İtalya’ya Sevgiyi Hatırlattı

Ferzan Özpetek son filmi ‘Karşıki Pencere’ ile yine gişe rekorları kırıyor. ‘Hamam’, ‘Harem Suare’ ve ‘Cahil Periler’in ardından ‘Karşıki Pencere’ de İtalyanları tam kalbinden vurdu. Eleştirmenler kendisini Fellini ve...

Ferzan Özpetek son filmi ‘Karşıki Pencere’ ile yine gişe rekorları kırıyor.

‘Hamam’, ‘Harem Suare’ ve ‘Cahil Periler’in ardından ‘Karşıki Pencere’ de İtalyanları tam kalbinden vurdu. Eleştirmenler kendisini Fellini ve Visconti gibi ustalarla karşılaştırıyor. ‘Eski sinemamızı geri getirdi’ diye yere göğe koyamıyor.

O ise bütün bunları komik buluyor ve ‘Beni daha çok onurlandıracak şey Atıf Yılmaz gibi Türk yönetmenleriyle karşılaştırılmak’ diyor.

Ferzan Özpetek

‘Karşıki Pencere’ye gelen bu yoğun ilgiyi nasıl yorumluyorsunuz?
‘Cahil Periler’ gibi çok iyi bir filmin ardından geldiğinizde, böyle bir tepkiyle çıkmak zorunda kalıyorlar. Tabii bunun gerginliği çok oluyor; çünkü çökebilir de birden bire. Şu anda ana listede üçüncü, diğerlerinde ise birinci ve ikinci sırada gidip geliyoruz. Kritiklerin çoğu filmi göklere çıkardı. Basın mensuplarıyla düzenlenen toplantıda acayip bir alkış koptu. Ağlayan insanlar vs… Çok hoştu tavırları. Ardından aynı şey Floransa’da, Milano’da ve Bologna’da oldu. Seyirci üzerindeki etkisi çok güzel. Işıklar yanıp da film tamamen bitmeden kimse yerinden kıpırdamıyor.

Bu durumda siz neler hissediyorsunuz?
Benim çok hoşuma gidiyor. Bir de, yerine oturmamış bir taşı oturtmuşum gibi geliyor. Şu anda bana “Eski sinemamızı geri getirdiniz” diyorlar. Bu da tabii ki benim için onur verici.

İtalyan yeni gerçekçi sinemasını yeniden canlandırdınız diyebilir miyiz?
Evet öyle bir tavır var. Geçenlerde bir yazı çıktı. Orada; “Ferzan Özpetek, Visconti ve Fellini dünyasını bize geri getirdi” diyordu.

Öyle mi peki?
Gerçekleri söyleyeyim, dışarıdan baktığım zaman bütün bunlar biraz komik geliyor bana. Düşünün; ben İtalya’ya geldim ve sinema okuyup Türkiye’ye dönecektim. O yüzden hayat bu açıdan hakikaten çok tuhaf. Çünkü hiç beklemediğim şeyler olabiliyor. İlk filmim ‘Hamam’ı yaptım ve iyiydi film. Ardından ‘Harem Suare’ geldi. Üçüncü film ‘Cahil Periler’ ise tuhaf bir şekilde yaptığı patlama ile ‘Hamam’ ve ‘Harem Suare’yi de kuvvetlendirdi. Bu son filmle birlikte İtalyan sineması yönetmenlerinden bahsedildiğinde Ferzan Özpetek ilk akla gelen isimlerden biri oldu. Bu, tabii ki insanın hoşuna gidiyor ama bir yerde de komik geliyor.

cine La Finestra aff A2 (Page 1)

Eski söyleşilerinizden birinde; “Beni Almadovar’la değil, Atıf Yılmaz’la kıyaslayın” demiştiniz. Bu, sizin için daha mı gururlandırıcı bir şey?
Belirli bir komedi tarzına gelindiği zaman; acıyla komediyi karşılaştırdığınız zaman ilk örnek Almadovar oluyor. Bu onur kırıcı değil, onurlandırıcı bir şey ama beni daha çok onurlandıracak şey Atıf Yılmaz gibi Türk yönetmenleriyle karşılaştırılmak.

Filmin temasının sizdeki yeri nedir?
Film benim için çok nazik olan bir konuya sahip. Yaşlılık, hayatın ne kadar çabuk geçtiği, belirli yerlerde insanların belirli şeyleri reddetmek zorunda kalmaları, çevresindeki insanlara zarar vermemek adına vazgeçtikleri… Film; hayatın ne kadar çabuk geçtiğini ve yaşlılığın etkilerini anlatıyor. Bir yerde geçmişle günümüzü iyi bir şekilde karıştırıyor. ‘Harem Suare’de böyle bir deneyimim olmuştu ama seyirciye daha uzaktı.

Yaşlılık teması için esasen çok genç değil misiniz?
Filmde babamın tavrı ve hali çok önemliydi. Babamın yaşlılık zamanlarında hatırlama konusunda sorunları vardı. O yüzden filmde de bayağı bir etkisi var. Bir de, 40 yaşını geçtikten sonra, “Daha ne kadar zamanım kaldı?” diye sormaya başlıyorsunuz. Artık 30 yaşında değilsiniz.

Bu zamana kadar çok güzel işler yaptınız ama…
Hayatın kendisiyle güzel şeyler yapmak çok farklı şeyler. Güzel bir gün mü geçirmek istersiniz, yoksa arkanızda güzel bir film mi bırakmak istersiniz?

Filmdeki yaşlı adam hafızasını kaybetmiş. Hafıza kaybının söylemek istediği bir alt metin var mı?
Hayır; bu yaşadığım gerçek bir olaydan kalma. 16 yıl önce, Roma merkezde evinin yolunu bulamayan yaşlı bir adamla karşılaşmıştım. Oradan aklımda kalmıştı. Hafıza kaybı; gerçekle geçmişi karıştırmak anlamında bana ilginç geliyor sanırım.

Hollywood’dan da teklif aldığınızı duyduk. Düşünüyor musunuz oralarda çalışmayı?
Güzel bir film yaptığınız zaman, bir festivale gittiğiniz zaman her yerden teklifler geliyor. Ama şu anda Amerika’da film yapmak için ruhsal gücüm yok. İtalya’da çok hoş bir pozisyonum var ayrıca. Çevremdeki insanlar çok hoş, ekiptekiler yakın arkadaşlarım vs. Ama değişik bir şey, çok hoş bir konu olursa o başka.

Son dönem Avrupa sineması, Amerikan filmlerine benzer filmler yapmaya başladı. Böyle bir ortamda ‘Karşıki Pencere’ için Avrupa sinemasının iyi örneklerinden diyebilir miyiz?
Bunu başkalarının söylemesi lazım ama filmin prodüksiyon ve post-prodüksiyon aşamasında ‘The Full Monthy’yi yapan İngiliz prodüktör bulundu. Bu çok hoş, çünkü filmin Avrupa’da belirli bir ilgi gördüğünü gösteriyor. Avrupa sinemasının Amerikan usulü yaptığı filmler hiç hoşuma gitmiyor açıkçası. Ne kadar çok kendimize ait şeyler yaparsak, o kadar iyi olacağını düşünüyorum.

Bir söyleşinizde gelecek konusunda çok karamsar olduğunuzu söylüyorsunuz. ‘No Future’ diyelim mi?
Tek umudum, bir şeyler yapmaya çalışan insanların çok olması. Onun haricinde hiç umutlu değilim. Amerika’nın kırlık bir yerinde, sigara içmeyen, hiç alkol almayan bir insanın kanında bir sürü zehir bulunmuş mesela. Bu durumda biz, kim bilir ne zehirler içindeyiz. İşin komik yanı; silah satan, zehir satan insanlar kendilerini de öldürüyorlar ve tüm bunların arkasında para var. Bu durumda tek düşündüğüm çocuklar. Ben 44 yaşındayım ve hayatımda çok güzel şeyler gördüm, güzel yaşadım, en güzel festivallere katıldım, alkış aldım, başarı topladım vs. Ama 10 yaşındaki, 8 yaşındaki ya da yeni doğmuş çocukların geleceğini düşününce gördüklerim beni çok sıkıyor. Düşünün; eskiye döndük ve din savaşları başlatılıyor. İğrenç bir durum bu.

Filmin müziklerindeki bir parçada “Tek bir öyküdeki bilinmeyen ruhlarız” deniyor. Öyle miyiz?
Sevdiğim insanları kaybettiğimde onların yüz hareketlerini kendimde bulurum. Filmdeki genç kadın karakterinin bir sözü var. O çok güzel. Kadın karşısındakine “Senin hareketlerini ve sönen sözlerini kendi sözlerimde buluyorum. Acaba hafızanın işlevi ve onu gizemli kılan da bu mu? Eğer buysa, o zaman ben kendimi hiç yalnız hissetmeyeceğim” diyor.

Proust, hafıza konusuna fazlaca takılmış bir yazardır. Okur musunuz kendisini?
(Gülüyor) Proust üniversite zamanlarımda kaldı. Lisan olarak çok zor olduğundan kafamı vura vura okudum biraz ama güzel şeyler de kaldı tabii. Anna Maria Ortese diye sevdiğim İtalyan bir yazar var. Ölüm, yaşam ve hafıza üzerine yazıyor.

Son zamanlarda insanlar, mutluluk adına anılarından vazgeçmeye başladılar. Hep an ve gelecek söz konusu. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?
Bu çok önemli bir konu. Biz filmin ilk gösterimini Floransa’da yaptık. Opera binası gibi antika bir yer olan 1400 kişilik Verdi Tiyatrosu’nda gösterildi ve anormal bir alkış aldı. Öyle ki yapılmaması gerekirken antraktta alkışladı insanlar. Bu tavır beni çok şaşırttı. Bir eleştirmen “İtalya’nın nabzını bu kadar iyi tutan bir film olamaz” dedi. Sebebi de, herkesin mutsuzluğu, sevgisizliği ve hatıradan uzaklaşmak isteğinin tam tersine giden bir film olması. Bu anlamda zamanlaması çok iyiydi.

Filmin montaj aşamasında ağladığınızı okudum. Çok mu acıklı film?
Bu ağlama kısmını arkadaşım Serra’ya anlatırken duyup yazmışlar. Gazetelerden okuyorum; dalga geçer gibi, “Montaj sırasında ben banyoya gidiyorum, ağlıyorum vs” Bu, röportajda söylenecek bir şey değil. Bunu ancak bir arkadaşınıza söyleyebilirsiniz. Filmin baş oyuncusu, çok sevdiğim, yakın olduğum oyuncu Massimo Girotti film bittikten sonra ağır bir şekilde hastaneye kaldırıldı ve ben onu her görüşümde çok kötü oluyordum. Ağlama kısmı daha çok onun ölümüyle birlikte gelen psikolojimle ilgili. Film de tabii ki çok dokunuyor insana. Sadece acıklı sahneler olduğundan değil, havası insanları etkiliyor…

Film müziklerinde Sezen Aksu’nun ‘Karşı Pencere’ diye bir bestesi mi var?
Sezen’den film için müzik istedim. O da oturup çok hoş bir şarkı yazdı ama filmde yok bu şarkı. Çünkü filmin sonundaki jeneriğe koyulacaktı. Buradaki müzik şirketi; “Türkçe bir şarkı koymayalım. Filmin lansesi için İtalya’nın Sezen Aksu’sunu kullanalım” dedi. Büyük bir tartışma oldu aramızda ama onlara da hak verdim. Ayrıca Sezen’in o çok güzel şarkısını konuşmaların altına koymak istemedim. Zaten Sezen Aksu öyle büyük biri ki “Kesinlikle bir şey yapma” dedi. Sonuçta sözleri olmayan, mırıldandığı bir parçayı jeneriğe koyduk ve ona da ‘Karşı Pencere’ dedik.

Bir de ‘Şarkı Söylemek Lazım’ var.
Evet, o da kadın karakter kuru temizlemeciye gittiğinde radyoda duyuluyor

Filmde nasıl bir aşk söz konusu?
Filmde, geçmişteki ve günümüzdeki iki aşk anlatılıyor. Birinin başrolünde yaşlı bir adam, diğerininkinde ise genç bir kadın var. Bu ikisinin arasında da üçüncü bir aşk var aslında. Bologna’da bir kadın gazeteci söyledi bunu da: “Aslında üç aşk anlatıyorsunuz” dedi. Evet doğru, bunu oyunculara da söyledim. Genç kadın Giovanna, bence yaşlı adama âşık oluyor, çünkü hayatında gerçekten değişiklik yapacak, gerçekleri gösteren, ona gerçek yolu açan kişi o.

Bir de ulaşıldığında kaybolması muhtemel bir aşk var…
Ulaşılmamış, gerçekleşmemiş aşklar daha önemli gözüküyor bize. Çünkü kafamızda hep muhtemel olarak kalıyorlar. Sebebi bu bence.

Haber: Berrin Karakaş

Kategoriler
Sinema
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • savaş filmleri

    Yüzyıldır Bitmeyen Savaş!

    Ağustos 1914… Dünyanın ilk kez topyekûn savaş dehşetiyle karşı karşıya kalmasının üzerinden tam 100 yıl geçti. Artık ne tanıklar hayatta, ne savaşla çizilen sınırlar geçerli. O günlerin izleri kitaplarda...
  • JOE BLACK

    Varoluşsal Açıdan Bir Film Eleştirisi “Joe Black”

    KONU: 60 yaşına girmek üzere olan oldukça zengin bir iş adamı tüm zamanını çalışmaya ve para kazanmaya adamıştır. Ve bir gün insan kılığına girmiş olarak azarail karşısına çıkar ve...
  • Nuts (1987)

    Sinemadaki Psikiyatri: Belleğinizi Sınayın

    15-20 yıl öncesinin filmlerinden psikiyatri ile ilişkilendirilebilecek olanlarından bir “test” hazırladım. Biraz eğlencelik sayılabilir, meraklıları için. 1- Sinemadaki psikiyatri, bazı filmlerde kısıtlayıcı ve “mevcut düzenin” bir aygıtı olarak işgörür....
  • Ömer Lütfi Akad Ustayla Son Röportaj

    Ömer Lütfi Akad Ustayla Son Röportaj

    “Özal, yaptığı anlaşmalarla yabancı film şirketlerine kapıları koşulsuz açarak ulusal sinemayı bitirdi. Şimdilerde de Türk filmi diye Fransız filmi, Amerikan filmi çekiyorlar. Yaptıkları işleri de anlamıyorum” Hayatta tesadüflerin elbette...