Kamuda Reform ve Siyasetten Taharet

Herkesin bildiği, duyduğu, okuduğu gibi, Türkiye kamu yönetiminde yeni bir yapılanmaya gidiyor. Merkezi İdare bugüne kadar elinde tuttuğu birçok yetki, iş ve sorumluluğu yerel idareye devretmenin planlarını yapıyor. Yazılı...

Herkesin bildiği, duyduğu, okuduğu gibi, Türkiye kamu yönetiminde yeni bir yapılanmaya gidiyor. Merkezi İdare bugüne kadar elinde tuttuğu birçok yetki, iş ve sorumluluğu yerel idareye devretmenin planlarını yapıyor. Yazılı ve görsel medyada reform tartışılıyor; konferanslar, seminerler yoluyla insanlar bilgilendiriliyor; yasa tasarısı yanlısı ve karşıtı görüşler ortaya atılıyor; reform bir anlamda kamu huzurunda olgunlaştırılıyor, ‘yeri yapılıyor’.

Kamuda Reform ve Siyasetten Taharet

Biz kamu reformunun mevcut iktidarın siyasi bir tercihi olduğunu sanmıyoruz; Avrupa Birliği’ne girmeyi kafasına koymuş ülke yönetiminin gelecekteki gelişmelere paralel hareket ederek eyleme geçtiğini düşünüyoruz. Kanımızca bugün iktidarda AKP yerine, CHP veya başka bir parti yada koalisyon olsaydı aynı şeyleri yapacaktı. Bankalara ilişkin düzenlemeler olsun, AB uyum yasalarının Meclisten geçirilmesinde olsun, Merkez Bankası’nın özerkliğine kavuşturulup kriz düzeninden çıkışa geçilmede olsun ne yaşanıyorsa, başka parti/partiler iktidarında da aynısı yaşanacaktı.

Bu açıdan bakıldığında, kamu yönetiminde yapılması planlanan değişiklikleri Türkiye’nin ilan edilmemiş ‘milli siyaset hedefleri’ arasında olduğunu söyleyebiliriz.

Konuya ilgi duyan birisi olarak bizler de tasarı hakkında az buçuk bilgi sahibi olmak amacıyla Başbakanlığın sitesini ziyaret ettik. Bizim incelediğimiz ‘versiyon’a (versiyon diyoruz, çünkü sanıyoruz tasarı sık sık güncelleniyor) göre, tasarı Başbakanlık, Devlet Planlama Teşkilatı, İçişleri Bakanlığı ve Devlet Personel Başkanlığı’nda görev yapan, konunun uzmanı kişilerden oluşan ‘Kamu Yönetimi Temel Kanunu Çalışma Grubu” tarafından hazırlandı. 10 kişilik ekibin tasarıyı hazırlamasına Başbakanlık başta olmak üzere TODAİE, Bilgi Üniversitesi, TESEV, TOBB, TUSİAD, IULA, Ak Parti ve CHP’nin yanı sıra birçok bilim adamı, bürokrat, işadamı, belediye başkanı vb.nin katkıda bulunduğu metinde belirtilmiş. Tasarı şu dört ana bölümden oluşuyor: “Kamu Yönetiminin Amaç, İlke ve Görevleri”; “Merkezi İdarenin Teşkilatlanmasına İlişkin Esas ve Usuller”; “Kamu Yönetiminde Denetim”; “Çeşitli ve Geçici Hükümler”.

Tasarıyı burada size anlatarak, tek tek maddeler üzerinde durarak, eleştiri sıralayarak, öneriler getirerek başınızı ağrıtmak istemiyoruz; hatta bunu gereksiz buluyoruz. Çünkü, konu halen her yerde harıl harıl tartışılıyor; konuşuluyor. Mevcut tasarıyı şimdilik bir tarafa koyup, Türkiye’de hizmetlisinden müsteşarına kadar kamuda çalışıp topluma hizmet edenleri ve bu hizmeti alan toplumu ilgilendirdiğini düşündüğümüz başka noktalara, yine yasa tasarısı ile bağlantılı olarak, dikkatinizi çekmek istiyoruz.

Tasarıyı hazırlayanlar, Türkiye’nin kötü yönetildiğini, kötü yönetim sonucu milli hasıla, gelir, istihdam ve sosyal harcamalar açısından maliyetin arttığını; bazı kurumlarda fazla istihdam yaşanırken, bazı kurumlarda istihdam eksikliği nedeniyle kuyruklar oluştuğunu; yönetim hatalarının can ve mal kaybına yol açtığını; yolsuzluk sonucu kaynakların yağmalandığını söylüyorlar.

Dolayısıyla ortaya kilit bir kavram çıkıyor: Kötü Yönetim…

Sanıyoruz bu konuda her görüşten siyasetçi ve yurttaş hemfikir. Hatta sorarsanız kamu çalışanları bile Türkiye’nin kötü yönetildiğini çarpıcı örnekler ve bilgiler ışığında size söylerler.

Türkiye’de kamu yönetiminin her geçen gün bozulmasının, kamudan hizmet alanın da kamuya hizmet verenin de şikayetçi olmasının ve bugünlere gelinmesinin tek sebebi vardır: Özellikle 70li yıllardan başlayarak kamu yönetiminin siyasi partilerce siyasallaştırılması ve çalışanlarının ve toplumun buna tepki göstermeyip, sessiz kalarak, korkarak sesini çıkarmaması, hatta bu bozuk yönetimden nasıl çıkar sağlayacağının, işini yürüteceğinin hesaplarıyla bundan yararlanması.

Maalesef yıllar içerisinde kamu yönetimi iktidara gelip giden siyasi partilerin elinde oyuncağa dönmüş; kamu, bir türlü ‘siyasetten taharetlenip’ verimli hale gelememiştir. Gelen, giden, çalışan, vatandaş, kısaca Türkiye topraklarında yaşayan herkes kamu idaresini, onun varlığını, hizmetlerini, sorunlarını “bana dokunmayan yılan bin yaşasın”, “devletin malı deniz, yemeyen keriz”; “bal tutan parmağını yalar”; “kadromu alayım, yan gelip yatayım”; “bugün git, yarın gel” zihniyetiyle değerlendirmiş; kamuya kendi öz malı olarak değil de, düşman malı gibi bakmış, o doğrultuda eylem ve davranış geliştirmiştir.

Kamu yönetimi, adı üstünde, kamunun malıdır. Ona aittir; ona hizmetle yükümlüdür; ona karşı sorumludur. Ne var ki, yıllarca kamuda işe alınmalar ve yükselmeler hep iktidardakilerin onayıyla gerçekleşmiş; iktidar partisinden ‘referansı’, Özbeöz hayatımızın Türkçe’siyle torpil, olmayan ne işe girebilmiş, ne de yükselebilmiştir. Böyle olunca çalışanların ezici çoğunluğu kendisini halka karşı değil, siyasetçiye karşı yükümlü ve sorumlu saymıştır. Ezici çoğunluğu hak etmediği görevlere torpil mekanizmasıyla gelen insanlardan görevini dürüstçe yapmasını, vicdanının sesini dinlemesini, daha yararlı olmak için kendisini yenilemesini, eğitmesini bekleyemezsiniz. Türkiye’de yaşayan ve embesil olmayan herkesin bildiği bu sistem kamuda yaşanan sıkıntıların, sorunların, verimsizliğin, çağdışılığın, atıllığın ve ilkelliğin yaratıcısıdır. Mesleğe hakkıyla giriş yapamayan, hakkıyla yükselme şansı bulamayan çalışanlar, tipik söylemle, ‘devlet memuru’ olmuş, yan gelip yatmaktan, emeklilik gününü doldurmaktan başka bir şey yapmaz/yapamaz hale gelmişler/getirilmişlerdir. Kamuda maaşların performansa göre değil de, makama göre ödenmesi varılan feci noktanın başka bir nedenidir. Çalışanlar için çok çalışmanın, kendini geliştirmenin, verimli olmanın,yurttaşın işini hızla yapmanın hiçbir getirisi yoktur.

Kamu yönetiminin sorunlarını çözmek, yönetimi yerele yaymak için mesleğinde deneyimli, bilgili, kültürlü, birikimli değerli çalışma grupları, bilim adamları, siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları bir araya gelerek çok güzel yasa tasarıları hazırlayabilirler. Bu tasarıya başka devletlere örnek olacak düzeyde mükemmel bir biçim kazandırılabilir, yasaya dönüştürülebilir; bu yasa ileride kamu yönetimi ders kitaplarında niteliğinden övgüyle bahsedilip, dünyanın sayılı üniversitelerinde örnek diye okutulabilir.

Ancak, tekrarlıyoruz, Türkiye’de siyaset ve partizanlık kamu yönetiminden taharetlenmedikçe, sıradan bir il müdürünün atanmasında bile mevcut iktidar partisi il başkanlarından, milletvekili ve/veya bakanlarından ‘onay’ istenmesinden vazgeçilmedikçe ilgili resmi kurumları yerel idarelere devretmenin hiçbir esprisi yoktur. Belki sistemde bunların yerini belediye başkanı, il genel meclisi üyeleri vb. alır; hepsi o kadar!

Bunu önlemenin yolu da yaşanmış örneği de vardır: Bir önceki hükümet, üstelik kendisine zararı olacağını, seçmenlerini küstüreceğini bile bile, devlet memuru alımlarını merkezi bir sınavla ve sonrasında belli bir puan barajını geçen adayların tercihine dayanan sisteme bağlamış; torpil mekanizmasının işlerlik alanı sözlü sınavı ise yürürlükten kaldırmıştır. Son dönemlerde devlet memurluğuna atananların “Türkiye tarihinin en nitelikli memurları” olduğunu söylersek; abartmış olmayız. Çünkü, eksikleri olsa da daha iyisi bulunmayan, zor ve bilgi gerektiren bir sınavla memurlar istihdam edilmiş; filanca partiden adam bulmak ilkelliği ve eziyeti onlara reva görülmemiştir. Bu sınav onlardan önce istihdam edilmiş olanlara, yani eski çalışanlara, yapılsa kaçta kaçının başarılı olacağı şüphelidir. Ancak çalışanları asıl motive edecek, verimliliği arttıracak yükselmelerde ‘tamamen yasal’ –bir iki kurum hariç- düzenlemeler yapılmamıştır. Halen yöneticilik gibi çok ciddi, bilgi birikimi ve liyakat gerektiren makamlarda eski alaturka yöntem prehistorik varlığını korumaktadır. Artık kamu yönetiminde yönetici olmak, siyasetçilerin, bakanın, başbakanın veya bir başkasının tercihlerine, referansına göre değil; çok ciddi, zor sınavlarla mümkün olmalıdır. Hatta bu sınavlar belirli dönemler yenilebilir, hizmet içi eğitimlere şimdikinden daha büyük önem verilerek kalite arttırılabilir. Türkiye dakika başı lafı edilen Avrupa Birliği’nin üyesi olacak veya olmayacak diye değil, Türkiye insanı iyi yönetilmeye layık olduğunu düşünüyorsa kamudaki yöneticileri de çaplı, kaliteli olmalıdır. Dünyayı takip etmeyen, kendini geliştirmeyen, işinde sürekli bir eğitim çabası içerisinde olmayan, projeler üretmeyen, alanına hakim olmayan ve en azından bir yabancı dili bilmeyen insanların kamuda yönetici yapılması bu ülkeye büyük bir haksızlıktır.

Hazırlanan tasarının yasalaşması halinde şimdiden gözden kaçmaması gereken çok önemli bir eksiklik söz konusu. Acaba yerel yönetimler bu kadar yükü kaldırabilecekler mi? Birkaç büyük belediye belki sorun yaşamadan yeni yükü omuzlayabilir; ama diğer hangi birinin böyle bir altyapısı var? Sanıyoruz mevcut başkanların büyük çoğunluğunun yaklaşan seçimlerde seçilme umutları yok ve seslerini çıkarıp, biz bu işin altından kalkamayız, demediler. Altyapısını hazırlamadan, belediyelerle istişareye girmeden, Ankara’nın taşraya alelacele özgürlük verme girişimi ister istemez insanın aklına şunları getiriyor: 1980lerden beri Türkiye’de siyasetçilerin öncülüğü ve medyanın bombardımanıyla insanların kafasına kakılan öyle tuhaf bir olgu var ki; sanki devlet her şeyden elini çekince tüm işler düzelecek, ortada devlet mevlet kalmayınca (yoksa bunlar gizli Marksist mi?) dağlar taşlar yaz kış çiçek açacak, gökten altın akacak, tavuklar dolar, euro yumurtlayacak, ihracat patlayacak, enflasyon düşecek, bankalar batmayacak, özel televizyon kanallarının her birinden kültür akacak, yan gelip yatacağız. Dünyada böyle bir liberalizm var da bizim mi haberimiz yok? Acaba neden gelişmiş ülkelerdeki kişi başına düşen memur sayısı Türkiye’dekinin oran olarak iki hatta üç katı? Hoşumuza gitmeyebilir; ama, bürokrasisiz, memursuz, amirsiz bir devlet yok. Olmak zorunda. Üstelik kalitesiyle, verimliliğiyle, doğru düzgün, işini bilen çalışanlarıyla. Kamu yönetimi nitelikli olursa bundan sıradan yurttaşı da özel sektörü de ekonomik ve toplumsal alanda yarar sağlayabilir.

Reform yasayla er veya geç sağlanabilir; ama Türkiye’de kamu idaresinin gerçek anlamda düzene girmesi Sezarların hakkını Sezarlara verecek değişikliklerle mümkün olabilir.

Bunun adı da öyle kıytırıktan reform olmaz; devrim olur.

 

Bülent KORKMAZ / Barcelona

Kategoriler
Köşe Yazıları
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular