Mimli Mahallenin Geçersiz Anneleri: Gazili Kadınlar

Sevi Bayraktar’ın Makbul Anneler Müstakbel Vatandaşlar başlıklı çalışması okuyucuyla buluştu, üstelik Türkiye’nin ilk feminist yayınevi Ayizi’nin çıkış kitabı olarak. Kitapta, devletin, kenar mahallelerdeki kadınları neden makbul olmayan, belki de...

Sevi Bayraktar’ın Makbul Anneler Müstakbel Vatandaşlar başlıklı çalışması okuyucuyla buluştu, üstelik Türkiye’nin ilk feminist yayınevi Ayizi’nin çıkış kitabı olarak.

Sevi Bayraktar

Kitapta, devletin, kenar mahallelerdeki kadınları neden makbul olmayan, belki de geçersiz anneler olarak kabul edip bir ‘iyileştirme’ çabasını gerekli gördüğü sorusuna yanıt arayan Bayraktar, İstanbul Gazi Mahallesi’ndeki toplum merkezinde verilen ‘annelik eğitimleri’ne odaklanarak, ‘doğru’ anneliğin bugün nasıl temsil edildiğini ve anneliğin nasıl bir iktidar alanı olarak işlediğini ortaya koyuyor. Sevi Bayraktar’la, çoğunluğu Kürt ve Alevi olan Gazili kadınlarla yürüttüğü uzun süreli saha çalışması ve kitabı üzerine konuştuk.

Kitabın adıyla başlayalım: ‘Makbul anne’ ve ‘müstakbel vatandaş’ ne demek? İkisi bir araya gelince neye işaret ediyor?

Makbul annelere, kısaca, ‘doğru’ annelik etmenin yollarını öğrenen, ev içinde kullanmak üzere hijyen, beslenme, sağlık, psikoloji gibi alanlarda bilgili, bu modern bilimlerin gereklerini yerine getirerek hane bireylerinin toplumsal hayat için belli normlar çerçevesinde yeniden üretimini sağlayan kişiler diyebiliriz. Bu normlar da, ulus-devletlerin temelini oluşturduğu varsayılan çekirdek ailenin bütünlüğü, sağlıklılığı ve verimliliği esas alınarak kuruluyor. Yetiştirdiği evlatlarla, stresini paylaşıp iş dünyasına hazırladığı kocalarla, bu çekirdek aile birimini vatana hayırlı kılacak kişilere de anne deniyor. Ama sadece anne değil, doğru anne, veya makbul anne… Ancak bu doğru annelikleri ile kamusal alanda söz söyleme iddiasında bulunabilen, bu şekilde vatandaş addedilen kadınlar…

Kadınlar için ‘müstakbel vatandaş’ değil ‘vatandaş’ addedilmenin tek koşulu kendilerine biçilen annelik rolünün gerekliliklerini yerine getirmeleri mi?

‘Müstakbel vatandaş’ tanımını Mesut Yeğen’in son yüzyılda Kürtlerin vatandaşlık meselesini sorunsallaştırdığı çalışmasına referansla kullandım. Çoğunluğu Kürt ve Alevi olan bu kadınların makbul anneler olarak vatandaş addedilme çabalarının yanı sıra, vatandaşlığa ilişkin olarak, etnik ve dini kimliklerinden gelen başka bir dertleri de var. Yeğen, Kürtlerin, bir vatandaşlık normu olarak Türklüğün hem içinde hem dışında olma hali bakımından, 80’lere kadar ‘müstakbel Türkler’ olarak görüldüğünü savunuyordu. Müstakbel, yani tam olamamış olan; olmadan bir adım önceki anda kalan; iktidarın, birtakım karşılıklar aldıktan sonra ‘olacağını’ vaat ettiği kişiler… Gazi Mahalleliler için ise, daima müstakbel kalmaya mahkûm bir ‘olma’ söz konusu. Vatandaşlık bir kategori olarak Türklükle tanımlandığı sürece buradaki Kürtler ve Alevilerin vatandaşlıkla ilişkisi hep bir müstakbellik taşıyacak. Burada bir katman daha ekleniyor bütün bu karmaşaya, o da kadınlardan bahsediyor oluşumuz. Sözünü ettiğim müstakbellik, makbul ve sözde vatandaşlık tanımları bugüne dek çeşitli yönleriyle incelendi, eleştirel düşünceye tabi tutuldu ama, aynı anda hem ‘makbul’ hem de ‘müstakbel’ nasıl olur, ona pek bakılmadı. Ben bu kesişimin, yaratılan bu iç içe geçmiş muğlaklığın kadınlar üzerinden cereyan etmesini anlamlı buluyorum.

Gazi Mahallesi’nde oturan kadınlarla böyle bir çalışma yürütme fikri nasıl çıktı?

Makbul Anneler Müstakbel Vatandaşlar

Sevi Bayraktar Ayizi Yayınları, Mart 2011, 168 s. Makbul Anneler Müstakbel Vatandaşlar

Boğaziçi Üniversitesi’nde sosyoloji yüksek lisansı yapıyordum. Oradan bir hocam, Kadın Yurttaşlık Ağı’nın avukatlık projesi için Gazi Mahallesi’ne gidip geliyordu. Projenin amacı, buradaki kadınları hukukun diliyle konuşturabilmek, hukukun dilini gündelik dile tercüme ederek sorunları ifade etme gücünü artırmaktı. Bunun için toplum merkezine gittiğim bir gün, “Burada başka neler var?” diye sordum. Mahalle sakinlerinin katıldığı birtakım kurslar vardı: Bilgisayar, İngilizce, kadının insan hakları, halk dansları… Bu eğitim çalışmalarından bahsedilirken, sıra annelerin eğitimine geldiğinde konu çok ilgimi çekti. Ayrıntıları sordukça merakım daha da arttı, burada ilginç bir şeyler oluyor diye düşündüm ve anlamak istedim. Sonra bu anne eğitimlerini takip etmek için mahalleye gidip gelmeye, konu üzerine çalışmaya başladım. Bu araştırmanın verilerini, devam ettiğim yüksek lisans programındaki derslere, çeşitli tartışma başlıklarına taşıdıkça önümde başka düşünme yolları açıldı ve tezimde bu konuya odaklanmaya karar verdim.

Gazi, birçok farklı açıdan ele alınmış ve alınabilecek bir mekân. Senin bu çalışma esnasında gördüğün ve bizlere göstermek istediğin Gazi Mahallesi nasıl bir yer?

En çok vurgulamak istediğim, mahallenin nasıl bir marjinalleşmeye itildiğiydi. Sokak adlarının numaralardan oluşmasından tutun, o mekânın dışına çıksanız da yine ‘Gazi Mahalleli’ olmanıza kadar, bu kimliğin üzerinize yapışan bir marjinalleştirici etkisi var. Başvurduğunuz işyerinde, çocuğunuzu kaydettirdiğiniz okulda, her yerde güçlükle karşılaşmanıza sebep oluyor. Örneğin hâlâ eski körüklü İETT otobüsleri çalışıyor mahallede, çünkü belediyeler yeni otobüslerini göndermeye kıyamıyorlar Gazi’ye, ‘yakılır’ düşüncesiyle. Yani, “Eski otobüs hırpalansa da bir şey kaybedilmiş olmaz” mantığıyla hareket ediyorlar; o otobüsün taşıyacağı insanlar ise tartışma konusu bile değil. Böyle olunca, insanlar kendilerini güvende hissetmedikleri, bir şey olur diye korktukları için mahalleye gitmiyorlar. Bütün bunlarla marjinalleştiriliyor mahalle. Bu, hem şehrin bir parçası olmak, hem şehrin dışında kalmak, ulaşılamazlık, dışlanmışlık… İnsanları bir mekâna hapsedip orada üzerlerine işaret koyuyorsunuz: “Bu Gazili”! O işaret, doğrudan doğruya, karşıdakine bu kişinin Kürt, Alevi ve tehlikeli olduğunu çağrıştırıyor. Bu durum, o insanların şehirdeki bütün ilişkilenme biçimlerini etkiliyor.

Çalışmanın ana mekânı olan ‘toplum merkezi’ nasıl bir yer, ve kimin ‘merkez’i?

Gazi Mahallesi’nin toplum merkezi, üzerinde hakikaten çok büyük sorumluluklar ve yükler olan bir mekân. Buna rağmen kurumun çalışanları canla başla bir şeyler yapmaya uğraşıyor. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na bağlı bu kurumlarda bir belirsizlik var bir süredir; yeni kurumlar açılıyor, bazıları kapatılıyor, bir diğeriyle birleştiriliyor. Aslında amaç, devletin, sırtına fazladan yük bindiren sosyal hizmet kurumlarından çekilmesi. Bu hizmetler parayla satın alınacak, veya –parası olmayan alt sınıflardan ailelerde– evin içinde görülecek, çok muhtemel ki kadınlar tarafından… Gazi’deki toplum merkezi, böyle bir sistemde, çalışanların büyük emekleriyle ayakta kalmaya çabalayan, pek çok insanın gelip gittiği, pek çok sorunun çözümlenmeye çalışıldığı, yüksek enerjili, hareketli, kalabalık bir alan.

Bir neoliberal dönüşüm sürecinden bahsediyorsun, değil mi?

Evet, devletle sivil toplumun birlikte çalışması yeni bir sürece işaret ediyor. Bir sivil toplum kuruluşu olarak Anne-Çocuk Eğitim Vakfı’nın (AÇEV), bir devlet kurumu olan Sosyal Hizmetler Kurumu’yla bu eğitimleri organize ederken nasıl çakıştığını, çarpıştığını anlamaya çalışıyorum. Kastettiğim, olumsuz bir çarpışmadan ziyade bir üst üste binme. AÇEV eğitimlerin içeriğini ve planlamasını hazırlıyor; uygulama ise, mekânları ve personeliyle, devlete ait. Ben bir yandan bu ilişkilenme biçiminin 1980’lerin sonunda ortaya çıkmış yeni bir süreç olduğuna işaret ederken, diğer yandan, söylem alanında öz-eleştiri, öz-denetim, öz-yönetim, duyguların kontrol altına alınması gibi süreçlerin de aynı anda işletildiğini ve bu ikisinin neoliberalizmden bağımsız düşünülemeyeceğini göstermeye çalışıyorum.

“Cumhuriyet kurulduğundan bu yana, kadınları dönüştürerek aileleri yönetilebilir, kontrol edilebilir çekirdek aile birimlerine çevirme arzusu var.”

Kitapta, bu anne-çocuk eğitimlerinin bir orta sınıf fantezisi üzerine inşa edildiğini söylüyorsun. Bu fanteziyi biraz anlatabilir misin?

Orta sınıflık fantezisi teorik bir kavramsallaştırma tabii. Bugün norm olarak ortaya konan, doğal görüldüğü için sorgulanmayan belli bir aile formu var. Anne, baba ve çocuklardan oluşan çekirdek aile modern bir yapı olarak toplumu oluşturacak en önemli birim addedildi. Malum, ‘toplumun yapıtaşı’… Yani genel bir ahlaklı, modern, çalışkan (artık o günün modası neyse) toplum tahayyülü, aileyi iyi kurgulamaktan geçiyor. Bunun için de, bugün başbakanı da, bütün devlet erkânı da besmele çeker gibi ‘aile’ diyerek başlıyor konuşmaya. Politika aile üzerinden yapılıyor. Ama tabii, bu öyle herhangi bir aile değil. Söz konusu olan, Müslüman da olsa modern, ahlaklı, cinsiyetçi işbölümü çerçevesinde hem çalışıp hem ev işi yapan, her türlü bakım, sağlık, eğitim konularında uzmanlaşmış kadınlar, ve onlara bugünün jargonuyla ‘şefkatli ve merhametli’ davranan kocalarından oluşan bir orta sınıf çekirdek aile kurgusu. Bütün tüketim pratikleri de bu aile üzerine kurulu – taksitli alışverişler, hijyenik ürünler, disiplinli çalışma yöntemleri… Bu fanteziyi ayakta tutan şey, insanların gerçekliklerine, içinde bulundukları koşullara aldırmayıp, sanki herkes bu orta sınıf, modern aileyi kurabilecekmiş ve kurması da gerekiyormuş, normal olan buymuş, diğerleriyse anormallikmiş, düzeltilmesi gereken bozukluklarmış gibi yaklaşmak. Bir hayal kuruyorsunuz, sonra da bu hayal gerçekmiş gibi bir düzeltme pratiğine giriyorsunuz; siyasetiniz bunun üzerinde şekilleniyor. O zaman da, her gün yaşanan gerçeklikle kurgulanan fantezi bir türlü birbirini tutmuyor.

Kitabın en güçlü yanı belki de bu. Takip ettiğin dersler üzerinden devletin ‘yerel’e nasıl nüfuz ettiğini, bu kadınların hayatına bir aktör, bir öğretmen olarak nasıl girdiğini anlatıyorsun. Diğer yandan araştırmanın bir öğesi olarak kendini ve ‘dışarıdanlığını’da bize sürekli olarak hatırlatıyorsun.

Devletin ve uzmanların, öğretmenlerin, bu alanda çalışan her türlü aktörüyle o sistemin bir düzeltme arayışı var. Bu demek değil ki ortada gerçekten düzeltilecek bir şey var, ve eğitimden geçenler bu sürecin sonunda ‘düzelecek’, mesela annelik eğitimi alan kadınlar öz-denetime sahip, kocası ve çocuklarıyla belli bir biçimde ilişki kuran, orta sınıf, modern anneler olacaklar. Aslında bu hiç tamamlanmayacak bir süreç, çünkü norm olan orta sınıf modernlik, aynı zamanda bir beyazlık ve bu fantezinin içinde başka renklerin beyazmış gibi davranması söz konusu ama beyazlaşması mümkün değil. Bunu tersine çevirdiğinizde ise benim durumum ortaya çıkıyor: Ben de beyazken renklenemeyeceğimden, o cemaatin belli ortak acılarını, tarihini, marjinalleşmenin köşeye sıkıştırdığı hayatları ancak bir noktaya kadar anlayabilir, onlarla ancak bir noktaya kadar ortaklaşabilirim. Bu durum, bana orada hep bir yabancı olarak durduğumu hatırlatıyor ve beni kendimle hesaplaşmaya zorluyor. Yazının dilini oluşturan da bu oldu.

Son olarak, bu müdahalenin tarihsel boyutunu sorayım: Kız enstitülerinden bugünün annelik eğitimlerine uzanan bir devamlılıktan söz edilebilir mi?

Burada, devletle sivil toplum arasındaki işbirliği önemli. Kız enstitülerinde devlet bu işi kendi yapmaya gönüllü olmuş, tüm imkânlarını kullanarak yeni bir toplumun inşasında kız çocukları modernitenin en baş göstergeleri, ve yine bugünkü gibi hanenin dönüştürücüleri, ev içinin yöneticileri olarak yetiştirmeye soyunmuş. Her türlü sosyal, bilimsel bilgi, dışarıdan, kamusal hayattan çok ev içinde kullanılmak üzere verilmiş kadınlara. Gazi’deki durumu anlamlandırmaya çalışırken, kız enstitüleri üzerine, kitaba yansıdığından çok daha fazla düşündüm. Devlet kadınlara neden sürekli olarak yatırım yapıyor? Yani, cumhuriyet kurulduğundan bu yana neden hep kadınları eğitmek gündem olmuş? Bir şeylerin çözümü neden bunda görülüyor, ve bu ‘bir şeyler’ ne? Kadınları dönüştürerek aileleri yönetilebilir, kontrol edilebilir küçük çekirdek aile birimlerine çevirme arzusu, modern, beyaz bir orta sınıf toplum tahayyülü var tabii. Ama arada bu hayali bozan birileri de var. Onlara diyor ki “Gel ben seni eğiteyim, bu eksiğini gider.” Fakat giderilecek eksiklik öyle herhangi bir şey değil, orta sınıflık. Giderilmesi mümkün mü? Kız enstitülerinin yaptığı şey o orta sınıfları yaratmaktı; şimdi ise varoşların bir orta sınıflık hayalinin içinde kendi toplumsal, ekonomik, kültürel koşullarına yabancılaştırılmasından

Kategoriler
KitapKültür&SanatRöportaj

Benzer Konular

  • Yuval Noah Harari

    Mutluluk Hakkı – Yuval Noah Harari

    İnsanlığın gündemindeki ikinci büyük proje muhtemelen mutluluğa giden yolu bulmak olacaktır. Tarih boyunca sayısız düşünür, rahip ve sıradan insan hayattaki mutluluğu en yüksek değer olarak yükseltmiştir. Antik Yunan filozofu...
  • Kürk Mantolu Madonna Sabahattin Ali

    Kürk Mantolu Madonna

    Yaşamın günlük akışı içinde gördüğümüz, karşılaştığımız insanların sıradan bir yaşamları olduğunu düşünürüz. Onları biraz yakından tanımaya başladığımızda ise yanıldığımızı anlarız. Öyle ki, her insanın yaşamı gerçekten bir romana ya...
  • Çocuklarımız nasıl kitap okur

    Okumak

    “Oğlum hiç kitap okumuyor“, “Çocuklarımın, ellerine, doğru dürüst kitap aldıklarını görmedim.”Danışmanlık yaşamım boyunca çok sık duydum bu sözleri anne babalardan, daha da duymaya devam edeceğim, eminim. Çocuklarımız neden okusun,...
  • Kitaptan Uyarlanan En İyi 30 Aşk Filmi

    Kitaptan Uyarlanan En İyi 30 Aşk Filmi

    Kitaptan Uyarlanan En İyi 30 Aşk Filmi aşağıda kısaca açıklanmaktadır. 30-Sevgili John; Konusu Nicholas Sparks’ın kitabından alınan filmde, orduya yeni yazılan John adlı bir gençle, Savannah adlı bir üniversite...