Kubilay Tunçer / Yek ve Yiğit

Bazı icatları, illüzyon oyunları var. Çalışkan ve müzmin kaşif. Nasıllara kafa yoruyor. ‘Olağan Mucizeler’ adlı oyunuyla Edinburg Festivali’ne davet edilme onurunu yaşıyor şimdi. Güney yarıkürede sihir bulaşmış olarak geri...

Bazı icatları, illüzyon oyunları var.

Çalışkan ve müzmin kaşif. Nasıllara kafa yoruyor. ‘Olağan Mucizeler’ adlı oyunuyla Edinburg Festivali’ne davet edilme onurunu yaşıyor şimdi.

Kubilay Tunçer

Güney yarıkürede sihir bulaşmış olarak geri dönüp bu memleketin bizzat kadrolu sihirbazı olması -kendi böyle diyor buna- arasında dolu geçmiş günler hep, çok çalışarak. Bu genç adam okuldan bir felsefeci, bir lisansüstü diploması var konuya dair, bilim felsefesi. Psikoloji okudu ve tiyatro yazarı. Kubilay Tunçer ‘güzel gençlik günleri’ni ODTÜ’de yaşadı. Bunları herkes biliyor ama şu an çok göz önündeyken de hiç bir gürültü onu alıp yutmuyor, bu bir keramet belki, işin en büyük sırrı. Şair ve gazete yazarı Oğuz Erdur’un da dediği gibi “Küstahlık da, tevazu da bir diğeri olmadan sahtekarlıktır.’’ Yaptığı işe saygının ta kendisi burada, Kubilay’ın yazdığı oyunlar kendileri adına cesaretle konuşuyor.

Hayatında hiç, bir mucize oldu mu senin?

Hayatta olmak mucize zaten.

Arjantin’den sonra sihir nasıl girdi hayatına?

Buenos Aires’ten kısa bir süre sonra San Francisco’da yaşadım. Sihir böyle başladı. Arjantin’e de bayılırım. Dostlarım var orada. Birçok sanatçı ahbabım var.

“Aşk’tan anlamam biliyor musun, aşk hakkında hakiki bir fikir sahibi de değilim,’’ diyorsun. Buna nasıl karar verdin?

Herkes kendi tecrübelerini aşk zannediyor. Benim tecrübelerim de var ama bunlar aşk kavramını anlamaya yetmiyor. Kavram derken felsefi bir kavramdan bahsediyorum. Bence bir oyun yazarı hayatı yazmaz, hayatın parçacıklarını yazar, o parçacıkların hepsini bir araya getirdiğin zaman da bir hayat etmez. Hayat o parçacıkların toplamından daha büyük bir şey. Ben yazarken o parçacıklar arasında şu ya da bu sebeple benim ilgimi daha çok çekmiş şeylere kafa yorarım ve onları hakkıyla irdelemeye çalışırım, benim yaptığım budur. Bir parçanın küçük bir parçasının küçük bir parçasına salim bir kafayla bakmaya çalışırım ben. Benim mesuliyetim orada biter. Dolayısıyla, aşktan, sanattan anlayan, bu konuda çok kocaman fikirleri olan bir adam değilim.

Kadın kahraman ağzından yazmak nasıl bir şey?

Nefis bir şey. Çok güzel bir şey.

Nasıl edindiğin bir şey?

‘Olağan Mucizeler’i ben iki dilde yazdım. ‘Ordinary Miracles’ olarak İngilizce versiyonu da dünyanın bir sürü bir yerine gitti ve çok da güzel şeylerle karşılaştı. Önümüzdeki zamanlarda bir takım tiyatrolar bunu sahneleyecek. Gönderdiğim yerlerden iki tanesinden cevap mektubunda bana hitaben ‘Bayan Tunçer’ yazmışlar. Çok hoşuma gitti. “Biz sizi kadın zannettik,’’ dediler. Kadın ağzıyla yazmak çok güzel, çok keyifli bir şey.

Neden?

İki sebeple. Bir tanesi bencilce bir sebep; dramatik edebiyatta kadın kahraman daha azdır, bu sebeple keşfedilmemiş bir kıtadır erkek kahramanlara göre, o açıdan keyifli. Öbürü de dramatik kahraman olarak ben kadınlara zekanın ironinin daha çok yakıştığını düşünürüm. Ama bir kadını konuşturmayı öğrenebilmek için dramatik edebiyattaki bazı baş yapıtlardaki bazı karakterleri değiştirerek yeniden yazma egzersizleri yaptım. Bir sürü Çehov oyununda kadınları erkek, erkekleri kadın yaptım, kendim için tabii. Severim ben kadınları ayrıca.

Hayatın bir tarafında gözlemci olarak duruyorsan yaşanılmış şeyleri de genellemek ve özelleştirmek arasında seçici mi oluyorsun acaba? Başkaları gibi olmak ve olmamak arasında, oradaki tavrını merak ediyorum.

Ben başkaları gibi olmaya çalışıyorum. Ben başkalarından farklı olmaya çalışmıyorum. Eksikliklerimi tamamlamaya çalışıyorum. Benim hastalığımın adı ‘metacognition’, psikiyatride öyle. ‘Metacognition’ şu demek, insanın daima ne düşündüğünün bilincinde olması.

Bunu isteyerek yapıyorsun, istemediğin zaman olmuyor.

Muhtemelen, bende sık olur. Benim bir arazım da vardır. Ben duygularımı aklımın bir fonksiyonu olarak görürüm çoğunlukla. Bu da beni saman tadında bir adam yapar, bazen de yapmaz.

Aşk mı cesaret ister yoksa elindekileri sonsuza kadar yitirmek mi?

Aşk fena halde cesaret ister herhalde, ama insan cesur olup olmadığını, işin içindeyken pek bilemez. Savruluyoruz işte, hepimiz savruluyoruz. En az yara bereyle maçı bir raund daha götürebilmeye çalışıyoruz. Durum budur.

Kadınlardan öğrendiğin en önemli şey ne?

Her kadının kendine ait bir dünyası olduğu ve salak erkek milletinin de iki üç tane kadına bakarak kadınlar hakkında bir genelleme yapmaması gerektiğini öğrendim.

Monokrom bir dünya mı erkeklerinki dolayısıyla?

Tabii canım, şaşkındır ya erkeklerin yarısı, son derece şaşkın bir millettir. Adam sana hala çiçek getiriyordur, işte bütün bu dergilerde yazanlar, şöyle yapın böyle yapın… bu değil ki! Neden yapıyorsun? Nasıllar var nedenler yok.

Hem oyuncusun hem de durumun hakimisin, nasıl bir şey bu ‘master of ceremony’ olmak?

Hadi bakalım seyirci olmasın da görelim bakalım. ‘Master’ ama asıl ‘efendi’ kim? Asıl efendi orada seyirci, seyirci olduğu için biz de orada efendi rolü oynuyoruz. Bu, bu kadar. Tevazuyla gerçek arasında ince bir çizgi var. Ben aslanlar gibi söylüyorum işte, çalışkanım, yapıyorum, uğraşıyorum, ediyorum, mücadeleciyim, niye tevazu göstereyim ama konum itibariyle insan değişiyor. Oyunda da diyor ya; Saturno Joy’a kızıyor, “O topun niye uçtuğunu söyleyebilir misin?” O insanlardan seni ayıran şey nedir, salonun neresinde oturduğun mu? Nefret ederim, o sebeple mesela tırnak içinde tiyatrocu denilen milletten de iğrenirim; o anlamda ‘sihirbaz’ denilen millet de hiç hoşuma gitmez. “Bakın ben yapabiliyorum, sen yapamıyorsun. Allah Allah yani. Ne vazifen var, senin vazifen sihirbazlıksa sihirbazlık yaparsın, yazarsan yazarlık yaparsın, aşçıysan aşçılık yaparsın. Bunda abartacak bir şey yok.

Peki bunun mucizesi nerede? Bu yedi senede (‘Nargile’den ‘Olağan Mucizeler’e kadar) ne oldu?

Bir şey olmadı. Ben yetenekli olduğumu düşünüyorum, bunda bir sorun yok. Ben çok çalışkan bir adamım. O yedi senede çok çalıştım. Ev ödevimi iyi yaptım. Yedi sene öncesinden kendime göre daha iyiyim. Ben -karınca gibi- çalışkanımdır. Başka türlü bu işin olabileceğini de sanmıyorum. “Bayağı iyi bir yazarsın’’ diyeceksem kendi kendime, benim yolum böyle olacak.

Kategoriler
Kültür&SanatRöportajTiyatro
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • Olağan Masallar Tiyatrosu

    Olağan Masallar Tiyatrosu; Mavi isimli oyunuyla sahnede

    Mavi isimli oyunuyla sahneye renk katan Aykut Göker ve oyuncu ekibi… Mavi sembolik bir isim, genellikle hüznü çağrıştırıyor. Hatta koskoca blues bile direkt maviden türemiş. Sizin ve oyundaki mavinin...
  • Haldun Dormen

    İki kalas bir heves yetecek mi?

    Birçoğu, alternatif tiyatro hareketinin Türk tiyatrosunun umudu olacağını düşünüyor. Kimisi ümitleniyor olsa dahi, o kadar kesin konuşmaktan yana değil. Farklı kuşaklardan tiyatro sanatçılarına tiyatronun geleceğine dair öngörülerini sorduk. Bakın...
  • Nâzım Hikmet’in ‘Memleketimden İnsan Manzaraları

    Muhalefetin sahnedeki sesi

    Ankara Sanat Tiyatrosu 40. yılını Nâzım Hikmet’in ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ ile kutluyor. 1963 yılında Asaf Çiyiltepe, Savaş Süzer tarafından kuruldu. Amaç içerik olarak muhalefetin sesi ve takım oyunu olmaktı....
  • 1TP63NX

    Kınalı Ada Sefası

    Berberyan Kumpanyası’nın amatör oyuncuları profesyonel tiyatroculara taş çıkartıyor. Emekli öğretmen Bercuhi Berberyan, tiyatro sahnelerinde ömür tüketmiş eşi Arto Berberyan’ın vefatından sonra kolları sıvayarak görevi devralmış ve bir kumpanya yaratmış....