‘Kalbimizde mayın var’

Can Yayınları’nın, alışılmış kitaplarından farklı olarak siyah cilt içinde, albüm formatında bastığı “Misafir”in fotoğrafları, Serdar Korucu’nun düş gücüyle geliştirdiği kısacık ama anlamlı metinlerle bütünleniyor. O güne kadar bir fotoğrafçı...
Kalbimizde mayın var

Can Yayınları’nın, alışılmış kitaplarından farklı olarak siyah cilt içinde, albüm formatında bastığı “Misafir”in fotoğrafları, Serdar Korucu’nun düş gücüyle geliştirdiği kısacık ama anlamlı metinlerle bütünleniyor.

O güne kadar bir fotoğrafçı olarak Kerem Yücel’in Suriye’den kaçanlara “mesafesi” otele döndüğünde bitiyordu. Yağmur, çamur… ama sonrasında sıcak bir kahve, sıcak bir duş ve otel odası. Ondan istenen, hikâyeleri ve yaşananları fotoğraflamasıydı. Ama o gün çamurun içinde çuvalın üzerine üç koliyi koymuş çekmeye çalışan on yaşlarında bir çocuk görür. Bu çocuk ne dil biliyor, ne de kendini ifade edebiliyordur. Yücel, fotoğraf makinesini bırakıp kolilerden ikisini yüklenir. Çocukla birlikte sığındıkları eve kadar çamur içinde uzunca bir yolu yürür. Bir ev bile denemeyecek kerpiçten binanın kömürlüğünde bekleyen insanların yanına varırlar…

Dağ gibi bir adam yardım paketini görünce ağlamamak için kendini zor tutar. Yücel, o gün, fotoğrafçılığının otel odasına dönünce bitmediğini anlar. Fotoğrafçılığı, Suriyeli sığınmacıların her biri misafir_kitapona umutları ve hayallerini anlatıncaya kadar, onun kim olduğunu, nereden geldiğini ve onlardan ne alıp ne verebileceğini öğreninceye kadar bitmeyecektir…

Elimdeki kitabın başlangıç serüvenini, bu albümdeki görüntüleri bize ulaştıran Kerem Yücel’in anlatımıyla aktarmaya çalıştım.

Can Yayınları’nın, alışılmış kitaplarından farklı olarak siyah cilt içinde, albüm formatında bastığı “Misafir”in fotoğrafları, Serdar Korucu’nun düş gücüyle geliştirdiği kısacık ama anlamlı metinlerle bütünleniyor.

Sayfaları çevirirken yerdeki kilime oturmuş, çantasının sapını tutmuş, başörtülü bir Suriyeli kadını görüntüleyen fotoğrafta duruyorum. Arkasındaki çıplak duvarda Suriye bayrağı, Arapça ve Türkçe sözcükler, kocaman bir “AH” ve çocuksu çiçekler ve bir güneş…

Korucu, fotoğrafın yanına düştüğü metinde, kadını dillendirmiş: “Bir insan hayatında kaç ceset görür? Biz çok gördük, çok fazla. Hepimizi etkiledi yaşadıklarımız. Çocuklarımızı da. On yaşındaki kızımın yazdığından belli değil mi başımıza gelenler? ‘Kalbimizde mayın var’.” Başka bir fotoğrafta, duvarları uçuk mavi bir evin içinde bir karı-koca. Kadın, duvardaki boy aynasına yansımış. Adam, arka odada, kapı aralığından görülüyor. Aynı evin içinde ayrı düşmüş gibi…

Fotoğrafa eşlik eden metinde ağulu bir alaycılık: “İki oğlumuz da Suriye’de üniversiteyi kazanmak için çok uğraştı. Biri makine, diğeri uçak mühendisi olacaktı. Savaş nedeniyle okullarını bıraktılar. Şimdi gündüzleri AVM’de çalışıyorlar. Geceleri ise üniversitedeler. Eğitim için değil. Temizlik yapıyorlar.”

Albümdeki onlarca fotoğrafa göz gezdirirken, Susan Sontag’ın bir sözü geliyor aklıma, “Fotoğraf yalnızca bir imge, yalnızca gerçeğin bir yorumu değildir; aynı zamanda bir izdir, bir ayak izi ya da ölüm maskı gibi gerçek olandan dolaysızca çekip alınmış bir şeydir.”

Sontag, bu tanımı, sanki bu fotoğrafları gördükten sonra yapmış duygusuna kapılıyorum. Ne ki Yeni Dalga’nın ustalarından Jean-Luc Godard’ın iki sözcükten ibaret tanımını anımsamadan da edemiyorum: “Fotoğraf hakikattir.”

Belge fotoğrafçılığının büyük ustası Cartier-Bresson, “Fotoğrafçılar, sürekli olarak yok olan ve bir kez yok oldular mı yeryüzünde hiçbir gücün bir daha geri getiremeyeceği şeylerle uğraşırlar” demişti.

Kerem Yücel’in saptadığı bu an’lar da daha şimdiden yok olup gitti, onları hiçbir güç bir daha getiremeyecek. Bu fotoğraflardaki insanlar belki yurtlarına, evlerine geri dönecekler, belki bizim topraklarımızda ya da başka ülkelerde hayatlarını, umutlarını, hayallerini sürdürecekler. Ama Yücel’in belirlediği anlar, üst üste, yan yana gelerek tanık olduğumuz bu insanlık faciasının öyküsünü anlatmayı sürdürecek. Yalnızca Suriyelilerin savaştan kaçıp ülkemize sığınmalarına mı, aslında Doğu’nun savaşlarından, yoksulluklarından, baskılarından kaçan insanların Batı’ya göçüne yıllardır tanıklık ediyoruz.

Kimileri bu büyük göçün sırtından acımasızca para kazanma yolunu tutuyor. Pek çokları mahallelerinde, sokaklarında dolaşan sığınmacılardan tedirgin oluyor, kimisi açıktan açığa dile ya da eyleme getiriyor bunu, kimisi de gizliden gizliye besliyor bu duyguyu. Bazı ülkelerde, Doğu’dan gelen göç dalgası karşısında hoşgörüsüzlükler, acımasızlıklar, milliyetçilik ve ırkçılık gemi azıya alıyor. Benbenci politikacılar, sığınmacıların yaşadığı umarsızlığı kendi çıkarlarına yem ediyorlar…

Misafir” kitabının en çarpıcı özelliği ise tıpkı adında saklanan ince duyarlık gibi çağımızın bu büyük yıkımına tüm vicdansızlıklardan arınmış bir insancıllıkla yaklaşması.

Kategoriler
KitapKültür&Sanat

Benzer Konular