı bilgilere başvurmakta yarar görüyoruz.

Orhan Hançerlioğlu, dili ( Felsefe Sözlüğü, Remzi Kitabevi/1989, sayfa 62) dili tanımlarken, “Dil toplumsal bir olgudur ve başkaları için varolan pratik bir bilinçtir. Bilinçle birlikte varolmuş ve onunla karşılıklı etkileşerek gelişmiştir. (…)

En gelişmiş bir hayvan bile çocuğuna hiçbir bilgi vermeden ölür, insanlarsa çocuklarına yirmi milyon yıllık bir bilgi bırakırlar” derken, dilin mekanik bir olgu olmadığına, insanın, tarihi, doğası, kültürü, eylemi, yediği içtiğiyle, aslında bizzat ‘kendisi’ olduğunun ipuçlarını veriyor.

Princeton Üniversitesi arkeologlarından Clifford Geertz ise, bu düşünceyi daha da açarak, insanların dünyaya bin çeşit yaşam sürecek donanımla gelmesine karşın, bunlardan biriyle ömrünü tamamladığını söylüyor ve ekliyor: “Dil kültürün oluşmasında en başta gelen araçtır, 5 binin üzerinde dilin varlığından bahsedilmektedir.

Bu kültürlerin kendine özgü mitolojisi geleneği göreneği, ahlaki değerleri, tarihi, kısaca ortak bilinci vardır” (Modern İnsanın Kökeni, Roger Lewin, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları sayfa 209)

Kuşkusuz dille ilgili yapılmış binlerce araştırmadan, makaleden alıntılar yaparak örnekleri uzatabiliriz. Aslında dil ve insanın nasıl ayrılmaz bütünlük taşıdığının en somut ve basit örneği, İngilizce’de ve birçok dilde, milliyeti niteleyen sözcükle dili niteleyen sözcüğün aynılığında yatmaktadır. Örneğin, siz Türk iseniz, “Turkish”sinizdir ve diliniz Türkçe de “Turkish”dir.

Belki tümdengelimci bir yöntemle evi çatıdan yapmaya başlıyoruz ama; Türkiye’de dil eğitiminde başarısızlığın temelinde Türk insanının, bırakın başka ulusların kültürünü, tarihini, edebiyatını vs. anlama yolunda isteksizliğini, kendisine ve üzerinde yaşadığı topraklara ait olan kültüre, edebiyata, sanata, tarihe bile ilgisizliği yatmaktadır.

Okumamanın ötesinde, yazmak eylemi de Türk insanının yabancısı olduğu konulardır. Bu, ortalama eğitim süresinin beş yılı geçmediği sokaktaki vatandaş için değil, belli oranda biçimsel eğitim almış çok sayıda doktor, mühendis, öğretim görevlisi, öğretmen ve benzerleri için de geçerlidir. Türkiye’de okumak denince akla gelen, okul bitirip diploma almaktır. Günümüzde entelektüel insanın oluşumunda ihmal edilebilecek öneme sahip biçimsel okul eğitimi Türkiye’de “her şeyi bilen adam” statüsüne alınmanız için yeterlidir. Hele hele Boğaziçi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi gibi yabancı dille eğitim yapan üniversitelerden mezunsanız, teknik bilginizin yanı sıra, dil bilginiz tescillenir ve tek sözcük yabancı dil bilmeyen –hatta Türkçe bildikleri bile şüpheli- çok sayıda Türk “Dünya dil geyikleri” tarihindeki yerini çoktan almış şu yorumu yapar: “Abi, adam ana dili gibi İngilizce biliyor…”

Acaba öyle midir?

Öyle olmadığını, yabancı dille eğitim yapan ODTÜ’de öğretim üyeliği de yapmış, yazar Yalçın Küçük ‘Tekelistan’ isimli kitabının (YGS Yayınları/2002, 2nci Baskı) 60.sayfasında, 1963 yılında başlatılan yabancı dilde eğitim ve yurtdışına doktora öğrencisi göndermenin ülkemizde dil bilgisini ilerletmeyip gerilettiğini belirttikten sonra, şu çarpıcı yorumla aktarıyor: “ (…) şimdi, doktora zamanında bayiden sigara alacak kadar yabancı dil bilmek veya çok dar vokabüler’i olan bazı dersleri bazı kalıpları tekrarlayarak anlatmak dil bilgisinin yerini almış durumdadır. Ülke dışında doktora yapan öğretim üyelerinin pek çoğu, ODTÜ’de de öğretim üyeliği yaptığım için ampirik bilgim de var, bildikleri varsayılan dilde bir günlük gazete veya dersleri dışında bir kitap okuyup anlamaktan acizdirler. Seksenli yıllarda profesörlüğe yükselmek için gerekli dil sınavı, YÖK tarafından merkezi olarak gerçekleştiriliyordu; ODTÜ doçentlerinin çok büyük bölümünün bu sınavda başarısız olmaları tartışma konusu olmuştu ve sonuç, YÖK’ün kıyıcılığına bağlanıyordu. Halbuki temel neden, çevrilmesi istenen kısa metnin teknik değil ancak genel kültürlü bir kimsenin sahip olabileceği sözcük ve kavramları içermesi idi; profesörlerimizin bu alanda son derece yoksul oldukları kesindir.”

Küçük’ün tanıklıkları Türk insanının dil eğitiminde daha nerede yenildiğinin, üstelik toplumun en üst katmanında yer alanların durumu göz önüne alınarak, açıklaması oluyor ve şu yargıya ulaşmamızı kolaylaştırıyor: Kendisini, bizzat kendisini tanımayan, bilmeyen, tanımak ve bilmek için gayret göstermeyen, başkasının dilini kavrayamaz, anlayamaz. Dil sonuçta bir kültür işidir; başkasının kültürünü anlayabilmek kendi kültürünü bilmekle ve onun eşdeğerini karşı dilde aramakla mümkündür. Çok basit bir örnekle, yaşamında masa görmemiş bir insandan, karşı dilde masa sözcüğünün ne manaya geldiğini anlamasını bekleyemezsiniz.

Dil öğrenememe sorununu toplumun belli bir kesimiyle sınırlamak istemiyoruz. Asıl gelmek ve üzerinde durmak istediğimiz nokta, ‘ortalama TC vatandaşının dil sorununun nasıl çözüleceği’dir. Çünkü, sonuçta toplumsal gelişme ile arzulanan uzantısı demokrasi, maddi ve entelektüel birikimin/refahın toplumun tüm kesimlerine sağlıklı biçimde dağılımıyla gerçekleşmektedir. Daha ileri giderek “demokrasi ortalama insanların rejimidir” iddiasında bile bulunabiliriz. Toplumun bireyleri, isterlerse, sadece yabancı dil alanında değil, matematik, fizik, sosyal bilimler vb. bilim dallarında uzmanlaşma hakkına sahiptirler; ama öncelikle devlet bireye, ortalamayı tutturmak için, eğitimin temel alanlarında “makul ve mantıklı” seviyede bir eğitim imkanı sağlamak zorundadır. Maalesef olması gereken buyken, ülkenin en üst düzey okullarında da, en sıradan okullarında da müfredatın mantığı tektir: Belli kalıplarda verilen dersi hafızla, sınavı geç ve sonra unut! İnsan beynine yapılabilecek en büyük hakaret olan ezber ve değişmenin karşıtı olarak durağanlık dil eğitiminde de geçerlidir.

Dil, eğitimi verilen insan istediği kadar zeki olsun, istediği kadar arzulu olsun, öğrenimi/kavranması zamana bağlı bir olgudur. İyimser bir tahminle, ikinci bir dile hakim olup onu yaşamın her alanında layıkıyla kullanmak on yıllık çabayı gerektirmektedir. Tekrarlanarak sindirilen dil eğitimi insanın ana dilindeki birikimiyle koşut gelişmekte ve arzulanan noktaya gelinmektedir. Nitekim, sıradan yurttaşına rahatça dil öğreten Hollanda, Almanya, Belçika, İsviçre gibi ülkelerin yanı sıra Avrupa Birliği adayı veya aday adayı ülkeler dil eğitimindeki başarının canlı örnekleridir. Liseyi bitiren her yurttaş kesinlikle en az bir dili iletişim kuracak, okuyacak ve yazacak düzeyde bilmektedir. Çünkü, yurttaşına ilkokul dördüncü sınıf düzeyinde dil eğitimini vermeye başlayan devlet, dili öğrenci liseyi bitirene kadar kuram ve uygulamanın (teori ve pratik) at başı gittiği sistem içerisinde, sabırla, yavaş yavaş öğretmektedir. Bu ülkelerin hiçbiri öğrencileri dar bir zaman kesitinde bilgi (!) bombardımanına (Türkiye’de en vahim örnekleri süresi bir yıl olan Anadolu Liseleri ile bazı üniversitelerin hazırlık sınıflarıdır) tutarak yabancı dil öğretmeye çalışmazlar. Yavaş-yavaş, sindire-sindire, sabırla herkese yetecek kadar yabancı dili, ki bazıları birden fazlasını, öğretirler.

Bu ülkelerin yakın coğrafyada yaşadıkları, ekonomik-kültürel-siyasi-toplumsal etkileşim içerisinde bulunmalarının bir sonucu olarak birbirlerini iyi tanıdıkları ve dil öğreniminde işlerinin kolaylaştığı söylenebilir. İyi de, bin yılı aşkın süredir Anadolu’da yaşayan ve bu süreçte komşularıyla savaşmış, ticaret yapmış, ittifaklar kurmuş, ittifaklar bozmuş Türkiye’nin eğitim kurumları Yunanca, Bulgarca, Rusça, Arapça ve/veya Farsça’yı kaç yurttaşına öğretmiştir?

Türkiye’de devlet eğitim alanında üzerine düşeni yapmadığı için ortaya bir ‘dil rantı sektörü’ çıkmıştır. Büyükşehirler başta olmak üzere tüm kentlerde, hatta bazı ilçelerde, sayısız dil kursu açılmakta; insanlar bu kurslara yılda yüz milyarlarca lira akıtmakta, ama sonuç yine hüsran olmaktadır. Kursların öğrenciye bakış açısı istediği kadar profesyonel olsun, öğretmenler istediği kadar kaliteli olsun –ki kursların çoğu böyle değildir ve öğrenci öncelikle kursun para kaynağı olarak görülmektedir- yabancı dil üç-beş-on ayda öğrenilebilecek bir şey değildir. Dil, temel eğitim sürecinde sabır, düzen ve disiplin içerisinde ‘yeterli’ denebilecek düzeyde öğretilebilir. Sonradan, dili geliştirmek, özel alanların bir veya birkaçında ileri düzeylere taşımak kişinin kendisine kalmıştır. Hatta kurs-özel ders imkanları bu durumda anlam kazanır; dil eğitimine zenginlik katar. Tek başına değil!

Maalesef, reklam bombardımanıyla öyle bir hava estirilmektedir ki, insanlar kısıtlı sürelerde kurslara giderek veya özel ders alarak ya da bir yıl hazırlık okuyarak dil öğreneceklerini yanılgısına düşmektedirler. Türkiye’de belli bir yaşı aştıktan sonra dil öğrenmeye kalkanların onda dokuzunun aklında, sadece hayalde varolan, “kısa ve kolay yol” vardır. Bundan dolayı olsa gerek, manken kızlarımız veya holding yöneticilerimiz yabancı dillerini geliştirmek için ‘altı aylığına Londra’ya’ gitmekten bahsetmekte; yurtdışına gitme imkanı olmayanlarsa fütursuzca “Bu yaz kesin İngilizce öğreneceğim” cümlesini telaffuz etmektedirler. Sonuçta ezici çoğunluğun elleri, Yalçın Hocanın profesörleri gibi, boş kalmaktadır.

Türkiye, sekiz yıllık zorunlu eğitim sürecine girdikten (veya sokulduktan) sonra, gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, dil eğitimi başlangıcını ortaokul birinci sınıf düzeyinden ilkokul dördüncü sınıf düzeyine çekmiştir. Ne var ki, bu sadece şekilden ibarettir; başarıya ulaşması mümkün değildir. Eğer ulaşırsa, sadece insanlığın değil, doğadaki tüm canlı organizmaların milyonlarca yılda yarattığı bir kavram ters çevrilecek ve “bilmeyen, bilmediğini öğretecektir.” Çünkü, ilkokulların neredeyse tamamında İngilizce bilen öğretmen bulunmamakta; sınıf öğretmenlerinin, Mr. Brown loves Ms.Brown veya Colombus discovered America cümleleri düzeyini geçemeyen İngilizce’siyle çocuklara dil eğitimi vermesi beklenmektedir.

Bu arada herkesin bildiğini anımsatmakta yarar var: Yabancı dil eğitimi denince akla İngilizce gelmektedir. Ne var ki, yabancı dil sadece İngilizce’den ibaret değildir. Türkiye’nin ekonomik ve siyasi nedenlerle komşularının dilini yeteri kadar bilen elemanlara ihtiyacı vardır. Komşuyu İngilizce kaynaklardan takip etmek yerine ana dilleri Yunanca-Rusça-Arapça-Farsça’dan takip etmek daha verimli sonuçlar doğuracaktır. Bildiğimiz kadarıyla, bu yönde hiçbir çaba gözlenmemekte, her şey bireylerin özel ilgisine, çabasına bırakılmaktadır. Dışişleri Bakanlığı, çok değil on-on beş yıl öncesine kadar, neredeyse yüzlerce yıldan beri savaştığımız, barıştığımız, mal alıp sattığımız Çarlık Rusya’sı ve Sovyetler Birliğinin ve tekrar Rusya’nın dili Rusça’yı bilen yeteri sayıda eleman istihdam etmemiştir.

Tuhaflıklarımız bunlarla kalsa ya!

Türkiye’nin çok yakın tarihinde bilgiyi ve bilimi ideolojinin bağnazlığına değişen anlayış, 1970 ve 80lerde entelektüel nedenlerle Rusça öğrenenlere şüpheyle yaklaşıyordu. Bir ara liselerde İngilizce bile, ‘öğretemiyoruz; bari çocukların başını ağrıtmayalım”, diye seçmeli ders yapıldı. Fransızca ve Almanca öğretilmeye çalışılırdı; ondan da vazgeçildi. Ayrıca, İmam-Hatip mezunu olup da, kaç kişi Arapça’yı layıkıyla öğrendi, sormak lazım. Bir dil bile öğretilemezken, biz bu soruları yöneltirsek birileri haklı olarak Anadolu’nun şu özlü sözüyle cevap verebilir: “Eşşeğe bindikte sallanması kaldı!”

Türkiye dil seviyesinin ölçümünde, özellikle akademik çevrelerde telaffuzu ürküntüye yol açan KPDS (Kamu Personeli Dil Sınavı) hoşluğundan bahsetmeden geçemeyeceğiz. Her yıl Mayıs ve Kasım aylarında, başka illerde düzenlemek mümkün değilmiş gibi sadece Ankara’da yapılan sınava binlerce mezun durumdaki öğrenci, yardımcı doçent, doktor, yurt dışı görevine gitmeyi hedefleyen memur vb. katılmaktadır. Katılanların 40’dan başlayarak 100’e kadar alacağı puan dil seviyelerini belirlemekte ve katılımcılar belli bir kariyer için şart koşulan barajı aşmaya çalışmaktadırlar. Beklendiği gibi bu sınavda çoğu insan başarısız olmaktadır. Her dilde yapılan ve arzulayanın sadece bir dilde yarışma hakkına sahip olduğu sınav, gerçekten çok zordur ve dili her yönüyle, özellikle kültürel boyutuyla, bilmeyenlerin geçmeleri imkansızdır. Sınavı belli kalıpları ezberlemekle geçmek de mümkün değildir; çünkü yöneltilen sorular bilgi ve yoruma dayanmaktadır. Ancak, sınav dilin sadece kağıt üzerindeki boyutunu kapsamakta; dil bilmenin dört yaşamsal unsuru olan “konuşma-konuşulanı anlama-okuma-yazma’dan sadece biri değerlendirme kapsamına alınmaktadır. Yazma bir yana, konuşma ve anlamaya dayalı ayrı bir sınav yapılmaması, Türkiye’de özellikle mülakat denen sözlü sınavların ne kadar suiistimale açık olduğunu bilen birilerince uygun ve adil bulunmuş olabilir. Kim bilir? KPDS sınavlarının başka bir tuhaf yönü, Türkiye’de hiçbir okul bu sınava karşılık olacak düzeyde bir dil eğitimi vermemesidir. Sistem vermemekte, ama istemektedir.

Ahmet Altan’ın “Kılıç Yarası Gibi” romanında kahramanlar yatakta Fransızca konuşmasalar sevişemiyorlar veya sevişmeden zevk alamıyorlardı. Bu “kaderi” Alamanya’ya döviz getirsin diye gönderdiğimiz işçilerin memleket ziyaretine geldiklerinde hediye olarak getirdikleri çikolata ve Grundik teybin yanı sıra ülkeye soktukları porno filmler sayesinde bir dönem Goethe’nin “sevgili Almancası” da yaşamış olabilir! Dil, her işte olduğu gibi sekste de çok başarılı Türklerde orgazm ve ereksiyon gibi -tarihin tanıklık etmediği- sorunlara bile yol açabiliyorsa, bu sorun nasıl olurda çözülemez?

Cevabı vermeden önce ve de anlatmak istediklerimizi pekiştirmek amacıyla Türkiye’de çeviribilimin kurucularından sayılan Profesör Akşit Göktürk’ün yazın yapıtı-çevirmen ilişkisinden bahsederken (Çeviri:Dillerin Dili, Yapı Kredi Yayınları, sayfa 93) kullandığı şu ifadeleri anımsatmak istiyoruz: “Çevirmenin kendine özgü düşünsel konumu, bilgisi, okuma birikimi, kaynak dil ile çeviri dilini kullanabilme gücü, zihinsel çözümleme, yorumlama, çağrıştırma yetisi, belli bir yazarın yapıtını seçmekteki amacı, çeviride sorumluluk duygusu gibi bireysel özellikler, bu durumun başlıca etkenleridir. Çevirmenin kişiliğiyle ilgili bu özellikler, yaptığı işe de ister istemez yansır.” Aklın yolu bir; bakın dilin en üst düzeyde uygulaması çeviriyi yapan çevirmenle ilgili değerlendirmesinde merhum Akşit Hoca da savunduklarımızı onaylıyor.

Biz Türklerin dil eğitiminde başarılı olabilmesi için önce anadilimizde, yani Türkçe’de, çok ciddi bir eğitime ihtiyacımız var. Bu eğitim, sadece okul içi eğitimi kapsamıyor. Kitabı, kültürü, bilimsel bakış açısını, edebiyatı, sanatı, felsefeyi, yöntembilimi ve insanı insan eden diğer öğeleri içermeyen bütüncül-toplumsal eğitim anlayışına geçebilir/geçirilebilirsek; La Fontaine’nin keçileri gibi inatla ve ısrarla ters akıtmaya çalıştığımız nehri doğal yatağına çevirebiliriz.

Belki…

Kategoriler
Köşe Yazıları
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular