Knut Hamsun’un Açlığı

Aşktan söz açılmayagörsün, sıkça, erkeğin kalbine giden yolun midesinden geçtiği söylenir. Eğer 20. yüzyıl düşüncesine göre ev ödevinizi iyi yapmışsanız, onun beynine de ulaşabilirsiniz. Yüksek varoluşçuluğun ana simgesi sayılan...

Aşktan söz açılmayagörsün, sıkça, erkeğin kalbine giden yolun midesinden geçtiği söylenir. Eğer 20. yüzyıl düşüncesine göre ev ödevinizi iyi yapmışsanız, onun beynine de ulaşabilirsiniz. Yüksek varoluşçuluğun ana simgesi sayılan o saygın yazı başlığını anımsayın: bulantı. Jean Paul Sartre’ın 1938’de yazdığı roman, modern beyni sonsuza dek modern mideye bağladı.

Knut Hamsun’un Açlığı

Knut Hamsun, Açlık‘ı, Antoine Roquentin’in anti-kahramanca çıkışından elli yıl kadar önce yazdı. Yazar, modernizmin öncülerinden biri olarak kabul ediliyor. Hemingway ve Thomas Mann gibi ağırsikletler kadar etkili oldu. Jack London ve Charles Bukowski gibi uyumsuz yazarlar ona taptı. Fransa için Sartre ne ise Norveç için de Hamsun odur. 1920’de Nobel ödülünü aldı. Nedir, 80’inde Nazi idelojisinin ve bu idelojinin sahte “folk kültürü” ve “güç popülizmi” çığlıklarının albenisine kapıldı. Bu hatasının bedelini saygınlığından kaybederek ödedi.

Açlık, tıpkı Bulantı gibi, içine kapanan ve çıldırmanın sınırlarında dans eden yazarın, tanıklığını gelecek kuşaklara aktardığı asabî bir öyküdür. Andreas Tanger, Oslo sokaklarında dilenerek hayatını idame ettirmeye çalışan biridir. Talih(sizliğ)inden ve gururundan etkilenerek, kendisinden nefret ederek, kahredici ve uzun bir açlık dönemi yaşar. Açlık, yeterince beslen(e)meyen insanın üzerindeki fiziksel ve ruhsal etkileri çok içten anlattığı için bugün hâlâ dokunaklıdır. Hamsun’un çok az okuyucusunun yaşayacağı bir şeydir romanda anlatılan: Katlanarak artan açlık ağrılarıyla, ağız dolusu sudan baska bir şey olmaksızın günler geçiren Tanger, karnını doyurmak icin çareler aramakta; kendisini, doymuş gibi hissederek kandırmaya çalışmaktadır. Çakıl taşlarını ve ağaç parçalarını emer. Paltosunun düğmelerini keser ve ekmek almak için rehin vermeye kalkar. Yardıma ihtiyacı olduğunu kabullenmek gururuna dokunur; kasaptan çorbalık kemik isterken, “Köpeğim ağzında birşeylerle oynayabilsin diye alıyorum bunu,” der. Sonrasında, kemikteki küçük et parçacıklarını kemirecek, ama pişmanlık duygusuyla hepsini geri kusacaktır. En anlamsızı, sayfalar dolusu  felsefî metin  yazar ve yazdıklarını bir yerel gazeteye satmaya çalışır. Hiç bir şey birden fazla işe yaramaz.

Açlık, rutin ve kahredici olmaya başlar. Tanger’in ruh hali gün gün artan bir şiddetle karamsarlığa boğulur. Kızgındır, Tanrı’ya kafa tutar, onu zalim olmakla suçlar:

Tanrı parmaklarıyla sinir sistemime girdi, umarsızdı,
küçük sinir liflerime kargaşa getirdi. Elini geri çektiğinde
parmaklarının benim sinirlerimle dolu olduğunu gördü…
Çorbalık kemikten kemirdiğim et parçacıklarını çıkarmak
zorundaydım, çünkü açlığımı tatmin edebilirdi. Parmaklarımı
yumruk yapıp sıktım, Tanrı’nın adını haykırdım. Sana
sesleniyorum yukarıdaki kutsal “Yaratan”, sen yoksun…
Şu andan itibaren senin bütün çalışmalarını ve yollarını
reddediyorum. Eğer bir daha seni aklıma getirirsem
düşüncelerimi sürgün edeceğim, eğer senin adını ağzıma
alırsam dudaklarımı koparacağım.

Bir süre sonra, yiyeceği (de) olmamasına rağmen hayatın  güzelliğinin tadını çıkarmayı başarır. Açlığı hissettiğinde kıvranmaz, sadece titrer. Keder ve sevinc arasında bocalar :

Heyecendan başım döndü, artık hiç bir ağrı duymuyordum,
içimde kötülük yoktu, kuş tüyü gibi hafiftim, marketin her tarafını
gezdim.

Saat beşti. Depresyonu hissetmeye, kafamdaki boş
vınlamaları duymaya başlamıştım. Gözlerim biraz ilerideki
Fil Eczanesine takılıp kalmıştı. Açlık içimde şiddetini artırıyor,
çok ağrı  veriyordu.

Tanger’in hiçlik duygusunun güncel / felsefi bir boyut mu taşıdığı veya anlamsız bir psikopatoloji mi olduğu, yoksa her ikisini birden mi kapsadığı belirsizdir. Freud ve Nietzsche gibi çağdaşlarının ışığında Hamsun’u okumak oldukça kolaydır: Tanrısız bir dünyada sadece açlık ve boşluk hüküm sürer.

Açlık
‘ı, dramatik yapısını göz önüne almaksızın salt teolojik bir allegori olarak okumak yanlıştır; bu tür bir okuma, tavırların altında yatan öfke ve belirsizlikleri (“yaşamak için yemek” de buna dahildir) görmemektir.

Hamsun, beynin, ne yaparsa yapsın sonuçta dengesiz, kapalı ve soyut bir ünite olarak çalıştığını düşünüyordu. Sartre’dan elli yıl önce, beden ile beyin, anlam ile hiçlik arasındaki ilişkileri bu bağlamda çözmeye çalıştı. Bilineni (yakıcı belirsizlikler toplamı olan bilineni) ele almada, edebiyatın felsefeye oranla daha donanımlı olduğunu gördü. “İnsan yalnız ekmekle yaşayamaz,” derler: Hamsun’un mücadelesi, bunun tersini kanıtlamaktı.

Hermenaut, Winter 1998

(Çeviren: Sinan CANGÖZ)

Kategoriler
EdebiyatKültür&Sanat
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • Kürk Mantolu Madonna Sabahattin Ali

    Kürk Mantolu Madonna

    Yaşamın günlük akışı içinde gördüğümüz, karşılaştığımız insanların sıradan bir yaşamları olduğunu düşünürüz. Onları biraz yakından tanımaya başladığımızda ise yanıldığımızı anlarız. Öyle ki, her insanın yaşamı gerçekten bir romana ya...
  • Murathan Mungan

    Şiir mi, Öykü mü, Lirik Bir Metin mi?

    “Yanlız Bir Opera” (YBO), Murathan Mungan’ın (MM) yaygın olarak okunan şiirlerinden bir tanesidir. Ancak bir şiirin yaygın olarak okunması, beğeniliyor olması, YBO’nın MM’nin iyi şiirlerinden biri olduğu anlamına gelmiyor....
  • Sylvia Plath

    HS ya da SYLVIA PLATH

    “Benim için şimdi sonsuzdur, sonsuz da sürekli olarak değişir, akar, erir. Yaşam bu andır. Geçip gittiğinde, ölüdür artık. Ama her yeni anla birlikte yeniden başlayamazsınız, ölü olana göre yargılamak...
  • Balığın Trajedisi Kılçık Olmaktır

    Balığın Trajedisi Kılçık Olmaktır: Oley, Ey Şair

    Malraux’un rahibi şöyle demişti: “Hangi politik inanç yok edebilir (ki) ölümü!” Ben de diyorum ki, hangi politik inaç yok edebilir şiiri? Bu, son derece müşfik, iç karartıcı, kahredici ya...