Medyaya Güven(me)!

Fatih GÖKSAN AKER / ANKARA Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir araştırma, medyanın hem izleyici, hem de itibar kaybettiğini göstermiş. Pew Charitable Trusts tarafından finanse edilen ve Columbia Üniversitesi Gazetecilik...
medyaya güvenme

Fatih GÖKSAN AKER / ANKARA

Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir araştırma, medyanın hem izleyici, hem de itibar kaybettiğini göstermiş.

Pew Charitable Trusts tarafından finanse edilen ve Columbia Üniversitesi Gazetecilik Bölümü tarafından yürütülen “Gazetecilikte Mükemmellik Projesi” kapsamındaki araştırmanın sonuçlarına göre ülkede İngilizce yayımlanan gazetelerin toplam tirajı 1990’dan bu yana yüzde 11 oranında gerilerken, son 10 yıl içinde akşam haberleri reytingi yüzde 34 oranında düşmüş. Aynı araştırmanın sonuçları, haber kaynaklarına olan güvenin de önemli ölçüde azaldığını ortaya koyuyor.

Örneğin gazetede okudukları bir haberin doğruluğuna inananların oranı 1985’te yüzde 80 iken bu oran 2003 yılında yüzde 59’a gerilemiş. Televizyon haberlerinin güvenilirliğine yüksek puan verenlerin oranı da 1996’daki yüzde 74’lük oranından 2002 yılı için yüzde 65’e düşmüş.

Medya bu, dünya aynı hızla dönüyor ya, medya da dünyada benzer neden ve sonuçlarla boğuşuyor.

Bugün, bir farklı kalem olsun istedim ve artık soyadını da taşıdığım eşimin, Armada dergisinin konuya ilişkin bir sorgusuna verdiği yanıtı, çoğaltayım, paylaşayım istedim. Sorgu başlığı, “Türkiye’de basın- yayın sektörünü nasıl değerlendiriyorsunuz?”.

İşte Pınar Göksan Aker’in değerlendirmesi:

“Ancak olduktan sonra, önceden haber vermeye” var mısınız?

‘80 ihtilâli’nde 13 yaşımdaydım. Babama sormuştum, “Niye üzülüyorsunuz? İyi olmadı mı? Kan akmıyor artık…” Babam, kesintiye uğrayan her şeye yeniden başlamak gerektiğini, dolayısıyla katedilen yolun daha da gerisine düşüleceğini söylemişti. Ancak ben “kesintiye uğrayan demokrasi” kavramından neyi kastettiğini bir türlü anlayamamıştım o zamanlar. “Büyüyünce anlayacaktım…”

Personelin 6 ayda bir değiştiği, yeni mezunların iş bulamadığı, bulsa bile üç otuz paraya çalıştırıldığı, mesleğe bağlılık ve etik kavramlarının, yerini, televole vurdumduymazlığına (aynı zamanda yurdumduymazlığına) bıraktığı, çok çalışmanın enayilik, işinden haz duymanın aferin budalalığına eşlendirildiği şu ortamda, değerlendirme sorunuz, yukardaki anekdotu getirdi aklıma… Etki-tepki yasası gereği, üretimin niteliğiyle değil niceliğiyle, kaça mâl olduğuyla ilgilenirseniz, çalışanda etik yerine tetik duygular öne çıkar, sorumluluktan yüz geri etmek de cabası…

Çoktan ayıklama yerine yoktan ayıklamalar sonucu, düşündüren kalemler, özgür mikrofonlar, gökkuşağı kameralar yok oluyor git gide… Gerek sesli, gerek görüntülü, gerekse yazılı basında sık sık değiştirilen kadrolar, kesintiye uğrayacak bir sürecin habercisi oluyor daima… Kesintiye uğrayacak ve geriye dönülüp yeniden başlanacak bir sürecin…

Mehter adımlarıyla sektörün varabildiği nokta ortada: Sığ ve çığırtkan habercilik, yurdumduymaz program anlayışı, yığınla işsiz, 6 ayda gazetecilik hevesi kursağında kalan gençler, tek sohbet konusu TV dizileri olan kitleler, yayın politikasını okurun-dinleyicinin ya da izleyicinin beğenisine göre değil, alınan reklâma göre belirleyen yönetim anlayışı ve Az Sonra’lar, Flash Flash Flash’lar… Farkında mısınız, “Ben öyle demedim ama öyle yazılmış!” diyenlerin sayısındaki artışın… Ya da aynı haberin beş gazetede beş çehreye bürünebildiğinin…

Masa başında türetilen haberlerin… Yazı, görüntü ve radyo dilindeki özensizliğin… Çok yorulmalarına karşın muhabirlerin, çileden çıkaran bilgi, dikkat ve algı yoksunu sorularının… Haber izlerken bile bir sonraki haberin reklamının yapılmasının, haber aralarına reklam alınmasının…

Eminim farkındasınızdır… Ben farkındayım!

İyiler, çok iyiler yok mu? Elbette var. Ama onlar da o kesinti süreçlerinde hep başa dönüp aynı şeyleri yine, yeni, yeniden yaşamak zorunda…

Ünlü tiyatro yazarı Eugene Ionesco, “Bir şey ancak olduktan sonra, önceden haber verilebilir” diyor. Basın- yayın işte sadece ve sadece bunun için vardır:

“Ancak olduktan sonra, önceden haber vermek”…

Türkiye’de medyanın bu soruyu kendine sormasının zamanı çoktan gelmedi mi?

Var mısınız denemeye?

Eşim olduğundan değil elbette, yukarıdaki değerlendirmeye katıldığımı söylemeliyim. Medya, yaşadıkça üzerine çok konuşulacak bir kavram.

Bıkmadan, usanmadan, zihin biçimlendiricileri çözümlemekte tembel olmamak gerekiyor. Ben de Pınar’ınkine benzer sonlandırayım bugünü:

Var mısınız denemeye?

Kategoriler
Köşe Yazıları
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • Şeker hastalığı kanseri de tetikleyebiliyor

    Şeker hastalığı kanseri de tetikleyebiliyor

    Japon Ulusal Kanser Merkezi tarafından yapılan araştırmaya göre, ‘çağın hastalığı’ olarak gösterilen şeker hastalığının pankreas ve böbrek kanserine neden olabileceği öne sürüldü. 98 bin kişiyle yapılan dev araştırmaya göre,...
  • Kadının dövülmesini normal bulanlar da var

    Kadının dövülmesini normal bulanlar da var

    2003 yılı başında Bilgi Üniversitesi tarafından 6 bin 440 kadın üzerinde “kadına yönelik şiddet” araştırması yapıldı. Kadınların hâlâ yüzde 31,52’sinin dayak yediği sonucu çıkan araştırmada “Türkiye’de kadın haklarına uyuluyor...
  • Erkekliğin fazlası beyne zarar

    Erkekliğin fazlası beyne zarar

    Amerikalı uzmanların yaptığı araştırmada erkeklik hormonu testesteronun fazlasının beyin hücrelerini öldürdüğü ortaya çıktı. Böylece Alzheimer gibi hastalıklara da davetiye çıkabiliyor. Connecticut Üniversitesi tarafından yapılan araştırmada, aynı şeyin kadınlık hormonu...
  • Aşk acısı

    Aşk acısının yol açtığı gerçek ağrılar

    Bir ilişkinin bitmesi duygusal vе psikolojik olarak bіr yıkıma niçin olabiliyor. Ayrılık, zihinsel durumun fazla ötesinde gövde üstünde de çarpıcı etkilere yol açıyor. Yani aşk acısı sadece bіr endişe...