Kıkırdayan ve asılan yüzler

Bir bebeği güldürmek için biraz maskaralık yapmak yeter. Gülmenin beyindeki rahatlatıcı madde salgılanımı ile ilişkisi biliniyor ama güldürmenin beyinde bir yeri var mı? Annesinin tekerlekli alışveriş sepetine yerleşmiş bebek...
Gülümseme

Bir bebeği güldürmek için biraz maskaralık yapmak yeter. Gülmenin beyindeki rahatlatıcı madde salgılanımı ile ilişkisi biliniyor ama güldürmenin beyinde bir yeri var mı?

Yankı Yazgan

Prof. Dr. Yankı Yazgan

Annesinin tekerlekli alışveriş sepetine yerleşmiş bebek birbuçuk yaşında var-yok. Göz göze geldik. Bebeklerle göz göze gelen pek çok büyüğün yaptığını yaptım. Ağzıma, burnuma garip şekiller verip, anlamsız sesler çıkarttım. Ta ki bebek kıkırdayıp gülene kadar. Ben amacıma ulaşmanın verdiğine benzeyen bir rahatlığa kapıldım. Bebek ise benden bıkıp başka bir ilginçlik peşine düştü.

Bebeklerin ilk gülümseyişi kaçıncı aydadır? Araştırmacılar gülümsemeyi birkaç türe ayırıyorlar. Başlıca ayrım “sosyal” ve “sosyal olmayan” şeklinde. Sosyal olmayandan kasıt iletişim değeri olmayan, adeta gaz çıkarmak ya da ağlamak gibi boşalma değeri taşıyan bir gülümseme.

Sosyal olmayan gülümsemenin “iletişim değersizliği”nin tartışmalı olduğunu laf arasına sıkıştırayım. Bebeğin nerdeyse doğumundan önce annesiyle iletişim içine girdiğine inanıyoruz. Dolayısıyla, ilk gülümseme hangi yaşta olursa olsun bebekle gülümsenen arasında bir ilişkiye yol açtığı varsayımı daha yakın gözüküyor.

Gülümseme’nin boşalma değerini azımsamıyorum. Belki de, bir şekilde kasılan ( ve gülümseme figürünü yüzümüze yerleştiren) yüz kaslarımızın bu hareketi bellemesinde boşalmanın katkısı büyük. Artık klasik bilgi haline dönüşmüş bazı araştırma sonuçları yüz kasları ile beyindeki endorfin salgılayıcı bölgeler arasındaki ilişkiyi kanıtladığından beri, gülme alışkanlığından söz ediyor. Beyindeki endorfin adlı maddenin bir tür morfin etkisi yarattığı ve “endorfin salgılatıcı” süreç ve davranışları pekiştirdiği biliniyor. Yani, bir kas grubunun kasılması beyindeki endorfini salgılatıyorsa, “kasılma” ile “endorfin hoşluğu” bağlantısının ne ölçüde farkında olduğu ayrı mesele. Farkındalık ne kadar zaman alırsa alsın, “hoşluk” ve “keyif” bebeğin dünyasına egemen oluveriyor. Süpermarketteki bebek gibi her fırsatta kıkırdıyor!

Sululuğun lüzumu yok mu?

Hayata kıkırdayarak başlayan bebeklerin suratı ne zaman asılıyor? Aslında, bebekler güldüğü kadar ağlıyorlar. Surat asmakla ağlamayı birbirinden çok farklı ruh halleri olarak görüyorum. Kimi bebekler erişkinliklerinde de “gülümseme-hoşluk” sürdürebildiklerinden mi? Belki, bebeklikte oluşan bu bağıntı ( ya da “tutkunluk”) yeterince kuvvetli olduğunda, ileri yaşlara kadar dayanıyor!

Gülümsemenin fizyolojisinden yaptığım bu spekülasyonlar tek tek bireyler için ne kadar geçerli, bilmek zor. Diğer yanda, değişik bölge ya da ülkelerde yaşayan insanların “gülme profilleri”ne bakıldığında yeni varsayımlara yönelmek içten bile değil!

“Ağır ol, molla desinler” kültürüyle yoğrulmuş bir ülkenin ardından sürekli “cheese” dercesine gülümsemenin Amentü gibi benimsetildiği bir ülkeye gidince “ne oluyor?” diye düşünüyor insan. Kıkırdayan bebek her iklimde makbulse,nasıl oluyor da pür ciddiyet ve sululuk gibi iki uç hiç biraraya gelmiyor bebek büyüdüğünde?

Çocukkenki mizah külliyatımızda “Amerikan esprisi” diye bir kategori vardı. Değişik türde bir güldürme anlayışına göre üretilmiş bu “joke”ları, büyükler tarafından aptalca ve sulu bulunduğundan mıdır ne, çocuklar arasında anlatılan, benzerleri ve başkaları üretilen şeyler olarak hatırlıyorum. Hani, “adamın kafasına radyo düşmüş, adama bir şey olmamış, çünkü radyoda hafif müzik çalıyormuş” gibisinden!*(1)

“Sululuğun lüzumu yok” olan bir durumun tersinin her nedenle gülümsemek olduğunu kabullenmek zor. Sevindiğimizde, heyecanlandığımızda, acıklı bir şey olduğunda, birisi düştüğünde ya da saçmaladığında, sinirlendiğinizde, sinir olduğunuzda, karşınızdakinden ürktüğünüzde gülümsüyorsanız “sululuğun lüzumu yok”un tersi gibi bir şey (ama sululuk değil) oluyorsunuz. Orada ahbap olduğum birkaç kişiye sordum.: “Okulda filan mı öğretiyorlar böyle bol bol gülümsemeyi? Birisi “evet” dedi, diğer ikisi anlamadılar ya da anlamazdan gelip, gülümsediler! “Bana sinir oldular” diye düşündüm!*(2)

Amerikan esprisinin bence bir başka yanı daha var: Kendi kendine gülmekten ziyade, anlatılan kişiyi güldürebilmek için bir “çırpınış”! Karşıdakine “gülümseme-hoşluk” bağıntısını yaşatmak gibi bir yüce amaç aramıyorum. Ama, süpermarketteki bebeği güldürmek için maskaralık yaparkenki halimi düşünüyorum. Büyük bir inatla, ta ki bebeğin suratı sevimli bir gülümsemeyle kaplanana kadar, onu güldürmeye uğraştıran ne?

İlk akla gelen bebeğin gülümseyerek karşılık vermesiyle (bende) harekete geçen bir mekanizma. Yok, daha öncesi olmalı bu “mekanizma”nın. Bebeği görür görmez o küçük yaratıkla bir ilişki kurmaya yönelten bir “devre” açılmalı. Açılan “devre”den akıp giden nörotransmitter, elektrik akımı her neyse; bebeğin gülümsemesi hedefine ulaşılana dek beni acayip hareketler yapmaya, suratımı buruşturmaya, anlamsız sözcükler ve sesler çıkarmaya zorlamalı. Bebek güldüğünde rahatlama ise “devre” ye (bir başka bebeğe kadar) son veriyor.

Davranış bilimlerine son yıllarda egemen olan evrimci (Darwinci anlamda) yaklaşımlara göre bugün anlamsız gibi gözüken pek çok davranışın kökeni çok çok eski günlerde. O günlerdeki hayatımızın açılıp kapanan “devre”lerini düşünenler, duygular ya da hayaller değil o anda çevrede olup bitenler yönetirmiş! Yavru ile annesi arasında korku ile başlayan tanışıklık, daha ileri hayvan türlerinde (örn. maymun) görsel işlevlere yerini bırakmış. Burada insana yönelik bir çıkarsama yapanlar, gülümsemenin “dostluk” işareti sayılmasını bu erken bebek anne ilişkisiyle açıklıyorlar.

Bebeğin ve annenin organizmalarında doygunluğa benzeyen durumlar gülmeyi olumlu bir eylem olarak repertuarımıza yerleştire dursun, zaman içinde analı-babalı bir toplum geliştiğinde babalara bu davranışı benimsemek kalıyor. Bir bebek gördüğünde maskaralık yapmak ve kendini onun gülüşüyle ödüllendirmek ise bu biyolojik kökenleri ancak spekülasyonla açıklanabilir eylemin sokakta, çarşıda-pazarda ve ev gezmesindeki son biçimi.

Bütün bu biyolojik açıklamalar bir yana, güldürmeye çalışmanın ağız-burun oynatmak dışındaki yollarına ne demeli? Mizah diye bir “güldürme” tarzı nasıl ve nereden çıkmış? Maymunluk günlerimizden epey uzakta olduğumuzu varsayarsak, hayata aynı gülücüklerle başlayan insanların kimisinin yerlere yattığı esprilere “sululuk” deyip geçmemizin sadece devrelerle açıklanamayacağı aşikar. Zalim Şevki’ye ya da Daraloğlan’a özgü “devre”ler yok beynimizde. Süpermarketteki Amerikalı bebekteki “devre” de, Kasımpaşa’daki müstakbel Eşşekherif okuru ya da çizerindeki “devre” de aynı.

Gülende de güldürende de evrensel olarak benzer beyin devreleri olması süpermarket koridorlarındaki soytarılaşmaları kolaylaştırıyor. Üstelik yazılı-çizili mizah yaparak güldürenlere göre fazladan bir avantajdan yararlanmak mümkün: Karşıdakinin güldüğü gözle görülebiliyor. Güldürme çabasının gülmeyle sonuçlanması, belki de hala maymundaki öneminde. Televizyon dizilerindeki kaynağı belirsiz kahkahalar ya da “gülme efektleri” bu yüzden mi acaba?

Okurlara notlar
(1) Şunu hemen belirtmeliyim: Amerikan esprilerinin kimimizin gülme anlayışına hitap etmemesi mizah değerlerini değiştirmiyor. Ama gülme ve şakaya ilişkin çerçevelerin farklılığı bazen esprilerin “sulu mizah” kategorisine sokulup reddedildiği, bazen de “Lorel-Hardi” veya “Üç Ahbap Çavuş” kuşağından bu yana olduğu gibi benimsenip yerlerde yuvarlanıldığı durumlar yaratıyor. Amerikalılar’a ve mizahlarına haksızlık yapmak istemem, doğrusu. Çerçeve farklılıklarına dikkat çekmeye çalışıyorum.

(2) Toplumsal bir işaretleşme dili olarak gülümsemenin binbir anlamı var. Her gülümsemenin “sırıtmak” diye algılandığı ve pek hoş karşılanmadığı bir yapının aynadaki hayalini kasdediyorum “bol bol gülümsemek”le… Türkçe’deki güleryüzlülük sözcüğünün ifade ettiği yüz ve ruh hali, haliyle, bu kutuplaşmadan başka bir yerde.

Kategoriler
PsikiyatristSağlık
Prof. Dr. Yankı Yazgan (Psikiyatrist)

Prof. Dr. Yankı Yazgan, içinde kendinizi de bulacağınız yazılarıyla sizlerle...
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular