Kuzular Sustuğunda…

Sevgili okurlar, şu ara sinemalarda oynayan Hanibal filmini göremedim henüz, ama onun bir önceki filimi olan Kuzuların Sessizliği hakkında on yıl önce yazdığım bir yazıyı ilginize getirmek anlamlı olacak...
Kuzuların Sessizliği’nin yamyam doktoru

Sevgili okurlar, şu ara sinemalarda oynayan Hanibal filmini göremedim henüz, ama onun bir önceki filimi olan Kuzuların Sessizliği hakkında on yıl önce yazdığım bir yazıyı ilginize getirmek anlamlı olacak gibi geldi.

Yankı Yazgan

Prof. Dr. Yankı Yazgan

Kuzuların Sessizliği’nin yamyam doktoru, hem bir “karakter icabı” katil, hem de bir psikoterapist olmayı beceriyor?

Hanibal kimdir? Alp dağlarını filleriyle aşan, Kartacalı muzaffer komutan… Başka? Öbür Hannibal’dan (Türk tarih kitaplarındaki Anibal), söz etmek için yürek ister. Hani şu kurbanlarını meze niyetine yiyen, insan etine seçme kırmızı şarap ile senfonik müziği eşlik ettiren Dr. Hannibal Lecter’I kastediyorum. Kuzuların Sessizliği filmin yamyam psikiyatristi, bir yandan belleğimizin uzak köşelerindeki Kartaca’lı komutan adaşını uyandırıken, öte yandan kafamın daha ortalık yerindeki “tanı” mekanizmalarını da hareketlendiriverdi.

Bu yamyam adam, insanları adeta yalayıp-yutarken haz içerisinde kameraya gözünü diktiğinde, “işte dört dörtlük antisosyal kişi”, diyiverdim. Yamyam Hannibal veya Dr. Lecter, filmin baş oyuncusu Jodiye Foster (Starding) ondan bir şeyler “kapmaya” gönderildiğinde, genç dedektif adayının kişilik profilini şöyle bir çıkartıp, kendisine göstermiş, Starling/ Jodie’yi de bir parçacık şok etmişti. Önce ürkütüp kaçıran bu davranışın ardından, dedektif adayı kadında yakın bulduğu bir şeyleri keşfetmesine ve ikisinin arasındaki insani, duygusal bir yakınlık doğmasına vesile oldu. O zaman, “psikopat” veya “antisosyal” tanısını bir daha düşündüm. Psikopat, antisosyal veya sosyopat, her neyse, tanının uygunluğundan ziyade, bu kategorilendirmelerin gerçekte ne olduğuna ilişkin tartışmaları davet eden adlar.

Filmde ne zaman bir şiddet sahnesi tüm gösterişiyle belirse, “tanı kategorisi” de belirginleşiyordu. Dr. Hannibal Lecter’ın şiddet “show”u (filmin diğer sanığı, Buffalo Bill namıyla bilinen kişininkilerle beraber), tanı kategorisinin içine yerleştiğinde, kendimi daha az tedirgin hissetim. Parça parça koparılan insan etleri, görünmese bile nasıl olduğu anlaşılabilecek cinayetler, bir kalıbın içinde ve daha uzaktırlar. Dr. Hannibal, psikiyatri ders kitaplarında tanımlanan cinsten, kan dökmekten ve kötülükten beslenen, sadistik ilşkiler kurabilen, zeki, yetenekli, etkileyici, ama “kötü” psikopattı. Vahşiliği ve şiddeti, psikopatlığın kapsamı içerisinde izlediğimde, duruma bir tanı koyarak oluşturduğum aradaki mesafe, koruyucu ve duyduğum dehşeti azaltıcı bir rol oynadı.

Buffalo Bill’in peşinde

Gelgelelim, Dr. Hannibal’in ancak onunla doğrudan ilişki içerisindeyken yaşanabilecek bir tavlayıcı yanı daha vardı. Onca yıllık meşhur terapistliğin verdiği beceriyi kullanabilen doktor, Starling/ Jodie’nin içinde bir yerlerde meleyip duran kuzuların sesini duyabilmişti. Sonra da onun terapist ruhunu okşayan bu genç kadınla birlikte, Buffalo Bill’in peşine düşmüşlerdi. Starling/Jodie’nin annesiz büyümüşlüğü ve şerif / babanın da kızın hayatından erkence çekilip gitmesi, bu sebebi kendinden menkul “terapötik ilişki”yi ne ölçüde kolaylaştırdı, bilemiyorum. Ama Hannibal Lecter’in bu ilişkiye temel oluşturan “duyguları anlayabilme” özelliğinin sadece zekâ ile gerçekleşen tipten olup, olmadığını anlamak isterdim. Yoksa Dr. Hannibal sahiden Starling/Jodie’nin duygularını hissedebiliyor muydu?

Bir başkasının neler hissettiğini hissedebilme ve anlayabilme (empati/ eşduyum) yetisinin, “psikopat” da denen kişilik bozukluklarında bozuk olduğu söylenir. Bu yetinin kişinin doğuştan başlayarak annesi ile ilişkileri çerçevesinde geliştirildiğini, anne-çocuk ilişkilerindeki aksaklıklar ölçüsünde “empati yapma” yetisinin de güdük kaldığını kabul eden teorisyenler çoğunlukla.

Kasım ayı ortasında Anadolu Üniversitesi’nde bir panel düzenlendi. Suçlu çocuklarla ilgili bir gönüllü kuruluş olan Dostlar Dayanışma Derneği’nin önayak olduğu bu toplantıda konuşmacı olsun, dinleyici olsun, herkesin görüş birliği ettiği bir nokta “suçlu olmayı öğrendiğimiz”di. Doğuştan gelme özellikler, belki suçluluğu kolaylaştırıcı bir rol oynuyordu; ama anne-baba ile çocuk ilişkisinde kazanılması beklenen özelliklerin kazanılması, gelecekteki suçları (daha doğru bir deyişle), sebepsiz ve şiddet olsun diye yapılan şiddeti doğrulayabiliyordu.

Şiddet suçu işleyen (katil, işkenceci vs.) psikopatların hayat öykülerini inceleyenler, zalim annelere, şiddetin bir etkileşim ve kendini ortaya koyma biçimi olduğu ailelerle karşılaştıklarını söylüyorlar. “Müstakbel psikopat” bebeğin hiç kimselere güvenmeden ve yakınlaşmadan geçirdiği ilk birkaç yıl, güven sarsıcı olayları, ileride şiddet ve saldırganlık dürtülesinin üstündeki denetimi kaybetme vesilesi kılar.


Psikopat tanısı ile uzlaşmayan noktalar

Dr. Hannibal Lecter’a daha ziyade kendimi rahatlatmak ve korkmamak için koyduğum “psikopat” tanısı ile bağdaşmayan ikinci nokta da burada (birincisi, doktorun bir başka insanın duygularını anlayabilmesiydi)… Starling/Jodie, onu palmiyeli kumsallar vaadiyle kandırdığında, camı çerçeveyi indirip, kadını parçalaması “yamyamlığına” daha çok yaraşırdı. Oysa, Dr. Hannibal’in öfkesi başka kurbanlar buldu. Belki daha akademik tartışan birisi, Dr. Hannibal’in filimdeki kurbanlarının hemen hepsinin erkek olduğunu, halbuki güvenilmez ve zalim anne figürünün uzantısı kadınların kurban seçilmesi beklendiğini söyleyebilir. Daha az akademik birisi de, “peki, kadın psikopatlar kimi kurban seçer?” diye çok makul bir soru yöneltebilir. Bu böylece sürer gider.
Ama, “Dr. Caligari’nin muayenehanesi”nde başlayan gelenek uyarınca, filmin yamyamı olan doktorun eylemleri ve fikirlerinin etkisiyle, Starling /Jodie hedefine ulaşıp, öteki katilin elindeki kızı kurtarır.

Filmin sonunda, Dr. Lecter onu telefonla aradığında şöyle bir irkiliriz. Hannibal, ağzının suyu akarak gözlediği akşam yemeğinden, (kapatıldığı yerde arasının pek iyi olmadığı bir başhekim!) imalı bir şekilde söz eder. Sonra da, sanki bir kontrol görüşmesindeki doktor gibi, Starling / Jodie’nin halini sorar. Kuzuların acıklı melemeleri sustuğunda, genç kadının geçmişle hesaplaşması bitmiş demektir. Hannibal’in psikoterapist yanının sorusunun cevabı, herkes için rahatlatıcı sayılabilir. Starling /Jodie’nin kâbusları bittiği gibi, doktorun himayesi süreceğe benzer,
Film bitip de, belleğim yeni bir Hannibal daha kazandığında, bu Hannibal’e duygularım beklediğimden daha “yuvarlak” idi. Bu yuvarlaklıkta, bir “tanı almış” olmasının yanı sıra, ne rol oynadı diye düşündüm. “bir başkasının hissettiklerini hissedip, anlayabilmenin yollarından birisi, bir başkasının bana ne hissetirdiğidir” derler. Hiç belli olmaz, onca yıllık psikoterapist Dr. Lecter’ın kafasının içinde (değil melemek) canhıraş feryatlar atan kuzular kendilerini hissettirdilerse, Hannibal ile Starling/ Jodie arasındaki terapötik ilişki de öylece oluşuvermiş olabilir. Hepimizin belleğinde az ya da çok meleyen kuzular var. Sessizlikleri ise rahatlatıcı… (1991)

Notlar:
1) ABD’nin fakir bir kırsal yöresinde önce öksüz, sonra da yetim kalan Starling /Jodie, akrabalarının yanına sığınır. Ama mevsimi geldiğinde kesilen kuzuların feryatlarıyla uyandığı bir sabah, kuzulardan bir tanesini (ve kendini) kurtarmaya kalkışıp, akrabalarından kaçar. Kuzuların memeleri, “kötü uykuların” ve yalnızlığın simgesi olurlar.
2) Aslında, Dr. Hannibal Lecter tipi, yazar Thomas Harris’in bir önceki romanında yaratılmış. Kızıl Ejder (Red Dragon) adlı bu kitap, İnsan Avcısı (Manhunter) adıyla yönetmen Michael Mann tarafından filme çekilmiş. Anlaşılan, Dr. Hannibal bir süre daha ortalıkta dolaşacak.

Kategoriler
PsikiyatristSinema
Prof. Dr. Yankı Yazgan (Psikiyatrist)

Prof. Dr. Yankı Yazgan, içinde kendinizi de bulacağınız yazılarıyla sizlerle...
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • Mazhar Osman

    Türkiye’de Psikolojinin Tarihi Üzerine Notlar, 1: Mazhar Osman

    Türkiye’nin akademik yaşamında bir eksikliği doldurmak yönünde yapıalacak -büyük ölçekte bir Çevresel Ülkelerde Psikolojinin Tarihi ve küçük ölçekte- bir Türkiye’de PsikolojininTarihi (ders kitabı) yazma girişiminde, ele alınabilecek dört tarihsel...
  • savaş filmleri

    Yüzyıldır Bitmeyen Savaş!

    Ağustos 1914… Dünyanın ilk kez topyekûn savaş dehşetiyle karşı karşıya kalmasının üzerinden tam 100 yıl geçti. Artık ne tanıklar hayatta, ne savaşla çizilen sınırlar geçerli. O günlerin izleri kitaplarda...
  • JOE BLACK

    Varoluşsal Açıdan Bir Film Eleştirisi “Joe Black”

    KONU: 60 yaşına girmek üzere olan oldukça zengin bir iş adamı tüm zamanını çalışmaya ve para kazanmaya adamıştır. Ve bir gün insan kılığına girmiş olarak azarail karşısına çıkar ve...
  • ekonomi kriz

    Hayat “devalüe” edilemez

    Kriz geçmek bilmiyor. Bu arada, biz üstümüzü başımızı şöyle bir silkeleyip, sağlam neremiz kaldığına bakmayı tamamlamak üzereyiz. Nasıl dayanabiliyoruz? Krizin ruh durumumuz üzerindeki etkilerinin kendini göstermesini bekleyeduralım, şimdiye kadar...