Hafıza Yazınına Mimarlıktan Bir Katkı

Osmanlı’nın son dönemine damga vuran sorunlu modernleşme anlayışının yansımaları sayılabilecek üç mimarlık türünün tarihsel öyküsü, mimarlık ve şehirciliğin, Türkiye toplumunun hafızayla olan çarpık ilişkisinin en iyi okunabileceği alanlardan biri...
Alev Erkmen Geç Osmanlı Dünyasında Mimarlık ve Hafıza
Alev Erkmen Geç Osmanlı Dünyasında Mimarlık ve Hafıza: Arşiv, Jübile, Âbide Akın Nalça Kitapları, Aralık 2010, 311 s.

Osmanlı’nın son dönemine damga vuran sorunlu modernleşme anlayışının yansımaları sayılabilecek üç mimarlık türünün tarihsel öyküsü, mimarlık ve şehirciliğin, Türkiye toplumunun hafızayla olan çarpık ilişkisinin en iyi okunabileceği alanlardan biri olduğunu ortaya koyuyor.

Türkiye bir süredir geçmişiyle hesaplaşmanın derdinde. Derdinde ama, hesaplaşabilmek bir yana, doğru dürüst hesaplaşmaya başladığını dahi iddia etmek zor. Olsa olsa biriken hesapların bir dökümü yapılıyor şimdi. Toplu mezarlar, günah çıkartan Özel Harekâtçılar, karanlık bağlantılar böylece dökülüyor ortaya. Hesap kabardıkça, bir yandan da onun anlamlandırılabilmesi adına çalışmalar yapılıyor. Bu çalışmaların çoğunda öne çıkan anahtar kavramsa ‘hafıza’.

II. Abdülhamid A. Moory imzalı bir karikatür

A. Moory imzalı bir karikatür (Kalem, no: 97, 13 Ekim 1910)

Son birkaç yıldır ‘hafıza’ kavramı etrafında şekillenen çalışmaların meyvelerine kitabevi rafları da tanıklık ediyor. Kuramsal nitelikteki örnekler kadar sözlü tarih ve nehir söyleşi gibi, saha araştırmasından filizlenen eserler de raflarda yerlerini alıyor. Tüm bu birikim, yavaş yavaş oluşmaya başlayan yerel bir ‘hafıza yazını’nın habercisi. Söz konusu yazının temelinde yer alan akademik tartışma ve üretim, büyük ölçüde sosyal bilimler alanından geliyor.

Bir yandan, ülkede oluşmaya başlayan ‘hafıza yazını’nı sevinç ve ilgiyle buyur ederken, diğer yandan onun bilimsel arkaplanında yatan disipliner tekilliğe takılmamak elde değil. Bu yazına yapılabilecek katkı gerçekten de yalnızca sosyal bilimlerle mi sınırlı? Diğer disiplinler Türkiye’de ‘hafıza’ kavramı etrafında şekillenen tartışmanın muhatabı değil mi? Yanıt, YTÜ Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi olan Alev Erkmen’den geliyor. Erkmen’in Geç Osmanlı Dünyasında Mimarlık ve Hafıza: Arşiv, Jübile, Âbide adlı kitabı, sözünü ettiğimiz tekilliği kıran özgün bir çalışma olarak, büyümekte olan ‘hafıza yazını’mıza katılıyor.

Güncel politik bağlamda ‘hafıza’ dendiğinde ilk akla gelen, yakın Türkiye tarihinde yaşanan olaylar olsa da, Erkmen filmi başa sarıyor. Yazar, Mimarlık ve Hafıza’da Osmanlı Devleti’nin Tanzimat Fermanı’ndan başlayıp II. Meşrutiyet’e uzanan son dönemini inceliyor. Çok da iyi ediyor, zira bildiğimiz gibi Türkiye’nin yakın tarihi ve bugününe dair hangi meseleyi tartışırsak tartışalım, ucu eninde sonunda söz konusu döneme ve ona damgasını vuran sorunlu modernleşme anlayışına dayanmakta. Erkmen de bu anlayışın mimarlıktaki yansımaları sayılabilecek, Osmanlı’nın son yıllarında üretilmiş üç mimarlık türünün tarihsel öyküsünü anlatıyor.

Niyetinin, mimarlık ve hafıza arasındaki ilişkiyi “özgül tarihsel süreçlerde ve yapıların yaşam öyküleri üzerinden” okumak olduğunu belirten (s. 16) Erkmen’in bu okumasına konu olan mimari nesneler, kitabın ilgili bölümlerine isimlerini veren ‘Arşiv’, ‘Jübile’ ve ‘Âbide’. Erkmen’in sözünü ettiği ‘Arşiv’, Tanzimat’ın arşiv binası olarak tasarlanan Hazine-i Evrak; ‘Jübile’, II. Abdülhamid’in tahta yükselişinin şerefine inşa edilen yapılar grubu; ‘Âbide’ ise II. Meşrutiyet’in ilanını kutlamak amacıyla dikilen Âbide- i Hürriyet. Yazarın da belirttiği gibi, bu mimarlık türlerinin her biri “Osmanlı dünyasında daha önce var olmayan bir mimari etkinliğin ürünü; belirli bir yapı türünün buradaki ilk örnekleri.” (s. 17)

Abide-i Hürriyet

‘Resimli Kitap’ dergisinin kapağında Abide-i Hürriyet (Eylül 1911)

‘Arşiv’ başlıklı ilk bölümde ele alınan Hazine-i Evrak, Batı tipi modernleşmenin Osmanlı coğrafyasına yaptığı etkinin öncül tezahürü Tanzimat’ın simge kurumlarından. Bu bölümde modern bir kurum olarak Arşiv’in, bilginin tanzim, tasnif ve muhafazası üzerinden yarattığı bürokratik ve rasyonalist kültürün mekânsal ve mimari izdüşümleri inceleniyor. İkinci bölüm ‘Jübile’de, Tanzimat ve Islahat’la alelacele ve acemice kotarılmaya çalışılan modernleşmenin getirdiği radikal değişikliklere set çekmek isteyen II. Abdülhamid’le karşılaşıyoruz. Padişahlığın bu dönemdeki gündeminde, bir ‘Fermanlar öncesi Osmanlı’ya dönüş’ hamlesi çerçevesinde monarşiyi tekrar canlandırmak ve kendi sultanlık gücünü vurgulamak yer alıyor. Erkmen bu bölümde II. Abdülhamid’in tahta çıkışının şerefine inşa edilen çeşme, saat kulesi, okul gibi bir dizi yapıyı ve kutlama törenleri için özel olarak yapılan çevre düzenlemelerini inceleyerek, söz konusu gündemin mimari aracılığıyla nasıl vücut bulduğunu ortaya koyuyor. Osmanlı’yı II. Abdülhamid döneminde koptuğu modernleşme yoluna geri döndürdüğü iddiasındaki II. Meşrutiyet’in büyüteç altına alındığı ‘Âbide’ bölümünde ise, ilk olarak, dönemin modernleşme anlayışı ve siyasi söyleminin, modern anıtsal mimarinin Osmanlı topraklarındaki ilk örneği olan Âbide-i Hürriyet ile nasıl desteklendiği anlatılıyor. İkinci ve belki de daha ilgi çekici konuysa, söz konusu söylem ve anlayışın, anıtın mimari özellikleri ve tarihsel öyküsü üzerinden de okunabilen kökenleri ve akıbeti.

Bölümlerin kronolojik bir mantıkla oluşturulmuş olması, ilk bakışta, kitabın sıradan bir akışla ilerlediği yanılsamasına yol açabilir. Ancak incelenen, öylesine hızlı değişimlere sahne olan ve çalkantılı bir dönem ki, bu kronolojik sıranın kitabı sıkıcı kılmak bir yana, onun akışını düzene sokmaya yardımcı olduğu bile söylenebilir. Doğrusu, konu ettiği dönemin kendi kronolojisi içinde hâlihazırda barındırdığı olağanüstü hareketlilik Mimarlık ve Hafıza’yı sürükleyici kılmaya yetiyor. Kitabın içerdiği bölümlerin bütüne olan yansıması da giriş-gelişme-sonuç benzeri basmakalıp bir düzene işaret etmiyor. Yazarın spekülatif tümevarımlar ve genel yargılardan kaçınma çabası dikkat çekiyor. Her dönemin kendi özgün şartları dahilinde incelenmesi gerektiğinin altını kitabın birkaç yerinde çizen Erkmen, bu nedenle olsa gerek, günümüzle herhangi bir paralellik de kurmuyor – anlaşılan o ki bunu okurların özgürce yapmasını istiyor.

Nitekim kitapta sunulan örneklerle günümüz arasında kurulabilecek birçok paralellik var. Örneğin, yapıların heybeti ile temsil ettikleri değerler arasındaki ters orantıya o dönemdeki örnekler üzerinden de tanıklık etmek mümkün: Hızla çökmekte olan Osmanlı’nın, padişahın tahta çıkışı şerefine kalkıştığı görkemli bayındırlık hamlesi son tahlilde beyhude bir kozmetik çaba olarak tarihteki yerini alıyor. O halde, bugün içinde bulunduğumuz adaletsizlik ortamının, coğrafyamızın gördüğü en görkemli adalet sarayı inşaatı hamlesiyle paralel ilerlemesi gibi olgular tarihte ne ilk ne de son olsa gerek. Bu ters orantıya yönelik, Osmanlı’nın son döneminde yapılan mizahi eleştiriler de Mimarlık ve Hafıza’da kendine yer bulmuş. Örneğin dönemin gazetelerinin birinde yayımlanan bir karikatürde Âbide-i Hürriyet’in önünde iki kadın konuşuyor: “ –Kuzum, kızım, merak ettim, bu kimin taşı böyle? –Hürriyet Âbidesi –Yaa… Demek hürriyeti buraya gömmüşler!” (s. 298)

Alev Erkmen Geç Osmanlı Dünyasında Mimarlık ve Hafıza: Arşiv, Jübile, Âbide Akın Nalça Kitapları, Aralık 2010, 311 s.

Alev Erkmen Geç Osmanlı Dünyasında Mimarlık ve Hafıza: Arşiv, Jübile, Âbide Akın Nalça Kitapları, Aralık 2010, 311 s.

Kitabın tasarımı ve yayınının arkasındaki öykü de bahsedilmeyi hak ediyor. Terminal tasarım firmasının kurucusu Akın Nalça, gündelik tasarım işlerinin yanı sıra her yıl mimarlık/şehircilik/tasarım alanında bir yayın yapmayı görev bilmiş; Mimarlık ve Hafıza, bu kitapların yedincisi. Kitabın tasarımıysa Bülent Erkmen’in tasarım stüdyosu BEK tarafından yapılmış. Böylece yalnızca içerik olarak değil, biçim olarak da yaratıcı disiplinlerin ilgisini hak eden bir eser ortaya çıkmış. Biçim ve içerik demişken, ikisinin arasında kurulmaya çalışılan simgesel bağa da dikkat çekmek gerekiyor. Bu bağı mümkün kılan, gerek boyutları gerekse kapak düzenlemesiyle, kitaba görsel olarak eski bir kitabe kimliği kazandıran tasarımı.

Türkiye’deki hafıza tartışmalarına özgün bir katkı sunan Mimarlık ve Hafıza’nın, onu takip eden eserlerle de desteklenecek bir alt türün temellerini atıyor olmasını dilemeliyiz. Zira mimarlık ve şehircilik Türkiye toplumunun hafızayla olan çarpık ilişkisinin en iyi okunabileceği alanlardan biri ve bu alandan filizlenecek çalışmaların söz konusu tartışmalara yapabileceği katkı büyük. Bugün bu coğrafyada kılıçlar, askerler ve bozkurt figürleriyle süslenen ‘soykırım’ anıtları yapılabiliyor, sakinlerinin çoğu Alevi olan bir mahallenin ismi ‘Yavuz Selim’ olarak değiştirilebiliyor; Tatavla semtinin ‘sakinlerinden Kurtuluş’unun’ bu isim değişikliyle imlenmesi ve semtteki sokak ve caddelerin adı Ergenekon, Bozkurt, Savaş, Şahadet ve Türkbeyi olarak değiştirilmesi yetmiyormuş gibi, üstüne bir de Talat Paşa İlköğretim Okulu kurulabiliyorsa, bu pilav daha çok su kaldırır, kaldırmalıdır da.

Kategoriler
Kültür&Sanat

Benzer Konular

  • Çocuklarımız nasıl kitap okur

    Okumak

    “Oğlum hiç kitap okumuyor“, “Çocuklarımın, ellerine, doğru dürüst kitap aldıklarını görmedim.”Danışmanlık yaşamım boyunca çok sık duydum bu sözleri anne babalardan, daha da duymaya devam edeceğim, eminim. Çocuklarımız neden okusun,...
  • Kitaptan Uyarlanan En İyi 30 Aşk Filmi

    Kitaptan Uyarlanan En İyi 30 Aşk Filmi

    Kitaptan Uyarlanan En İyi 30 Aşk Filmi aşağıda kısaca açıklanmaktadır. 30-Sevgili John; Konusu Nicholas Sparks’ın kitabından alınan filmde, orduya yeni yazılan John adlı bir gençle, Savannah adlı bir üniversite...
  • Joseph Mühlbuaer

    Bir kahve bir kitap

    Kavrulmuş kahve çekirdeklerinin kokusu, raflardan yükselen kitap kokusuna karışırken, tek düşünceniz kendinizi bir koltuğa atıp sayfaların arasına gömülmek… Alman Yahudisi Franz Mühlbauer, Çok genç yaşta henüz 15’inde ikinci dünya...
  • Popüler kültürdeki “kadın taarruzu” üzerine

    Popüler kültürdeki “kadın taarruzu” üzerine

    Güvenilmez kadın anlatıcılar ve zamane polisiyeleri Birbiri ardına yayımlanan “Kayıp Kız”, “Trendeki Kız” ve “Cesaretin Var mı?”; belli açılardan kadını toplumda kontrol eden kurumlara eleştiriler getirirken, belli açılardan da...