Görmemişler Gibiyim

Pakize Suda, sahneye çıkarken bile, piyasaya çıkan yeni kitaplarını yanından ayırmıyor… Suda’yla kitapları ‘Ağız Tadıyla Sevişemedik’, ‘Yenmiş Yutulmuş Sözler’; aşkları, yazıları ve İzmir üzerine konuştuk: Karşı cinste bırakılmış beş...
Pakize Suda

Pakize Suda, sahneye çıkarken bile, piyasaya çıkan yeni kitaplarını yanından ayırmıyor…

Suda’yla kitapları ‘Ağız Tadıyla Sevişemedik’, ‘Yenmiş Yutulmuş Sözler’; aşkları, yazıları ve İzmir üzerine konuştuk:

Karşı cinste bırakılmış beş parmağın tırnak izi var. Dikkatinizi çekerim. Tırnak içi geçmez. Birazcık çapkın babam vardı. Babam sevgililerine ev falan tutardı. Böyle bir çapkındı yani. İnsanların yapmaya alışıp da yapamadıklarını Müjde Ar yaptı. Basında da Ayşe (Arman) öyledir…

Pakize Suda _0_9_0

Pakize Suda

Pakize Suda aynı anda iki kitap birden çıkarınca, söyleşi zamanı deyip telefon ettik. “Hemen atlayın gelin. Size yakınım; Hadımköy’deyim” dedi karşıdaki ses. “İyi ama biz daha dersimizi çalışmadık. Kitabı okumadık” demeye kalmadan aynı ses hızlı hızlı, “Ya bırak kitabı mitabı ben anlatırım sana her şeyi” diyerek bitirdi olayı. Nitekim ‘Pembe Patikler’ dizisinin setinde buluştuk. Çılgın insan Pakize Suda, harbiden soru sormaya bile fırsat bırakmadan başladı anlatmaya…

Bir kitabını sağ göğsüne , diğerini de sol göğsüne bastırarak, “Görmemiş gibi böyle dolaşıyorum. Sahneye bile kitabımla çıkıyorum” diyor Pakize Suda. ‘Ağız Tadıyla Sevişemedik’ ve küçük ‘Yenmiş Yutulmuş Sözler’i masaya koyup başlıyoruz sohbete. Masada Pakize Suda, karşımızda Pakize Suda.

Kitabınızın ilk bölümünde “Herkesler âşık oluyor ama bende tık yok” diyorsunuz. Neden öyle?
Hayatımda birisi olmayınca başlıyorum aslında ben söylenmeye, “Aşk bir boka benzemiyor, aşk mı kaldı artık canım…” diye. Ama âşıkken değişiyor bu durum. Her şey bir kulağından girip diğerinden çıkıyor. Şu an hayatımda ne aşk, ne de meşk, sadece iş var.

“Ben işime âşığım” geyiği mi yapacağız bu durumda?
Aman aman hem de ne geyik. Ne olur yapmayalım. Maaşallah bazı insanlar ikisini de bir arada götürebiliyor. Bense o konuda biraz kabiliyetsizim. Birisi varsa işimi unuturum. O yüzden şu anda yalnızca işimle meşgulüm.

Tarih olmuş aşklarla aranız nasıl peki?
Kafamda kalmış hiçbir aşkım yok. “Ah keşke devam etseydi” demedim hiç. Bir şey bittiyse bitmiştir. Biz aslında buna aşk değil de beraberlik diyelim. Çünkü aşk, çok kısa sürüyor ve çok çabuk bitiyor. Biz uzatıyoruz bunu deli gibi. Kavgalar, dövüşler… Zevk alıyoruz bundan. Garip bir sadizm ve mazoşizm var bütün ilişkilerin içinde. Öteki türlüsünü de zaten ben sevmiyorum. Düşünsenize; ben ‘evet’ diyorum, o da ‘evet’ diyor; ben ‘hayır’ diyorum, o da ‘hayır’. Böyle olmamalı. Fazlasıyla bir yüz göz olma durumu var. “Saygı bitince her şey bitiyor” deriz ama yalandır o da. Saygı biter; ama ilişki bitmez. Dayak yer ama yine de ilişkiyi sürdürür.

Bu durumda ‘ayağından vurulan âşıklar’ familyası için neler diyeceksiniz?
Arz talep meselesi diyorum. Kimsenin bir şikâyeti yok. Kadın da, erkek de hayatından memnun. Bize de bu durumda bir şey söylemek düşmez. “Ayy beni bugün dövdü bu adam, bana tapıyor” durumu.

Kadınların genelinde böyle bir potansiyel var sanırım.
O kesin. Ama erkelerde de var. Benim dizideki kocam, dayak yemekten çok mutlu mesela. Ben vurdukça; “Ay ne güzel, beni kıskanıyorsun” diyor.

Gerçekten böyle eli sopalı bir eş mi olurdunuz?
Dizideki kadarı fazla; ama o bana vurursa, ben de onun kafasına bir şey atardım herhalde. Bence böyle yapmayan da yoktur. Ya duvarlara vurur kadın, ya da bir şeyler kırar. “Yapmıyorum” diyen de yalan söyler.

Karşı cinste bırakılmış façanız var mı hiç?
Tırnak izlerim var. Beş parmağın da tırnağı hakikaten var. Bu arada herkesin aklında olsun; tırnak izi geçmiyor.

‘Ağız Tadıyla Sevişemedik’ diyorsunuz. Bu, sizin kuşağın önemli bir sorunu mu?
Arada kalmış bir kuşak var ve biz bu kuşağın insanları olarak hakikaten doğru dürüst aşk yaşayamadık. Uzaktan beğenilerle geçti zaman. En fazlası, birlikte durağa kadar yürürdük. Birinin eli değse, ben cereyana tutulmuş gibi oluyordum mesela. Şimdiyse tam tersi. Kız “Gel bize gidelim, annem babam uyuyordur” diyebiliyor. Bizde mahalleye gelince olay biterdi.

Şimdiki gençler gibi yaşamak ister miydiniz peki?
Şimdikini de çok tasvip etmiyorum aslında. 10 günde ilişkiler bitiyor. Bizimkiler çok daha uzun sürerdi oysa. Her konuda insanlar birbirini iki günde bitiriyorlar şimdi. En güzel kadının yanında bile adamın gözü dışarıda. Çünkü birbirlerini o kadar çabuk elde ediyorlar ki… Şu duruma baktıkça çok da şikâyetçi olmuyorum aslında halimden. “Vah vah, niye yapamadım. Ah keşke yapsaydım” diye bir yakınmam yok. Aşk hayatına geç başladım ben aslında. 20 yaşındaydım.

Siz bir de kız lisesinde okudunuz. O, daha beter olmalı.
Çok sertti tabii. Genelde kadın öğretmenler vardı. Dizaltı etekler giymek zorundaydık . Gerçi ben belime bir kemer takıp, çıkışta yukarı doğru hemen sıvardım eteği.

İnsanlar aşkları harcadıkça, usanıp romantizme kayabilirler mi sizce?
Hiç ihtimal yok bence. Yeni kuşağın çocuklarının çocuklarını düşünebiliyor musun sen? Anneler çok rahat yaşıyor ve çocuklarını da öyle yetiştiriyorlar. Artık romantizm falan beklemeyin. Bizim zamanımızdaydı o pastaneye gitmek vs. Hava kararmadan eve giderdik.

Kitabın başında Ertuğrul Özkök ve Orhan Olcay’ın yanı sıra babanız Orhan Suda’ya da teşekkür ediyorsunuz. Babanızın nasıl bir yeri var hayatınızda?
Biz birbirini inanılmaz derecede seven bir aileyiz. Hastalıklı da bir durum bu aslında. Kendini düşünemez oluyorsun. Bütün aileni bir arada düşünüyorsun. “Keşke böyle olmasaydı” derim bazen; ama benim her şeyim böyledir. Hayvan sevgim, sevdiğim arkadaşlarımla olan ilişkilerim…

“Sevdim mi tam severim, sildim mi bir kalemde” durumu yani…
Zaman içinde eleniyor insanlar. Bir bakıyorsun çok süzülmüş dostluklar kalmış sana. Eskiden herkese ayıracak çok vaktim vardı. Fakat artık ne zamanım, ne de sinirim yeni insan tanımayı kaldırıyor.

Aşk için de geçerli mi bu durum?
Bilmiyorum ama zaten karşıma kimsenin çıktığı da yok. İnsanlar nasıl buluyorlar birini, merak ediyorum. Ama aşkta da zamanla daha seçici oluyorsun. Gönül artık ota boka konmuyor. “Bunun kaşı, bunun gözü” diye bakmıyorsun. Başka şeyler arıyorsun.

Espri kapasitesi yüksek kişiler mi mesela?
Aman aman hiç değil. Ben sürekli espiri yaptığım için bana mutlaka öyle yaklaşmaları gerektiğini sanıyorlar. Bu yüzden bayılacağım bir gün. “Bugünkü yazınız harikaydı” diye geliyorlar yanıma.

Bu söyleşiyi okuyanlara da tüyolar veriyoruz böylece.
Hiç kimseye tüyo vermeye niyetim yok. Herkes istediğini yapsın. Haftada bir sevgili değiştirmek bile ayrı bir sanat artık. Bakmayın, o da çok yorucu iş. Hem bu işleri yap hem adam için kafanı yor. Benim böyle bir şeye vaktim yok. Yalnız sevgiliyle mutlu olmuyor insan. Kafaca anlaşacağım biri olsaydı olurdu belki; ama olmadı işte.

“Yalnız kalırım” diye korkmuyor musunuz hiç peki?
Hiç böyle bir korkum yok; çünkü istediğim anda çok kalabalık olabilirim ben. Bunun farkındayım. Böyle yaşamak kendi tercihim. Çocuğum da yok bu yüzden. Yoksa kimse beni terk edip gitmiş değil.

Bir sürü insan ‘evlilik kurtarmak’ ya da yalnız kalmamak için çocuk yapıyor gibi…
Böyle insanlar çok var ve bu, çok saçma bir şey. Çocuğa günah değil mi? Allah olanlarınkini bağışlasın ama ben çocuk yapmadığım için çok sevinçliyim. “Niye yapmadım” diye de hiç sormadım kendime. Çok büyük bir mesuliyet çünkü. Ben bir kediye bakarken ölüyorum, herhalde çocuğum olsa onunla ilkokula yeniden başlayacak kadar abartırdım olayı.

Babanıza geri dönersek. Bu kadar hayranlığın üstüne babanıza benzer sevgililer bulmaya çalıştınız mı?
Birazcık çapkın babam vardı. Babam sevgililerine ev falan tutardı. Böyle bir çapkındı yani. Bu durumda böyle bir segili hiç aramadım.

Bu çapkınlık durmunu anneniz nasıl karşılıyordu?
Annem bizimle uğraşırdı. Üç kız evlat büyütmek kolay mı? Ne çamaşır makinesi, ne bulaşık makinesi vardı o zamanlar. Şimdi insanların elleri sıcak sudan soğuk suya girmiyor. Bizim analarımız gerçekten anaymış işte. Sezaryen yok, bir şey yok. Ikına ıkına çocuk doğuruyorlar. Şimdi tek iğneyle bayılıp ayılıp kucaklarına çocukları alıp çıkıyorlar.

Babanıza kızmıyor muydunuz peki?
Anlayamıyorduk o zaman; ama sonra sonra aklım başına gelince, annem için gerçekten çok üzüldüm. Fakat babamın yaşı ilerleyince karşı karşıya çok konuştuk. Hatta bir gün; “İyi de yaptın” dedim babama. Çünkü hayat o kadar kısa ki. Zaten genç sayılabilecek bir yaşta; 61 yaşında öldü. O yüzden çok iyi yapmış. Hayat çok kısa ve bir daha da bu dünyaya gelmeyeceğiz. İnsanlar içlerinden ne geliyorsa onu yapsınlar.

Siz ortanca çocuksunuz bir de. Ortancalar hep daha fırlama olur.
Ablam ve kardeşimi görsen, hiç bunlar Pakize’nin kız kardeşleri demezsin. Biri mimar, diğeri de operacı ve ikisi de inanılmaz hanımefendi. Ben yaptığım işlerden dolayı kendimi bir kabuk içine almışım. Çok mücadele etmek gerektiği için kendimi korumaya çalışmışım. Daha dik yürümeler, insanları azarlamalar vs. Düşünsenize yalnız başıma, 17 yaşımda, İzmir gibi bir yerden koca bir denize geldim.

Siz tipik bir İzmir kızısınız. Neden öyle İzmir kızları?
Bakmayın, çok tutucudurlar aslında. Tamam hoştur, güzeldir, mini etek giyer, modayı takip eder ama tutucu bir tarafı da vardır. Ben kendimi ele alayım mesela. Buradaki çocuklar gibi değilim. Hâlâ annemin yanında, sevgilimle telefonda bile konuşmam. Biz üç kardeş daha birbirimizin göğsünü görmedik. Birbirimizin yanında soyunmadık. Annemin yanında hiç soyunmadım.

Hâlâ devam ediyor mu bu durum?
Evet, üç kardeş aramızda hiçbir şey konuşmayız. Onlar telefonla konuşurken ben çıkarım odadan.

Dışarı çıktığınızda nerelere gidersiniz?
Her yere giderim, girip çıkmadığım hiçbir yer yok. “Acaba buraya girersem ayıp mı olur?” diye düşünmem. Merakımdan 50 milyona kahvaltı edilen yere de giderim, sokakta simit de yerim.

Peki müzik mi, yazı mı, yoksa oyunculuk mu?
Önce yazı. Ben müzik yapıp da bir şey üretmiyorum ki. Onun bunun şarkılarını okuyorum ama sahnem çok iyi. Kapıdan insanlar dönüyor. Eğlence vaat ediyorum yalnızca. Şarkıcılığı yapmayabilirdim aslında ama hepsinden besleniyorum.

Yazı tam olarak ne zaman başladı?
1998’de. Beş sene bitti. Ama kompozisyonum iyiydi benim. Bir de çok günlük tutardım. Sevgilimle olan bir dönemde tuttuğum günlüğü yırtmıştım bir kez. Nasıl pişmanım biliyor musunuz? Müthişti çünkü. Aptal gibi, okumaya çalışıyor diye yırttım. Böyle bir şey yırtılır mı?

Hep böyle sade sade yazılar mı yazacaksınız; yoksa şiir, öykü gibi şeylerle de uğraşacak mısınız?
Sade yazmak kadar zor bir şey yok. “Öykü de yaz” diyorlar. Öyle bir söz verdim ama bakalım belki öyküler olur. Romanın falan altından kalkamam.

Çok okur musunuz?
Şu günlerde canım çok sıkılıyor. Okumaya zaman ayıramıyorum ama şu anda başucumda iki kitap var. Biri İnci Aral’ın ‘Mor’u, diğeri Faruk Bildirici’nin Mesut Yılmaz’ı. Eskiye nazaran daha az okumaya başladım. Ama gazete okumama hiçbir şey mani olamaz. Tam bir gazete âşığıyım. Babamın gazeteci olmasından kaynaklanıyor belki de. Küçük yaşta eve gazete girmesiyle çok alakalı.

Basının durumunu nasıl buluyorsunuz?
İçinde olunca çok doğruyu söyleyemiyoruz tabii, ama uzaktan bazı insanları keşke tanımasaydım dediğim oldu benim. “Bu kadının ya da bu adamın mı yazılarına âşıktım” dediğim oldu.

İnci Aral, ‘Mor’ demişken, feministler hakkında neler düşünüyorsunuz?
Bu feministler biraz dar bir pencereden bakıyorlar. İnsan ufkunun geniş olması lazım. At gözlüğüyle bakmayacaksın dünyaya. O zaman aynı yerde döner kalırsın. Onlar da içlerinde ne fırtınalar yaşıyorlar kim bilir.

Çıkardığınız bu kitaplar sizin için ne ifade ediyor?
Ben her şeyi isteyerek yapmaya başladım. Şarkıcılığı da öyle. Her şeyi tırnaklarımla kazıyarak elde ettim. Bu, çok önemli bir şey. Ne arkamı kimseye dayadım, ne cilve yaptım. Ama bana inananları mahcup etmediğim için mutluyum. Bir insanın Hürriyet gibi bir yerde köşe yazısı yazması ne demek. Ki çok saldırıldı bana. Neyse ki bitti, kurtulduk. Neticede sen işini iyi yapıyorsan, kimse sana bir şey yapamıyor. Mutlaka Allah bir yerden çıkarıyor.

Sinema oyunculuğuna da başlar mısınız acaba?
Yok. Zaten bu diziyi de Osman’ı çok seviyorum diye kabul ettim. Ee bir de Necef Uğurlu yazıyor. Halil Ergün’ün olması da çok önemli. Rolüm de güzel. Sinema düşünmüyorum ama bir TV programı istiyorum. Gece telefonlarla konuşmak istiyorum insanlarla.

Kimi konuk etmek isterdiniz ilk?
Sezen Aksu güzel olabilirdi. Eskiye dair çok anımız var. Gezerdik biz birlikte. Çok gezerdik. Kendimize bikini diker birlikte denize girerdik.. Bir sürü şey hatırlayıp çok gülerdik.

Memleket de aynı tabii.
Aynı mahallenin insanlarıyız. Köprüdurağı’ndan çıkanları sayayım size; Haluk Bilginer, Murat Yüksel, Boyut Yayınları’nın sahibi Bülent, Sezen Aksu ve Pınar Türenç.

Kitabınızda sizin döneminizin insanları için iki idol olduğunu söylüyorsunuz. Neriman Köksal ve Türkân Şoray. Sizin idolünüz hangisiydi?
Türkân Şoray’dı, ama insanın görünüşüne çok aldanmayacaksın tabii.

Neyse ki Müjde Ar çıktı da orospu olmadığımızı anladık diyorsunuz. Nasıl yani?
Herkesin istediği aslında Müjre Ar gibi olmak. İnsanların yapmaya alışıp da yapamadıklarını Müjde Ar yaptı. Bütün tabuları yıktı. Basında da Ayşe (Arman) öyledir. Ayşe’yi hem sever hem kıskanırlar. Etrafıma bakıyorum, bir sürü Ayşecik. Taklit edenler hemen belli oluyor ve komik oluyorlar sadece, başka bir şey olmuyorlar.

Kategoriler
Röportaj
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular