Jorge Luis Borges: Yalnız Hilekâr

Dolmakalemden daha ağır bir şey tutmamış, elleri yumuşak bir adamdı. Oldukça hassas bir çocuk, bâkir bir delikanlı, kemâline ermemiş bir âlim, gecikmiş bir ergen, edebî bir ihtiyardı. Kader ona...
Jorge Luis Borges

Dolmakalemden daha ağır bir şey tutmamış, elleri yumuşak bir adamdı. Oldukça hassas bir çocuk, bâkir bir delikanlı, kemâline ermemiş bir âlim, gecikmiş bir ergen, edebî bir ihtiyardı. Kader ona işe yaramayan iki göz verdi ve o bütün çalışmalarını ona aşık olan annesine dikte ettirdi. Yaşamı boyunca edebiyat uzmanı olarak kabul edildi, yurdunda esamisi okunmazken tüm dünyada şan şöhret kazandı…

Borges’in bütün yaşamı yanlış bir yerde yakalanma korkusu ile geçti. Gönülsüz ama daimi bir seyyahtı. Buenos Aires’de doğdu, Avrupada büyüdü. Okyanusun iki yakasında da mutlu değildi. “Ben farkında olmadan biraz İngiliz kimliğine bürünmüşüm. Her zaman Waterloo’yu bir zafer olarak bildim,” demiştir. Ama, “Avrupadaki yıllarım bulanık. Ben her zaman Buenos Airesliyim (ve hep Buenos Airesli kalacağım),” da demiştir.

Bu yüzyılın başlarında ailelerin topluca göçmeleri sıkça görülürdü. Yazarın babasının bir göz ameliyatı olması gerekiyordu ve Borgesler İsviçre’nin yolunu tuttu. Bunun kısa bir yerleşim olacağı düşünülmüştü. Ama yıllardan 1914’dü ve savaş onları düşündüklerinden daha uzun bir süre İsviçre’de kalmak zorunda bıraktı. 13 yaşında, Avrupa yolunda, Rio’da duran geminin güvertesinde bir çocuğun söylediği şarkıyı duymuştu: “Benim ülkemde sabia‘nın şarkı söylediği / hurma ağaçları var./ Burada kuşlar hep şarkı söylerler / orada söylemezler mi hiç?” Sözleri Antônio Gonçalves Dias’a ait olan şarkı, “Ülkeme dönmeden ölmeme izin verme Tanrım,” sözleriyle bitiyordu. Çocuğun kederli geleceğe yönelik şarkısı, Borges’i o soğuk kartpostal güzelliğindeki Cenevre’de ölme korkusuna itecektir (ve Borges, Cenevre’de öldü).

Onun, kendi kentiyle tanışması oldukça ihtiraslı olduğu bir döneme, 20 yaşına, rastlar. Avrupa’nın birçok kentini gezmişti, altı dil biliyordu ve yazının derinliklerine dalmıştı. Bütün bunlar biraraya gelince, Buenos Aires’e tümüyle entellektüel perspektiften bakması da kaçınılmazlaşıyordu. Bununla birlikte, dizginlenemez bir ergenlik enerjisiyle dolup taşıyordu. Birkaç arkadaşıyla birlikte bir poster-gazete çıkarmaya girişti: Prisma. Gazetenin kopyalarını kentin caddelerine asıyorlardı. Gönlünü koyduğu bu duvar gazetesi, her 10 metresine bir kopyanın yapıştırıldığı 5 kilometrelik bir geceyarısı maratonuna dönüştü. Güneş doğuncaya kadar çalışıyorlar, mandıra işçileriyle kahvaltı ettikten sonra evlerine dönüyorlardı.

İlk şiir kitabı Fervor de Buenos Aires, “nehir kenarında ölen bıçak kavgacılarının gölgelerini, işçi evlerinde duyulan tangoları, kart oyunlarının oynandığı pembe dükkânları içeren duygusal bir mitoloji” kitabıydı. Güzel şeytan ve varoşlar, onun yapısına uzak olmalarına karşın, ilgisini çekmişler ve şiirlerine yansımışlardı. Çocukluğunda düş gücüyle ve renkli kalemlerle çizdiği kaplanlar gibi cesareti, mertliği, güçlülüğü simgeliyorlardı. Onları (kızıl kaplanlar, kanlı Bengal kaplanları) çizemez duruma geldiğinde de düşlemeyi sürdürdü. “Sınırsız bir düş gücüm var, bir kaplan olabilirim,” diyordu.

Önceleri çağrılar, ödül törenleri ve söyleşilerden dolayı kendini kuşatılmış, kapana kısılmış hissediyordu. Yaşadıklarının bir terör olduğunu söylüyordu. Zamanla işin rengi değişti: kendinden sözetmeye, iyice şöhret olduktan sonra da kendi hakkında kehanetlerde bulunmaya başladı. Kimileyin, kendi yarattığı imajlara bürünürdü. Kimileyin de, “yavaş, şaşkın, yolunu arayan / düş ile gerçek arasında bocalayan /cennetin kapılarını açan, onu ve geleceği gören bir kör” olurdu.

Bu şaşkınlık ve karışıklık, belki de, Borges’in çalışmalarında en güçlü, en belirgin olan duygu. İtibarını sorgulayanlar, onun gururunu, sınırsız rasyonalizmini, büyüleyici gizini kırdılar. Rahatsız geçen uzun yaşamı (1989 yılında 86 yaşında öldü), bu sıkıntılı dönemi uzattı. Borges’e yönelik tahrikler, sirke misâli, yaşamının son yıllarında daha da arttı. Yine de, çoğu okurlar, Borges’i sevmenin mümkün değil zorunlu olduğunu savunurlar; Borges’teki yıkıcı ironiyi yazarın gerçek yaşamındaki çaresizliğini, ürkekliğini saklamaya çalışma, yapıtını da gerçek yaşamla yüzleşen çocuğu yatıştırma çabası olarak yorumlarlar. Evvel zaman yazarlarının, kitaplarının önsözlerinde “bu kitabın aradığı okurlar umarım sizlersiniz” dediği okurlar, bunlar olsa gerek.

Borges’i anlamaya çalışan, ondan etkilenen, çalışmalarındaki belirsizliği çözmeye çalışan okurları da onun tuzağına düştüler. Öykü, şiir ve makalelerinde işlediği ana temaya ilişkin yanıtlar (metafizik veya felsefî) aradılar, ama sadece daha çok soruyla, daha çok belirsizlikle karşılaştılar. Borges, bunun için okuyucularından özür dilemiştir. Kendi kuşkularının altını çizdiği bir kitabının önsözünde, “Bütün bunların, yazdıklarımın arkasında hiç bir şey yok!” der.

Soledad BAUZÁ (Çeviren: Cemal SAVAŞ)
World Press Review, Nov., 1999

Kategoriler
Kültür&Sanat
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular